4umTurk Portal.Sizin için en iyisi Türkiye'nin incisi


4umTurkü ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.Burası sitemizin arşividir.Ana siteye giriş için lütfen yukarıdaki bannerı tıklayınız.


10 Yıl İçinde Acaba Mı ?!!

özgeylani
10-12-2007, 01:22 AM
TÜRKİYE'DE OYUN NE ZAMAN BAŞLIYOR?
(Irak BM temsilcisi El-Duri : "Oyun bitti" )


Öncelikle SESAR olarak iddiamızı ortaya koyalım;
Türkiye'de önümüzdeki 10 yıllık süreçte iki ana olasılık arasında tercih yapmak durumundadır :

1) İç savaş / karışıklık
2) ABD ile hesaplaşma
Türkiye; milli çıkarlarını ABD'ninkilerle paralelleştirerek varolma kıskacından kurtulamadığı takdirde kendi içindeki ayrışmayı önleyemeyecek; bu kıskaçtan kurtulmak için gerçekleştireceği köklü manevralar ise Türkiye'yi ABD ile ciddi bir hesaplaşmaya doğru yöneltecektir. Türkiye'yi "yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal" konumunda tutarak sürekli yönlendirilebilir ve yönetilebilir konumda tutanların oyununu bozmanın yolu ise mevcuttur.
Türkiye'nin mevcut "ikircikli" dinamiklerini uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir ve 1950'lerden bu yana kurulagelen yapılar, doktrin ve işbirliklerinin ciddi anlamda sorgulanması gerçekleşmediği takdirde bu dikiş bir yerinden mutlaka çatlayacaktır.
Kült filmlerin yönetmeni Quentin Tarantino'nun filmlerindeki klasik sahnedir; bir üçgen içerisinde birbirine aynı anda silah çekmiş üç adam. Aynı anda bir gerilim ve denge unsurudur ve aynı anda birbirine silah çekmiş iki adama göre çok daha fazla dinamik ve güvence içerir kendi içinde. Bu dengenin ve gerilimin koptuğu noktada ise genellikle üç adamın üçü de ölür.

Türkiye'de şu anda sermaye, bürokrasi ve derin siyaset/kamuoyu; Quentin Tarantino filmlerindeki sahne misali birbirlerine silah çekmiş bir vaziyette müzakere etmektedir.
Önce önümüzdeki tabloya bir bakalım :
1) TUSİAD'da yaşanan çatlağın ve eski dönem oligopollerin Nakkaştepe'de ABD Büyükelçisinin nezdinde bir araya gelmesinden ardından; sözkonusu oligopoller yeni kral Mustafa Koç'un ağzından hükümete destek mesajı vermişlerdir. Bütün bunlar; sermaye tahtasına yeni çiviler olarak çakılmaya başlanan yeni gruplara mevcut iktidar eli ile ciddi rant alanlarının açılması ve Başbakan'ın eski dönem yolsuzlukları ile "eski defterleri karıştırmayın" mesajını vermesi ile eşzamanlı gerçekleşmektedir.

Bu makro tablonun ön planında OYAK'ın gerçekleştirdiği yeni ortaklıklardan; Sanko'ya, Albayraklara kadar bir çok "yeni" oyuncu; Koç Grubu'nun önümüzdeki 10 senelik süreçte tam da cirosunun çoğunu yurtdışından elde edeceğini açıkladığı bir ortamda Anadolu coğrafyası üzerindeki pastanın başına daha bir iştahla kurulmaktadır. SEKA'da 1.7 milyon dönüm araziyi 1.1 milyon dolara kapatan Albayraklar ile İskenderun'da Türkiye'nin bağımsız enerji politikalarının tabutuna son çivilerden birini çakan 9.1 milyar kilowatsaatlik İskenderun Sugözü ithal kömür santraline Oyak Grubu'nun büyük bir kararlılıkla ortak olması hep aynı kulvarda okunmalıdır.
2) Ankara gittikçe "siyasi" bir yapıdan "bürokratik" bir yapıya bürünmekte ve bu topraklar üzerinde tarihi bir misyona sahip olan köklü kurumların bile; Ankara'yı uluslararası makro planın bürokratı konumuna getiren bu süreçten nasiplerini aldıkları görülmektedir. Başbakanından Genelkurmay Başkanına geniş bir yelpazede devletin tepesinde oturanların halkın önüne bir siyaset vizyonundan çok; uluslararası güçlerin makro planları ile Türkiye'nin çıkarlarını paralel kılmaya çalışan söylemlerle çıkmaları Ankara'yı içten dışa projeksiyonlar üreten değil; dıştan içe meşrulaştırma mekanizmalarının uygulayıcısı bir yapıya sokmaktadır.

Maalesef Ankara'daki büyükelçilikler şu anda Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer kurumları ile entegre hale gelmiş bir şekilde çalışan resmi kurumlar haline gelmişlerdir ve dünyada başkentindeki büyükelçilikler ile bu kadar entegre ve içiçe çalışan bir devlet mekanizması bulmak çok zordur.
En son olarak Kuzey Irak konusunda yaşananlar; Ankara'nın milletine karşı, küresel süreci Türkiye'nin milli çıkarları ile paralel kılan bir meşrulaştırma misyonundan öte bir misyon yüklenmekte zorlandığını gösteren çarpıcı bir örnektir.
Kerkük'te ve Musul'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmen beyan ettiği "kırmızı çizgileri" bir fanteziden ibaret kılan gelişmeler gözgöre göre yaşanırken; Kerkük ve Musul'da Türkiye'nin bir irtibat timi bulundurması isteği önce ABD Büyükelçiliği'nden gelmiştir. Türk medyasında "Kerkük - Musul ağlıyor" manşetlerinin çekilmesi, ABD büyükelçiliğinin bu isteği devletin resmi mekanizmaları aracılığı ile değil de, kişisel temasları aracılığı ile doğrudan tepe kadrolara ilettiği noktada gerçekleşmiştir.

Bu noktadan sonra yaşananlar; ABD'nin Türkiye'nin gerçekleştirebileceği bir hamleye ön alma operasyonundan başka bir şey değildir.

Bölgeye TSK'nın bölgeye helikopteri bile sokulmazken yollanan 15 kişilik irtibat timi ABD özel güçlerinin eşliğinde Musul ve Kerkük'e gidebilmiş ve bölgede incelemelerde bulunduğu söylenen bu tim aslında şehir içlerine bile sokulmamıştır. Bu timin yolladığı söylenen ve nedense içerikleri aynı gün medyaya sızdırılan raporlar ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendi toplumuna yaptığı bir propagandadan ibaret kalmıştır : "Kerkük ve Musul'daki olaylar münferit olup sistematik bir düzensizliğe rastlanmamıştır". Bu şekilde "bürokratikleşen" Ankara kadroları, ilgili büyükelçiliklerle birlikte Türkiye'nin milli çıkarlarını küresel hegemonların planları ile uyumlu hale getirmişlerdir. Bütün bunlar Barzani ve Talabani aşiretleri Kerkük ve Musul'daki bütün idari yapıyı ellerine geçirirken yaşanmıştır.
Bu yaşananlar Kuzey Irak konusunda ABD ve Türkiye'nin ilgili çevrelerinin ortak bir operasyonudur ve hedefi Kuzey Irak'taki Kürtler değil, Anadolu coğrafyasındaki Türkler ve devlet kurumlarındaki alt kadroların gazının alınmasıdır.
3) Türkiye'nin milli çıkarlarını, küresel hegemonların planları ile uyumlu hale getirme süreci devlet testisini çatlatmış ve bu Türkiye'de bir derin siyaset/kamuoyu oluşma sürecini hızlandırmıştır. (Şükrü Elekdağ gibi bir ismin bile Radikal'e verdiği mülakatta "Bütün dış politikamımızı ABD'ye göre mi uygulayacağız. Bağımsızlıktan vaz mı geçtik?" şeklinde bir söylem kullanması Türkiye'de devlet testisindeki çatlağın derinliğini göstermektedir)
SESAR olarak Türkiye'deki gelişmeleri merkezin dışından izleme lüksüne sahip olan iki isim; Süleyman Demirel ve Deniz Baykal ile yaptığımız röportajlar; farklı eksenlerde yeralan bu iki liderin Türkiye'de iyice somutlaşmaya başlayan bu derin siyaset/kamuoyunu çok iyi okuduklarını göstermiştir. Keza Ağar ve Cem Uzan'ın açtıkları yelkenler ile ; Vural Savaş gibi isimlerin bile Türkiye'deki İslami çevrelerle kurdukları bağlar Anadolu coğrafyasında devlet testisinden sızanların şimdiden belli kanallara doğru akmaya başladığını göstermektedir.
Bu tür oluşumların anlamlı bir yapıya kavuşup kavuşmayacağı belli olmasa da; en azından Türkiye'nin önüne konulan tabldot menüye karşı belli direnç noktaları bu tablo içinden çıkacaktır.
Sermayesi, bürokrasisi ve kamuoyu iyice ayrışmaya başlayan ve ayrışan tarafların da konumlarını güçlendirmek için kemikleştiği bir ortamda Türkiye hızla bir yol ayrımına yol almaktadır. Tarafların, önümüzdeki sürece cephelerini derinleştirerek ve birbirlerine karşı dosya biriktirmeye başlayarak hazırlandıkları görülmektedir.
Bugüne kadar "Atlantik güvenlik konsepti" içinde yeralan Türkiye'de bu cephenin ciddi bir kadrolaşması olmuştur ve Türkiye'nin silahlanma politikasından siyasi yapısına kadar bir çok altyapı bu kadroların aktif gözetimi , denetimi, yönetimi ve müdahalesi altında şekillenmiştir.
"Atlantik güvenlik konsepti"'nin dünyadaki kurucularının şimdi ortaya attığı yeni küresel güvenlik konsepti, Türkiye'nin çevresindeki coğrafyalarda ciddi çalkalanmaları beraberinde getirecek ve Türkiye'nin savunmasını hegemon güçlerin güvenlik politikaları ile entegre kılma gerekliliğini ortaya koyacaktır (silah sistemlerinin entegrasyonundan, eğitim doktrinlerinin uyumlulaştırılmasına, ordular arası eğitim anlaşmalarına kadar çok kapsamlı bir tablo ile karşı karşıyayız) .
Ayrıca ortaya konulan "yeni düşman konsepti", Türkiye'nin toplumsal dokusunu kökünden etkilediği gibi; ABD'nin bu yeni düşman konseptine karşı satranç tahtasında oynatmaya başlattığı taşların "etnik ve mezhep kökenli" olması Türkiye için ayrı bir çıkmazı ifade etmektedir.
Yazımızın en başındaki iddiamıza geri dönersek;
Türkiye; yıllardır "Atlantik güvenlik konseptinin" bu ülkede uygulayıcısı konumunda bulunan egemen kadroların milli çıkarları hegemon güçlerin dümen suyuna sokan aynı çizgide devam ettiği takdirde; devletin üst kadroları ile bürokrasinin alt kadroları ve en önemlisi kamuoyu arasındaki uçurum derinleşecek; bu dış güçlerin manipülasyonuna açık ciddi bir toplumsal çalkalanmayı beraberinde getirecektir. Bugün ülkemizde yabancı istihbarat servislerinden, yabancı askeri güçlerin konuşlandığı ve konuşlanmak istediği noktalara baktığınızda; hepsinin etknik ve mezhep fay hatları boyunca yerleşmis olması bu tür bir gelişmenin ön hazırlığından başka bir şey değildir.
Türkiye; devlet testisindeki çatlağın büyümesini önlediği ve kendi özgün milli güvenlik konseptini, hegemon güçlerden bağımsız olarak belirlediği noktada ise; hem uluslararası ve ulusötesi güçlerin Türkiye'nin merkezinde bulunduğu coğrafya ile ilgili harekete geçirdiği makro sürece çok ciddi bir çomak sokacak; hem de bu güçlerin Türkiye'de yıllardır yerleşmiş ekonomik, siyasi, bürokratik ve toplumsal altyapılarının hareket alanını ciddi anlamda boğacaktır.

Hegemon güçleri Türkiye'ye karşı harekete geçirecek olan da; içerdeki altyapılarının işlevsiz hale gelmesi ve Türkiye üzerindeki denetimlerini kaybetmeleri olacaktır ki; bu Türkiye'nin içerideki adamları aracılığı ile istenilen çizgide tutulması ihtimalinin yokolması demektir.
Türkiye işte bu noktada; ABD-İngiltere'nin görüntüsü altında hareket eden hegemon güçlerle karşı karşıya gelecektir. Bu karşılaşma basit bir "kredi verdi-vermedi", "Kuzey Irak'a soktu, sokmadı" denkleminden daha temel ve ciddi bir karşılaşma olmak durumundadır.
Yukarıdaki tablo; Türkiye'nin çok ciddi bir iç muhasebe yaşayıp; bütün kesimleri ve kurumları ile kendisine özgü yeni bir çizgi belirlemesi gerektiğini açıkca ortaya koymaktadır.

Fakat bir yandan "ABD Balkanlarda Romanya ve Bulgaristan'ı güçlendirerek Türkiye'nin stratejik önemini azaltmaya çalışıyor" tespitini yapacak kadar makro düzeyde okuma yapabilenlerin; diğer yandan AWACS uçaklarının alımının Türkiye'nin savunması için şart olduğunu savunacak kadar mikro körlük noktalarına sahip olması Türkiye'deki devlet kadrolarının Türkiye'nin milli çıkarlarını oluşturmada ciddi handikaplarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Bir yandan ABD'nin komşu bir ülkeye yönelik başlatacağı işgale alet olmayı; Türkiye'deki demokratik mekanizmaları da güçlendirecek bir yöntemle engelleyecek dirayete sahip olanların, diğer yandan Türkiye'nin bölgedeki harekat alanını genişletecek Suriye gezisini; ABD'nin Genelkurmay ve Dışişleri aracılığı ile ilettiği telkinlerle iptal edecek kadar dirençsiz olmaları; Türkiye'deki siyasi kadroların küresel güçlerin bürokratı haline ne kadar kolay dönüşebileceğini göstermektedir.
Türkiye "ya iç savaş, ya ABD ile savaş" ikileminden ancak kendine özgü bir stratejik tarafsızlık politikası geliştirerek kurtulabilir.

Bu politika; dünya üzerinde yeni bir düzene soyunanlara karşı Türkiye'nin çok aktif ve çok yönlü denge mekanizmalarını devreye sokması kadar; yeni dünya düzeninin ana manivelaları haline gelecek olan etnisite ve mezhep taşlarının kendi içindeki yansımalarını sıfırlayacak iç uzlaşı platformlarını inşa etmesi ile mümkündür.


EZ Archive Ads Plugin for vBulletin Copyright 2006 Computer Help Forum


Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0