mbiterge
12-03-2008, 01:08 PM
Tarihimizde II. Meşrutiyet dediğimiz olay 1908 Temmuz’u sonunda Kanun-ı Esasi’nin (anayasa) tekrar yürürlüğe konduğunun ilan edilmesidir. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra; Sultan Abdülaziz’e karşı darbe yapan ve onu tahttan indiren, ardından V. Murad’ı tahta çıkaran ve üç ay sonra onu da tahttan indirmek zorunda kalan darbecilere ve bu darbecilerle anlaşarak sadarete getirilen Mithat Paşa’ya anayasa ilan edeceği sözünü vermişti.
Bir bakıma Prusya tarihindekine benzer bir olay, bizde de “üç padişah yılı” yaşanmıştı. II. Abdülhamid sözünü tuttu. Kanun hazırlama komisyonu görülmemiş bir şey değildi; Osmanlılar itfaiye nizamnamesi çıkarmak için bile komisyon kurar ve muhtelif memleketlere ait mevzuatı inceleyip bir araya getirerek bir metin hazırlardı.
Bu seferki komisyonda da birbirinin dediğini redde hazır devlet adamları bir araya getirildi, Mithat Paşa bir hukukçu değildi. Anayasa tekniğinden ve metinlerinden çok iyi anlamadığını, onun hayranı olan hukuk tarihçilerimizden merhum Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya “Anayasa romantizmi” olarak ifade etmiştir.
Mithat Paşa bir an evvel anayasa çıkınca çok şeyin düzeleceğine inanıyordu ama belirtmek lazım ki bu sadece bir inançtı. Cevdet Paşa işi yavaşlatmayı tercih ediyordu. 1877 Mart’ında ilk meclis toplandığı zaman Mithat Paşa ortada yoktu. Paşanın sevgili anayasasının meşum bir maddesine dayanarak Sultan Abdülhamid onu sürgüne yollamıştı. Ama açılan meclis imparatorluğun, milletin ve İslam dünyasının kapılarını da kapanmamak üzere yeni bir dünyaya açmıştı.
İslamcı görüşler de tartışıldı
Sultan II. Abdülhamid 1877-78 döneminin dağdağası içinde Meclis-i Mebusan’ı dağıttı ama Meclis-i Ayan hayatına devam etti. Ayan üyeleri hayat boyu bu göreve tayin edilmişlerdi ve açıkçası birçoğunun hayatı çok uzamıştır. Padişah doğrusu anayasayı da kaldırdığını söylemedi, her yerde metin basılırdı; ne basın hürriyetine ne toplantı hürriyetine ne cemiyet kurmaya açıkça cevaz veren bir metindi zaten.
1908’de Rumeli’de ayaklanan asker ve sivil unsurlar temelde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı üyeler ve onların yandaşlarıydı. Askerin ayaklanması ciddiydi. Padişah istenen anayasal reformları kabul etti ve Meşrutiyet yeniden ilan edildi. Şüphesiz Kanun-ı Esasi’nin değiştirilmesi gerekiyordu. Yeni değişiklikle toplantı ve gösteri serbestisi, parti ve cemiyet kurma, basın özgürlüğü hayatımıza girdi.
Bu özgürlükleri hazmedemeyen II. Abdülhamid’den daha çok tepki gösteren, İttihat ve Terakki’ye bağlı hükümetler olmuştur. Özellikle Babıali Baskını denen ve Türkiye tarihinde modern bir diktatoryanın kurulduğu dönemde siyasi hürriyetlerden bahsetmek imkansızdır.
Bununla beraber birtakım siyasi fikirler, felsefi doktrinler II. Meşrutiyet hayatı boyunca serbestçe tartışılmış ve yazılmıştır. Bunların en başında pozitivist, laik yaklaşımlar gelir. 31 Mart’tan sonraki dönemde “mürteci” denen çevrelere ve basına karşı teyakkuz hali olmasına rağmen doğrusu muhafazakar, İslamcı görüşlerin de tartışıldığı ve yazıldığı bir gerçektir.
II. Meşrutiyet halk arasında hürriyetten evvel ve sonra diye bir milat gibi adlandırılır. “Hürriyet, uhuvvet, müsavat” diye bağıranların -Müslim veya gayrimüslim- çok azı bu kavramların ne olduğunu anladı, aksi de beklenemezdi. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan muhtelif dinler ve etnik gruplara mensup üyelerden oluşuyordu. Tanzimat döneminden beri bizzat hükümet ve bürokraside de bu yapılanma vardı. Ama Osmanlı’nın muhtelif unsurları onun varlığını korumak için bir araya gelemedi ve imparatorluk tarihini kan ve ateşle kapadı.
Trajik bir çatışma
Aradan bir yıl geçmeden başkentteki avcı taburlarının nefer, onbaşı ve çavuşları ayaklandı. Kışkırtıcıların başında Volkan gazetesi ve Derviş Vahdeti geliyordu. Başkentteki Birinci Ordu erkanı bu ayaklanmayı kontrol altına alamadı. Eğer onları desteklemek için kasten vaziyet almadıysa, mart sonunda başkente ulaşan sayı ve donanımca kendisinden daha zayıf ve hemen hemen yarısı sivil gönüllü ve komitacılardan oluşan Hareket Ordusu‘na niçin direnmediğini de anlamak zordur.
Galiba tarihimizin trajik bir çatışması bir daha ortaya çıkmıştı. Mektepli ve alaylı, okumuş ve okumamış, uygunsuz zamanlarda hemen karşı karşıya geliyordu. I. Ordu’ya ayaklananlar zabitandan kötü muamele gördüğünü iddia ediyordu. Ayaklanmadan sonra mektepli zabitleri birbiri ardına vurdular. 31 Mart Vakası dediğimiz ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle biten olayın halen karanlık yönleri vardır.
Tanzimat dönemi ile Babıali bürokrasisinin bir nevi diktatoryası, hiç değilse otoriter bir yönetimi başlamıştı. Bu sefer bürokrasinin geleneksel gruplarının dışında darbeci, gerçekten genç idarenin kıyısından ve ordunun küçük rütbelerinden gelen bir grup imparatorluğa hakim oluyordu. Saltanat makamı 1908’den beri eski yetkisini kaybetti. İttihat ve Terakki Cemiyeti saraya bile hükmetti.
Hedef olarak kaldı
Sultan V. Mehmed Reşad cemiyetten fevkalade çekinirdi. Osmanlı padişahı Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorları ve hele Rusya çarı ile mukayese edilemeyecek kadar yönetim mekanizmasının dışında bırakıldı. Osmanlı padişahı tıpkı İngiltere kralı gibi temsili fakat tarihi geçmişi ve halifelik konumu dolayısıyla çok saygı duyulan bir makam halinde kaldı.
Türkiye yeni girdiği dönemde başta ordu olmak üzere birçok kurumunu süratle modernleştirdi. İmparatorlukta politika ve particilik alt katmanlara kadar indi. Bu gelişme II. Meşrutiyet döneminin, 10 yıl içinde bütün imparatorlukta, hatta şarkta bile etkiler yaratan yönüdür. Ama İttihatçılar ne imparatorluğun bünyesini tanıyordu ne de sancılar içindeki gelişmeleri değerlendirecek irfan ve idrak sahibiydi.
Balkan Harbi’nin çıkışını anlayamadılar, I. Dünya Savaşı’na gereksiz girdiler ve yanlış tarafı seçtiler. Bu hatalarıyla da Türkiye’nin insan kaynaklarını harcadılar, siyasi coğrafyası bu felaketler yüzünden yanlış çizildi.
Ama şurası bir gerçek: II. Meşrutiyet döneminin ilk anda getirdikleri 1924-46 yıllarını kapsayan tek parti döneminde bile hem her görüşe mensup aydınlar hem de bizzat hükümet edenler tarafından bir hedef, bir özlem olarak muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla II. Meşrutiyet Türkiye’de bir tezattır ama doğrudur; çok partili ve siyasal yapı için öncü bir rol oynamıştır.
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Bir bakıma Prusya tarihindekine benzer bir olay, bizde de “üç padişah yılı” yaşanmıştı. II. Abdülhamid sözünü tuttu. Kanun hazırlama komisyonu görülmemiş bir şey değildi; Osmanlılar itfaiye nizamnamesi çıkarmak için bile komisyon kurar ve muhtelif memleketlere ait mevzuatı inceleyip bir araya getirerek bir metin hazırlardı.
Bu seferki komisyonda da birbirinin dediğini redde hazır devlet adamları bir araya getirildi, Mithat Paşa bir hukukçu değildi. Anayasa tekniğinden ve metinlerinden çok iyi anlamadığını, onun hayranı olan hukuk tarihçilerimizden merhum Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya “Anayasa romantizmi” olarak ifade etmiştir.
Mithat Paşa bir an evvel anayasa çıkınca çok şeyin düzeleceğine inanıyordu ama belirtmek lazım ki bu sadece bir inançtı. Cevdet Paşa işi yavaşlatmayı tercih ediyordu. 1877 Mart’ında ilk meclis toplandığı zaman Mithat Paşa ortada yoktu. Paşanın sevgili anayasasının meşum bir maddesine dayanarak Sultan Abdülhamid onu sürgüne yollamıştı. Ama açılan meclis imparatorluğun, milletin ve İslam dünyasının kapılarını da kapanmamak üzere yeni bir dünyaya açmıştı.
İslamcı görüşler de tartışıldı
Sultan II. Abdülhamid 1877-78 döneminin dağdağası içinde Meclis-i Mebusan’ı dağıttı ama Meclis-i Ayan hayatına devam etti. Ayan üyeleri hayat boyu bu göreve tayin edilmişlerdi ve açıkçası birçoğunun hayatı çok uzamıştır. Padişah doğrusu anayasayı da kaldırdığını söylemedi, her yerde metin basılırdı; ne basın hürriyetine ne toplantı hürriyetine ne cemiyet kurmaya açıkça cevaz veren bir metindi zaten.
1908’de Rumeli’de ayaklanan asker ve sivil unsurlar temelde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı üyeler ve onların yandaşlarıydı. Askerin ayaklanması ciddiydi. Padişah istenen anayasal reformları kabul etti ve Meşrutiyet yeniden ilan edildi. Şüphesiz Kanun-ı Esasi’nin değiştirilmesi gerekiyordu. Yeni değişiklikle toplantı ve gösteri serbestisi, parti ve cemiyet kurma, basın özgürlüğü hayatımıza girdi.
Bu özgürlükleri hazmedemeyen II. Abdülhamid’den daha çok tepki gösteren, İttihat ve Terakki’ye bağlı hükümetler olmuştur. Özellikle Babıali Baskını denen ve Türkiye tarihinde modern bir diktatoryanın kurulduğu dönemde siyasi hürriyetlerden bahsetmek imkansızdır.
Bununla beraber birtakım siyasi fikirler, felsefi doktrinler II. Meşrutiyet hayatı boyunca serbestçe tartışılmış ve yazılmıştır. Bunların en başında pozitivist, laik yaklaşımlar gelir. 31 Mart’tan sonraki dönemde “mürteci” denen çevrelere ve basına karşı teyakkuz hali olmasına rağmen doğrusu muhafazakar, İslamcı görüşlerin de tartışıldığı ve yazıldığı bir gerçektir.
II. Meşrutiyet halk arasında hürriyetten evvel ve sonra diye bir milat gibi adlandırılır. “Hürriyet, uhuvvet, müsavat” diye bağıranların -Müslim veya gayrimüslim- çok azı bu kavramların ne olduğunu anladı, aksi de beklenemezdi. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan muhtelif dinler ve etnik gruplara mensup üyelerden oluşuyordu. Tanzimat döneminden beri bizzat hükümet ve bürokraside de bu yapılanma vardı. Ama Osmanlı’nın muhtelif unsurları onun varlığını korumak için bir araya gelemedi ve imparatorluk tarihini kan ve ateşle kapadı.
Trajik bir çatışma
Aradan bir yıl geçmeden başkentteki avcı taburlarının nefer, onbaşı ve çavuşları ayaklandı. Kışkırtıcıların başında Volkan gazetesi ve Derviş Vahdeti geliyordu. Başkentteki Birinci Ordu erkanı bu ayaklanmayı kontrol altına alamadı. Eğer onları desteklemek için kasten vaziyet almadıysa, mart sonunda başkente ulaşan sayı ve donanımca kendisinden daha zayıf ve hemen hemen yarısı sivil gönüllü ve komitacılardan oluşan Hareket Ordusu‘na niçin direnmediğini de anlamak zordur.
Galiba tarihimizin trajik bir çatışması bir daha ortaya çıkmıştı. Mektepli ve alaylı, okumuş ve okumamış, uygunsuz zamanlarda hemen karşı karşıya geliyordu. I. Ordu’ya ayaklananlar zabitandan kötü muamele gördüğünü iddia ediyordu. Ayaklanmadan sonra mektepli zabitleri birbiri ardına vurdular. 31 Mart Vakası dediğimiz ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle biten olayın halen karanlık yönleri vardır.
Tanzimat dönemi ile Babıali bürokrasisinin bir nevi diktatoryası, hiç değilse otoriter bir yönetimi başlamıştı. Bu sefer bürokrasinin geleneksel gruplarının dışında darbeci, gerçekten genç idarenin kıyısından ve ordunun küçük rütbelerinden gelen bir grup imparatorluğa hakim oluyordu. Saltanat makamı 1908’den beri eski yetkisini kaybetti. İttihat ve Terakki Cemiyeti saraya bile hükmetti.
Hedef olarak kaldı
Sultan V. Mehmed Reşad cemiyetten fevkalade çekinirdi. Osmanlı padişahı Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorları ve hele Rusya çarı ile mukayese edilemeyecek kadar yönetim mekanizmasının dışında bırakıldı. Osmanlı padişahı tıpkı İngiltere kralı gibi temsili fakat tarihi geçmişi ve halifelik konumu dolayısıyla çok saygı duyulan bir makam halinde kaldı.
Türkiye yeni girdiği dönemde başta ordu olmak üzere birçok kurumunu süratle modernleştirdi. İmparatorlukta politika ve particilik alt katmanlara kadar indi. Bu gelişme II. Meşrutiyet döneminin, 10 yıl içinde bütün imparatorlukta, hatta şarkta bile etkiler yaratan yönüdür. Ama İttihatçılar ne imparatorluğun bünyesini tanıyordu ne de sancılar içindeki gelişmeleri değerlendirecek irfan ve idrak sahibiydi.
Balkan Harbi’nin çıkışını anlayamadılar, I. Dünya Savaşı’na gereksiz girdiler ve yanlış tarafı seçtiler. Bu hatalarıyla da Türkiye’nin insan kaynaklarını harcadılar, siyasi coğrafyası bu felaketler yüzünden yanlış çizildi.
Ama şurası bir gerçek: II. Meşrutiyet döneminin ilk anda getirdikleri 1924-46 yıllarını kapsayan tek parti döneminde bile hem her görüşe mensup aydınlar hem de bizzat hükümet edenler tarafından bir hedef, bir özlem olarak muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla II. Meşrutiyet Türkiye’de bir tezattır ama doğrudur; çok partili ve siyasal yapı için öncü bir rol oynamıştır.
Prof. Dr. İlber Ortaylı

