4umTurk Portal.Sizin için en iyisi Türkiye'nin incisi


4umTurkü ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.Burası sitemizin arşividir.Ana siteye giriş için lütfen yukarıdaki bannerı tıklayınız.


Türkler ve Abbasi Hilafeti

mbiterge
12-03-2008, 01:18 PM
TÜRKLER VE ABBASÎ HİLAFETİ
İKİNCİ ABBASÎ ASRINA YENİ BİR BAKIŞ
Fârûk ‘Umer Fevzî
Çev. Sait UYLAŞ

Özet: Bu makalede bir Arap tarihçisi gözüyle İkinci Abbasî Asrında Türk-Arap ilişkileri, Türklerin Abbasî Devletindeki nüfûzu ve Abbasî ordusuna katılmaları anlatılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Abbasî halifeliği, Türkler, Mutasım, Mütevekkil.
Giriş :
Arap-İslâm tarihi, geçen yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da yayılmış ve bazen kasıtlı, bazen de kasıtsız olarak Arap dünyamıza nakledilmiş olan çarpıtılmış bir takım kavramların sıkıntısını çekmektedir. Nitekim İkinci Abbasî Asrının, Türk Nüfûzu Asrı olarak isimlendirilmesi, Türk teriminin Abbasî ordusunun bütün birliklerini kapsayacak şekilde genelleştirilmesi ve bu Türklerin mülk edinilmiş rakîk kölelerden sayılması bu kavramlardandır. Bu varsayımlardan hareketle yeni tarihçiler, İkinci Abbasî Asrında hilafetin çözülmesine yol açan bütün felaketleri Türklerin siyasete müdahalesine bağladılar.
Bu yanlış çıkarıma yeni tarihçileri iten sebep, sadece körü körüne Avrupalı şarkiyatçılardan nakille değil, belki de yirminci yüzyılda meydana gelen yeni olgulara ve özellikle Türkleştirme politikaları nedeniyle birinci dünya savaşı öncesi ve sonrasında Türk-Arap ilişkilerinde meydana gelen kopmalara dayanır . Böylece tarihçiler, İslâm Hilafetine Türklerin yaptıklarını yazmak ve ortaçağ Türklerinin, Araplar ve onların soylarına karşı politikalarında çağımız Türklerinden farklı olmadıklarını ispat etmek için, kalemlerini özgür bıraktılar.
Bu çarpıtılmış manzarayı ortaya koymaya yardımcı olacak bir üçüncü sebep daha ekleyebiliriz ki, bu da bazı raviler ve tarihçilerin Turkî terimini Maveraunnehir ülkelerindeki doğu bölgeleri sakinleri hakkında genellediklerinde karışıklığa yol açmalarıdır. Yeni tarihçiler de, derin bir araştırmaya tabi tutmadan onlardan kaynaklanan bu genellemeyi nakletmişlerdir.
Bize göre Türk teriminin Haytallılar, Harezmliler, Curcân, Sicistan ve Horasan halkı için genellenmesi doğru değildir. Yine bölgeleri Sâsânî İmparatorluğunun geleneksel sınırları dışında kalan tüm milletlerin Türk diye isimlendirilmesi hatalıdır. İkinci Abbasî Asrında ordunun Türk Ordusu olarak isimlendirilmesi de doğru değildir. Zira Türk askerler orduda azınlığı oluşturmaktaydılar. Son olarak bu askerlerin rakîk (köle) sayılması da yanlıştır. Çünkü çoğu böyle değildi.

mbiterge
12-03-2008, 01:18 PM
Türk Teriminin Anlamı:
Raviler ve tarihçiler, Türk terimini Arapların hükmettiği Sâsânî Devleti sınırları dışındaki doğu bölgeleri halkları için kullandılar ve bu terim Türkler ve başka diğer milletleri de kapsadı. Daha sonra gelen ilk Abbasî dönemi tarihçileri bu Türklerin yerleri konusunda ayrılığa düştüler. Taberî ve Yakûbî onları barbar, dinsiz ve acem olarak algıladı . İbnu’l-Esîr, Harezmliler ve Ferganalılar gibi, geldikleri bölgenin yerini güçlendiren daha açık bir ıstılah kullandı. Câhiz ise, Abbasî hilafetine doğudan gelenlerin tümünü Horasanlılar olarak niteledi. Horasanlılar ile Türkleri ayıran ayracın yerleşiklik olduğunu öngördü. Horasanlılar yerleşik medenîler iken, Türkler göçebe bedevîlerdi .
Kuşkusuz Câhiz’in bu gözlemleri üzerinde önemle durmak gerekir… Câhiz, İslâm’dan ve Arap kültüründen etkilenmiş, İslâm toplumunun çemberine giren, Horasan’da ve Maveraunnehir’deki yerleşik Türk ve Türk olmayan unsurlar ile göçebe Türk ve Türk olmayan Abbasî hilafetinin orduda kullandığı unsurların arasını ayırt edip, bu göçebe Türkler ile diğer göçebeler arasında bir ilişki kurmaya çalışır. Türk göçebeler ile diğer göçebelerin oluşturduğu bu iki gurubun, Abbasî devletine tehdit oluşturan başlıca iki özellikte ortak olduklarını düşünür. Bu özelliklerin birincisi; göçebelik, sert mizaçlılık ve cesaret, ikincisi ise tehlikeye açık olmadır. Turkî ve Horasânî ıstılahlarının bölgesel temel üzerine yerleştirilmesi ve ilk tarihçiler tarafından daha önce ikisinin arasının açıkça ayrılmamış olması, oryantalistlerin yaydığı ve yeni tarihçilerin de kabul ettiği ‘İkinci Abbasî Asrını Türk Nüfuzu Asrı olarak gören’ söz konusu çarpıtılmış görüntüyü çürütmektedir.

mbiterge
12-03-2008, 01:18 PM
İslâm Devletinde Türk Varlığı
Geleneksel düşünce, Türkleri kullanan ilk kişinin Abbasî halifesi el-Mu‘tasım olduğu yönündedir. Gerçekte bu düşünce yanlıştır. Zira Türkler İslâm toplumunda Abbasî döneminden önce bulunmuşlardı ve el-Mu‘tasım yeni bir şey ortaya koymuş değildi. Sadece kendinden önceki halifelerin er-Reşîd’den itibaren, belki de bu dönemden daha önce takip ettikleri politikayı izledi.
Bazı araştırmacılar Türklerin Abbasî ayaklanmasında ve Abbasîlerin yönetimi ele geçirmelerinde rol oynadıklarını ortaya attılar . Türkler, Abbasî Devletinin kuruluşundan sonra gerek fert ve gerek guruplar hâlinde saray hizmetlerinde, muhafızlıkta ve yönetimde bulundular. Abbasî Devletine geliş yolları ise şunlardır:
1- Savaş: Türklerin ve doğu bölgeleri sakinlerinin bir bölümü fetihçi Arapların elinde geldiler.
2- Göç: Sürekli olarak doğu bölgesi sakinlerinin İslâm devleti sınırları içine göçü devam etti ve yavaş yavaş Müslüman Arap toplumunun çemberi ve kültürel değerleri içinde eridiler.
3- Dinî tebliğ: Çok sayıda Türk ve Türk olmayan doğu bölgeleri sakinleri, İslâm’a girdiler ve birçok nedenlerden dolayı onun ilkelerini kabul ettiler.
4- Askerlik: Halifeler asker olmak isteyenlerin isimlerini kaydetmek ve ordu saflarına katılmalarını sağlamak için buyruklar gönderiyorlardı.
5- Alış veriş: Horasan ve Mâverâunnehir tüccarları köle getiriyorlar ve onları Abbasî devleti sınırları içinde satıyorlardı. Ne var ki ordudaki kölelerin sayısı çok az idi. Çünkü onların çoğu evlerde özel hizmette kullanılmaktaydı.
6- Türk ve diğer milletlerden köleler Horasan ve Mâverâunnehir bölgesine ait senelik verginin bir bölümü olarak Bağdat’a gönderiliyorlardı. Ne var ki bunların sayısı ne çok, ne de düzenli idi.

mbiterge
12-03-2008, 01:18 PM
Hicret yoluyla İslâm devletine giren Türk ve doğu bölgeleri sakinleri; işte onlar asker olmayı kabul ettiler ve ordu saflarına katıldılar. Bu yüzden halife onları ordunun liderleri ve komutanları olarak atadı ve şereflendirdi. Onlar da Abbasî halifesine velâ (dostluk-sadakat) bağıyla bağlandılar ve onun mevâlîsi (koruyucusu-dostu) oldular. İşte bu Velâ’u’l-istina‘ (Emir Sadakati) diye isimlendirilmiştir.

mbiterge
12-03-2008, 01:18 PM
Bu askerler rakîk miydiler?
Burada bu askerlerin köle olduğu yönündeki yanlış, fakat yaygın olan bir varsayımı düzeltmemiz gerekir. Abbasî ordusunda askerlik yapan Türk ve diğer doğu bölgeleri sakinlerinin büyük çoğunluğunun kölelerden oluştuğunu ispat edecek herhangi bir şey yoktur. Aksine onları halifeye bağlayan bağ velâ bağıdır. İşte bu yüzden halifeler de onları askerlerin komutanları ve liderleri yapmakta, onlar da halifenin mevâlîsi ve gilmânı olmaktaydılar. Bu yapıda kölelik müessesesini andıran herhangi bir şey yoktur.
Halifenin hizmetindeki mevâlî ve gilmân sınıfının varlığının, Abbasî döneminin başlangıcından itibaren devam etmiş olması mümkündür. Mevlâ-hâdim-gulâm gibi terimler halifenin, kökenlerine ya da ırklarına bakmaksızın Abbasî sarayına sadakat bağıyla bağlı olanlara verdiği derecelerdi. Zamanın akışıyla birlikte bu terimler gelişti ve İkinci Abbasî Asrında şâkiriyye terimi yayıldı. Onlar, saraylarda mevlâ emîri’l-mu’minîn veya hâdimu emîri’l-mu’minîn gibi dereceler kazanarak, döneminin yükünü çeken, emirlerini izleyen mevâlî ve gilmândan oluşan paralı askerlerdi.

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
Abbasî Hilafeti ve Türkler:
Tarihi rivayetlerimiz, Halife Mansûr döneminden itibaren saraylarda ve muhafızlıkta Türk ve doğu bölgeleri insanlarının bulunduğuna işaret etmektedir. Daha önce de değindiğimiz gibi onlardan bazıları yıllık verginin bir bölümü olarak Taberistan’a gönderiliyorlardı .
Bir başka rivayete göre, Halife Mansûr’un, kılıç kullanmaları, mükemmel bir şekilde ok atmaları ve savaş konusundaki eğitimleri nedeniyle gilmânından övünç duymuş olması, onlara verdiği özel önemin bir işaretiydi.
Se‘âlîbî, Mansûr’un Türkleri ilk kullanan halife olduğunu rivayet eder. Âmilî’de, Mansûr’un Haccâc b. Erta’e en-Nah‘î el-Kûfî’yi el-Mehdî ile birlikte Horasan’a gönderdiği ve ona yetmiş memluk verdiği kaydedilmektedir .
Taberî’de, Ya‘kubî’de, Cahşiyârî’de İbn Fakîh’de, İbn Bedrûn’da geçen başka birçok rivayet, halifenin mevâlisinin ve komutanlarının isimlerinin sonunda Turkî lakabının olduğunu teyit eder . Örneğin Beşşâr et-Turkî, Mubârek et-Turkî, Şâkir el-Kâid et-Turkî, Ferec el-Hâdim et-Turkî vs… Hiç şüphesiz bu rivayetler bir defa daha tarihçilerin, doğudan gelenlerin tümünü kapsayacak şekilde bu lakabı umumileştirdiklerini gösterir.
Türkler Abbasîlere karşı yürütülen hareketleri ortadan kaldırmada önemli rol oynadılar. Halife b. Hayyât, Halife Mehdi zamanında Abdusselam el-Yeşkûrî komutasındaki Türk askerinin harici direnişini kırmada önemli rol oynadıklarına değinir. Zira söz konusu isyanda “Hariciler oklarını yağdırmışlar Türkler ise onları darmadağın etmiştir”. el-Câhiz, Hârûnurreşîd döneminde Velîd b. Tarîf b. eş-Şârî’nin Arap yarımadasındaki direnişinin bitirilmesinde Türk askerinin oynadığı role işaret etmektedir.
İsyancılar Türk askerinin önemini, cesaretini savaşçı yeteneklerini kavramışlar ve hatta Rafi‘ b. Leys Horasan’da, Harûnurreşîd hilafetine karşı ayaklandığında onlardan faydalanmıştı. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Çünkü Türkler daha önce de Emevîler’e karşı Hârut b. Sureyc el-Murciî gibi başka isyancılara da yardım etmişlerdi.
Türklerin ve diğer doğu bölgeleri sakinlerinin, Abbasî devleti sınırları içine akımı devam etmiştir. Makrîzî, el-Me’mûn’un Türkleri hizmetine aldığına ve Türklerden bir gulâmı yüz bine satın aldığına değinir . Nitekim Buhara valisi, el-Me’mûn’a Türk gulâmlar hediye etmiştir ve Tolun’da bunlardan biridir . Zaten el-Me’mûn’un, el-Emîn’e karşı mücadelesinde zafere ulaşması için Türkleri yanına çekmesi gerekiyordu. Ne var ki sadece Türkler el-Me’mûn’un yardımcısı değillerdi. Bu bakımdan bazılarının ileri sürdüğü gibi onun zaferinin belli bir ırkın zaferi sayılması mümkün değildir .

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
İç Savaş:
Emîn ve Me’mûn arasındaki iç savaştan itibaren Abbasî hilafetinin içine düştüğü şartlar, tarihçilerin Türk olarak isimlendirdiği Horasan’dan ve Mâverâunnehir bölgelerinden yeni göçebe unsurların kullanımına zemin hazırladı. Yerleşik hayat ve kısmi ekonomik büyüme, insanları sükunete, şehir hayatına ve refaha alıştırdı. Artık Irak halkı savaş ve mücadele işleriyle ilgilenmiyorlardı ve Abbasî hilafetinin savaşçı yeni bir unsur araştırması gerekiyordu ki, kaybettiklerini Mâverâunnehir bölgesinde, Türkistan ve Kafkaslarda buldular.
Suriye ve Mısır gibi diğer merkezi bölgeler hakkında; orada kurulan devletçikler bu bölgelerden değil, aksine bu bölgelerin dışından göçebe savaşçı unsurlara dayanıyordu diye söylenenlerin, Irak halkı hakkında söylenemeyeceği bir gerçeği yansıtır. İslâm’a giren ve Arap kültürünün ruhuyla dolan bu unsurlar, Suriye’nin ve Mısır’ın Bizanslılara, Haçlılara ve Moğollara karşı savunmasında önemli rol oynamışlardı.
Burada Arapların, onlarla birlikte harbe ve İslâm devletinin sınırlarını savunmaya katıldıklarında, Mâverâunnehir ve savaşçı Türkistan sakinlerinin gücünü ve fıtrî bahadırlıklarını bildiklerini vurgulamak gerekir. Velîd b. Abdulmelik ve Hişam dönemlerinde Emevî devleti, fethedilen yöre halklarına, müşriklere karşı bölgelerini savunmalarına ve hatta İslâm yurdunu genişletme çabalarına karşılık bir pay verme siyaseti güttü. Böylece fethedilen yöre halkları Emevî döneminin başlangıcındaki gibi artık orduya katılmaktan mahrum kalmayıp, aksine aşama aşama onların savunma ve saldırıya katılmalarına izin verildi. Hişam b. Abdulmelik onlara karşı hoşgörülü olmakta ve onlardan İslâm’dan dönenleri cezalandırmamaktaydı. Fıkıh alimleri buna karşı çıktıklarında ise onlara Türklerin İslâm’dan dönmelerinin onlarla İslâm otoritesi arasındaki ihtilaftan sonra ortaya çıktığını, böylece Türklerin Arap egemenliğine isyan edip aynı zamanda İslâm’dan da çıktıklarını gerekçe gösteriyordu. Bir başka ifadeyle onların dinden dönmeleri egemen güç ile alakalarına bağlanmaktaydı ve asli bir şey değildi. Bu yüzden Hişam siyasi irtidat ile akaidi irtidatı birbirinden ayırdı .

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
Mu‘tasım ve Türkler:
Mu‘tasım’ın hilafeliği döneminde Türklere olan ilgi arttı. Zira Mu‘tasım önündeki yolu hazır, arkasında ise dopdolu bir geçmiş bulmuştu. Yine o, Türkleri toplayıp istifade ettiğinde, insanlar içinde onları en iyi tanıyandı . Onların sayısını artırdı, saraylarda ve orduda istihdam etti. Rivayetler Ferganalılar, Safedililer, Harezmliler, Cürcânlılar, İsbicabililer, Huzrîliler, Uşruseneliler derken onların yaşadıkları bölgelerine işaret etmektedir. Nitekim onların sayıları giderek artarak on binlere ulaştı .
Büyük bir çoğunluğu Türkçe konuşmalarına rağmen tümü Türk değildi. Öyle ki, Mu‘tasım’ın ordusu Kuzey Afrika’dan, Araplardan, Horasanlılardan, ve muvelled çocuklarından gurupları da içermekteydi. Orada Mu‘tasım’ı, Türklerden ve diğer doğu halklarından asker sayısını artırmaya iten çok sayıda sebep vardır. Belki de bunlardan birincisi daha önce değindiğimiz merkezi bölgelerin güçlü savaşçı unsurdan yoksun olması, ikincisi ise Mu‘tasım ile Bağdat halkı arasında uyumun bulunmamasıdır. Mu‘tasım, askerlik ve biniciliğe meyilli, katı ve sert tabiatlıydı. Aralarındaki ki ruhi ve fıtri uzaklık nedeniyle müreffeh, şehir yaşamına alışkın Bağdat toplumunda bu yapısına karşılık bulamadı.
Türk ve Doğu halklarının Bağdat’ta davranışları neredeyse göçebe askerler ile şehirli Bağdat halkı arasında çarpışma çıkaracak kadar kötüleşti . Durum başkentin caddelerinde çatışmalara ve başkaldırıya dönüştü. Yakut, Bağdat halkının “ya Bağdat’tan çıkarırsın, çünkü insanlar senin askerinden acı çekmektedirler, veya sana karşı savaşırız”!! diyerek halifeyi uyardıklarını söylediğinde belki mübalağa yapıyordu. Aslında Mu‘tasım Bağdat’tan uzaklaşmanın gereğini kavradığı için h. 221 senesinde askerlerini Samerrâ’ya nakletti . Ne var ki Bağdat halkı Mu‘tasım’ın siyasetine karşı çıkmaya devam etti ve Arap komutan Acîf b. Anbese, Abbâs b. Me’mûn ile anlaşarak, Bizanslılara karşı yapılan Amûriyye gazvesinde Mu‘tasım’a suikast yapmayı ve yönetimi ele geçirme planladı. Fakat hareket başarısızlığa uğradı. Abbâs hapsedildi, sonunda susuzluktan öldü ve ona katılanların hepsi öldürüldü.
Mu‘tasım’ın valisine Arapların divandan düşürülmesini ve onların italarının kesilmesini emretmesinin akabinde Mısır’da Yahya b. el-Vezir el-Cerevî komutasındaki Lahm ve Cüzam kabileleri ayaklandılar fakat bu ayaklanma da başarısız oldu . Ürdün’de bulunan Ebu Cerb b. Mubergi‘ el-Yemânî, Suriye halkı Araplarının Mu‘tasım’ın politikasından şikayetçi olmaları sebebiyle harekete geçti ve kendisinin Emevi olduğunu ilan etti. Dolayısıyla ona tabi olanlar çoğaldı ve giderek tehlikeli hale geldi .
Bütün bunların ötesinde Mu‘tasım’ın siyaseti bizatihi Abbasî hanedanından bir muhalefetle karşılaştı. İshak b. İbrâhîm el-Abbasî, halifenin Türkleri yakınlaştırma ve Afşîn, Aşnas, Îtâh ve Vasîf’ı komutanlar olarak vasfedip kullanma politikasını, onların asli unsur değil alt unsurlar olmaları sebebiyle eleştirdi .
Bu Türklerden bazıları Mu‘tasım ve Vâsık dönemlerinde üst komuta kademelerine ulaşmıştı. Nitekim Vâsık da onlara güvenme konusunda babasının politikasını sürdürdü ve hatta kendisi başkentin dışına çıktığı zamanlarda Türk olan Aşnas’ı yerine vekil atamasıyla bu hususta daha da ileri gitti. Suyûtî’ye göre:
“Vâsık yerine sultan atayan ilk halifedir. Zira Aşnas et-Turkî’yi sultan yapmış ve ona taç giydirmiştir.”
Suriye ve Hicaz halkı şikayetlerini ortaya koymaktan vazgeçmediler. Hareketleri başarısız olduğunda ise Boğa el-Kebir Arap esirleri aşağıladı, onları kırbaçladı, ve zincire vurdu.

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
Mütevekkil’in Öldürülmesi:
Vâsık hilafete hiç kimseyi veliaht tayin etmediği için, Mütevekkil’in iktidarı, Türk komutanların aday göstermesi ve bir çoğunun desteğiyle gerçekleşti . Fakat mezkur halife çok geçmeden bu komutanların idareye ve siyasete karışmalarının tehlikesinin farkına varıp, kendisini ve hilafeti kaostan kurtarmak için bir plan yapmaya başladı.
Bu askeri komutanların, Mu‘tasım döneminin bitiminden itibaren yönetimi etkileri altına almayı arzulamaya başladıkları bilinmektedir. Fakat halife onlardan daha güçlüydü ve mal ve adam toplayıp, bir de isyan eden Taberistan valisi Mazyar ile irtibat kuran Afşin’i yargıladı. Çünkü Afşin, Mazyar’ı putperest ve Mecusi mezheplerinden üzerinde ittifaka vardıkları din ve mezhep için isyana ve dinden dönmeye teşvik ediyordu .
Vasık döneminde ise Aşnas halifenin naibi olmuştu. İtah ise doğu bölgesini kontrolü altına aldı, sonra ordunun komutanı ve Mütevekkil döneminde hilafet sarayının hacibi ve sorumlusu oldu.
Bu askeri komutanlar idarede yeni bir tarz geliştirmişlerdi. Onlardan herhangi biri Irak dışındaki bir bölgenin idaresine atandığında kendi yerine bir vekil gönderiyor ve kendisi işlere yakından vakıf olmak ve saraylardaki rakiplerinin kutuplaşmaları karşısında kendi konumunu korumak için başkentte kalıyordu.
Halife Mütevekkil bu askeri komutanların nüfuzunu sınırlandırmak için çok çaba gösterdi. Kısa bir süre sonra açığa çıkacak olan ehli hadis ekolünü, ehli sünnet ve’l-cemaat ekolüne karşı güçlendirmek ve mutezileyi yok etmek olan onun dini anlamdaki siyaseti, kendi halkının desteğini kazanmayı hedefliyordu. Çünkü fakihler, mutezilenin sebep olduğu sıkıntıdan sonra bu yöne meyletmekte, insanların ekserisini etkileyebilmekte ve Mütevekkil’in siyasetini desteklemek için onları elde edebilmekteydiler.
Bu işin bir tarafı; diğer taraftan Mütevekkil, bölgeler üzerindeki doğrudan Abbasî nüfuzunu güçlendirmek için devleti üç oğlu arasında pay etmeye kalkıştı . Batı kanadı Muntasır’ın, doğu Mu‘tezz’in idi. Şam bölgeleri ise Mu’eyyed için ayrılmıştı. Bu çaba bir fayda sağlamadı. Mütevekkil’in, dedesi Reşîd’in daha önce boş yere böyle bir gayret sarf ettiğini fakat bunun sonucunun Emîn ve Me’mûn arasında feci bir iç savaşa yol açtığını bilmesi gerekirdi..
Ancak Mütevekkil İtah’ı Samerrâ’dan uzaklaştırıp sonra da öldürmeyi başardı… Fakat hacipliği başka bir komutana verdi. O da Vasıf idi. Halifenin, onlardan bir kısmının etkisinden kurtulmak için diğer bir kısmının desteğini almak zorunda olması, bu komutanların etkisinin ne kadar büyük olduğunu gösterir. Bu olay huzursuzluğu artırdı. Çünkü asker tam bir uyum içinde olmayıp aksine her bir gurup belli bir komutan için taassup beslemekteydi .
Daha sonra Mütevekkil başka bir adım atmayı denedi ki bu da başkentin Samerrâ’dan Dımaşk’a nakli idi (244/858). Orada Araplar içinde kuşatılmış olarak kalmayı tasarladı, fakat komutanlar onu Sâmerrrâ’ya dönmeye mecbur bıraktılar. Şam halkı ise ona yardımcı olmayıp aksine ita isteyerek ona karşı ayaklandılar. Oysa Mütevekkil’in, Şam halkının hiçbir Abbasî halifesine yardım etmeyeceğini bilmesi ve kendinden önce Abdullah b. Ali ve el-Emîn’in başlarına gelenlerden ders çıkarması gerekirdi.
Askeri liderler Mütevekkil’in oğlu Muntasır’ı yanlarına çekmeyi ve babasının politikasına karşı kışkırtmayı başardıklarında, Halife de Muntasır’a karşı Mu’tezz’i üstün çıkarmaya çalışmaktaydı. Bunun için ona mal dolusu hazineler ve darphane verip bir de dirhemlere isminin basılmasını emretti. Akabinde, hiç kimsenin kılı bile kıpırdamadan, Mütevekkil, İsfahan’da komutan Vasîf’i kıstırıp öldürmeyi başardı.
Askeri komutanlar bu güçlü halifenin icraatlarından sıkılmışlar ve ona karşı komplo kurmuşlardı . Fakat onların bu komploları ortaya çıktı ve gizli düşmanlık açık bir mücadeleye dönüştü ki, bu yüzden halife, Vasîf ve Buğa’dan kurtulmaya, aynı şekilde onların tarafında olan Muntasır’ı da öldürmeye karar vermişti. Fakat komutanlar ondan daha hızlıydılar ve Buğa es-Sağîr’in önderliğinde bir gurup onu gafil avladı. Mütevekkil’i muhafızı Bağir öldürdü, sonra da oğlu Muntasır’a biat ettiler (247/861).
Mütevekkil’in suikasti, Abbasî halifesine karşı yapılan ilk askeri inkılap ve askeri komutanlardan küçük bir gurup elinde oyuncak olan halifenin otoritesinin sonunun bir başlangıcıydı.

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
Sonuç:
Mütevekkil gibi bir halifenin bir avuç askeri komutanın elinde mağlup düşmesine ve onların, Mütevekkil’i izleyen halifelerin geleceklerini belirlemedeki gözle görülür etkilerinin tadına varmalarına rağmen, bu zümrenin Abbasî devletinde tüm yetkiyi kendi tekellerinde bulundurmadıklarını ifade etmemiz gerekir. Bilakis orada, sarayın içinde ve dışında dikkate alınması gereken siyasi kutuplaşmalar vardı ve dolayısıyla her ne kadar komutanların etkisi artsa da, onların, hedeflerini gerçekleştirmek için vezirler, idari ve siyasi alanlarda söz sahibi çok sayıda divan başkanı gibi eli kalem tutanlardan yardım almaları gerekiyordu.Oysa bunun aksi doğrudur.
Bu bakımdan hiçbir kutuplaşma sadece kılıç erbabından kaynaklanmayıp bilakis kalem erbabını da içermek zorundaydı. Ayrıca kılıç erbabı da sadece Türk değil, doğu yöresi sakinlerinden çeşitli ırklardan oluşmaktaydı. Ve yine bu ırkların tümü rakîk değil sadece belirli çıkar ilişkilerinin bağladığı halifenin mevalisinden oluşmaktaydı . Bu komutanlardan bazıları devlet kademelerinde yüksek mevkilere ulaşıp nüfuz sahibi olduklarında otoriteye ve hilafete zarar verdiler. Nitekim onlardan önce de Bermekîler ve Sehloğulları nüfuz sahibi olmuşlar ve bunu kötüye kullanmışlardı. Nasıl ki bazı Farisîlerin o dönemdeki etkilerinden dolayı birinci Abbasî asrını Fars Nüfuzu Asrı olarak söylemek yanlış ise aynı şekilde bazı Türk komutanlarının etkileri nedeniyle İkinci Abbasî Asrının da Türk Nüfuzu Asrı olduğunu farz etmek mümkün değildir.

mbiterge
12-03-2008, 01:19 PM
Makalenin orijinalinde bazı dipnotlarda sayfa numaraları sehven yazılmamış. Biz de ulaşamadığımız eserler için, dipnotları makalenin orijinalinde geçtiği gibi almayı uygun bulduk (Ç.N.).
Şüphesiz yazar Türkleştirme politikası gibi hiçbir dayanağı olmayan bir iddia ileri sürerken, büyük ölçüde Batı sömürgesi altında bu düşüncelerin zihnine enjekte edildiğinin farkında değildir. Zira ne Osmanlının son dönemlerinde, ne de daha önce Türklerin etkin olduğu dönemlerde böyle bir iddiayı ispat edecek herhangi bir delil gösterilmemiştir. Aksine Türkler özellikle dini hassasiyetleri sebebiyle onların dillerini ve bir çok kültürünü almışlar ve özümsemişlerdir. Belki yazar, Türkleştirme politikası yerine milliyetçilik akımları deseydi daha doğru olurdu (Ç.N.).
et-Taberî, Târîh, s. 1181;Ya‘kûbî, el-Buldân, s. 29.
el-Câhiz, Resâ’il, (Menâkibu’t-Turk), thk. Abdusselâm Hârûn, s.60, 1964.
Amberî, Târîhu Buhârâ, s. 120 vd.
İbn İsfendiyar, Târîhu Taberistân, (İng. trc.) London, 1905.
es-Se‘âlibî, Letâ’ifu’l-ma‘ârif, 1960, s. 20; el-‘Âmilî, A‘yânu’ş-şî‘a, Dımaşk, 1936.
el-Cahşiyârî, el-Vuzerâ, s. 31.
et-Taberî, Târîh, II. 475.
el-Makrîzî, el-Makfî (Yazma).
Hasan İbrahim Hasan, Târîhu’l-İslâm, II, 165.
Bkz. et-Taberî, s. 861, 1151; el-Câhiz, Muntehabât (yazma), varak 121.
et-Taberî, Târîh, VII, 191.
el-Câhiz, Menâkibu’t-Turk, (Resâ’il), s. 62, 1964.
el-Mes‘ûdî, Mûrûcu’z-zeheb, IV, 53.
et-Taberî, Târîh, X, 304.
Yâkût, Mu‘cemu’l-buldân, V, 14.
a.g.e., V, 13; el-Mes‘ûdî, Mûrûcu’z-zeheb, IV, 9 vd.
el-Kindî, el-Vulât, s. 194.
et-Taberî, Târîh, VII, 312-314.
Arapların İtâh diye isimlendirdikleri komutan Türk kaynaklarında İnâk olarak geçmektedir. (Ç.N.), bkz. Yıldız, Hakkı Dursun, “İnak et-Turkî”, TDVİA, XXII, 256-257, İstanbul, 2000.
a.g.e., 316 vd.
Târîhu’l-hulefâ, s. 226.
Bkz. Fâruk Umer, “Nazrâtun fî Siyâseti’l-Mutevekkil”, el-Mecelletu’t-târihiyye, Bağdat, 1972.
el-Mes‘ûdî, Mûrûcu’z-zeheb, IV, 59.
Miah the Reign al-Mutawakil thesis, P. 40 Asiatic Society of Pakistan, 1969.
Makale yazarı bizim Sâmerrâ olarak çevirdiğimiz kelimeyi kanaatimizce sehven Şâm olarak yazmıştır. Tarih kitaplarında Mütevekkil’in başkenti Samerrâ’dan Şam’a (veya Dımaşk) iki aylık bir süreyle naklettiği geçmektedir. Ayrıca o dönem içinde Şam’ın geniş bir bölgeyi kapsadığı ve Dımaşk’ın ise Şam bölgesi içinde bugün Suriye’nin başkenti olan Şam şehrini kapsadığı bilinmektedir (Ç.N.).
“Bunun aksi doğrudur” ifadesinden kasıt komutanların siyasilerden yardım almış olmamaları değil aksine el-Mütevekkil’in öldürülme konusunda siyasilerin komutanlardan yardım almış olmalarıdır. Zira tarihi bilgiler Mütevekkil’in oğlu Muntasır’ın babasının öldürülmesi konusunda ciddi rol oynadığını gösteriyor Bkz. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, I-XIV, İstanbul, III, 240-241 (Ç.N.).
Burada rakîk ve memâlik arasında fark olduğunu vurgulamak gerekir: Rakîk doğuda genellikle ev işlerinde ve özel hizmet gereksinimlerinde kullanılır, memluk ise orduda görev yapar. Memluklar, rakîk gibi alınıp satılan bir mal olmayıp bilakis saraylara velâ (dostluk-sadakat) bağı denen özel bir bağla bağlanmaktaydılar. Aynı şekilde onlar komutanlarına da güven bağı ile bağlı. Abbasî devletinin ilk zamanlarından itibaren orduda zencilerden, kölelerden gurupları kullanmasına rağmen bu şu ana kadarkilerin sonu fakat sonuncusu değildi. Abbasîler memlukleri doğu bölgelerinden getirtiyorlardı ki, bu da bir yönden rakîk bir başka yönden memluk arasında açık bir etnik farklılıktır.


EZ Archive Ads Plugin for vBulletin Copyright 2006 Computer Help Forum


Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0