özgeylani
07-12-2007, 12:07 AM
Celal Bayar ile Atatürk Üzerine Bir Söyleşi*
Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de İstanbul/Çiftehavuzlar'da Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir.
İlahiyat'tan üç, Hukuk, Siyasal ve Hacettepe'den birer arkadaş olmak üzere bir komisyon teşkil edildi. Atatürk'ün dini sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimize, yakın çevreye ve bütün Garp dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan inkılaplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti. Neticede dış memleketlerde, Atatürk'ün yaptıklarının İslam'a aykırı dinsiz bir hareket olduğu şeklinde bazı tenkitler çıkmıştı. Bize verilen vazife Atatürk'ün dinî sahadaki görüşlerini kendi beyanlarından tespit etmekti. Biz, bütün neşriyatı elimizden geldiği kadar tarayarak bu vazifeyi yapmaya çalıştık. Gördük ki Atatürk bilhassa 1923'e kadarki beyanlarında kendisinin İslam dinine mensup olduğunu ve İslamiyet'in dine, fenne ve modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde bütün fertlerin dinini öğrenebilmesinin lazım geldiğinden, dinini öğrenebileceği yerin mektep olduğundan, dini öğretecek yüksek seviyede öğretmenlerin, din âlimlerinin yetiştirilmesinin lüzumundan bahsetmişti. Bu sözler onun çeşitli beyanlarında vardır. Bize diyorlar ki "Atatürk bu beyanları bir taviz olarak yapmıştır; aslında böyle düşünmemiştir. Bunun aksine bir kanaati izhar ettiği de vakidir." Biz buna şahsen inanamıyoruz. Çünkü kanaatimiz odur ki Atatürk hiçbir kimseye taviz vermemiştir. İnandığını dosdoğru söylemiştir. Bu sahalarda zât-ı âlîlerinizin fikirlerine müracaat etmek için sizleri rahatsız ettik.
Celal Bayar: Atatürk'ün fikirlerini tam anlatamam diye korkarım ve büyük mesuliyet duyarım. Bir defa Atatürk'ün vaziyetini tespit edelim. Atatürk daha kolağası iken bana anlatmıştır, İttihâd-ı terakkî diye Meşrutiyet'i ilan eden bir cemiyet vardır. Bu cemiyet muhafazakârdı. Osmanlılığı padişahlık etrafında toplamak isterdi. Başka şekilde vahdet tevhit edilemez mütaalasında idi. O zamanın cemiyetine, o cemiyetin zihniyetine ve seviyesine göre başka türlü de olamazdı. Atatürk o sıralarda hilafet ve saltanat meselesi hakkındaki düşüncelerini bana söylemiştir. Saltanat müessese olarak çürümüştür ve kıymetini kaybetmiştir. Ben bu fikirdeydim. Bizim muhitimize göre bir padişah kötü olursa bir fetva ile halledersin. Ama o işi ıslah etmek ve daha iyi adam getirmek için çürümüş olan o müessesesinin içinden, o müessesenin erkânından birini getiriyorsun. Bu ıslah değildir. Çürümüş olan müessesesinin yerine sağlam yeni bir müessese koymak lazımdır. Şahısların değişmesi ile bu mesele hallolmaz. Atatürk kolağası iken onun saltanat hakkındaki fikirleri bunlardır. Yani padişahlığı kaldırıp Cumhuriyet'i getirmek için bu gerekçeyle hareket etti. Padişah, şahsen iyi adam olur ya da şahsen kötü adam olur.
Kötü adam olduğu zaman onu kaldırıp atıyorlar. Bu ıslah değildir. Oraya sağlam bir müessese koymak lazımdır. Müessese çürümüştür. Kolağası demek kıdemli yüzbaşı demektir. Yani Atatürk, genç bir subayken bunları düşünmüştür. Sonra Atatürk laikliğe inanmıştır. Dinin safsata kısmı vardır. Fakat o, din değildir. Hurefedir. Ürdün'e gittiğimde kendi başımdan da geçti. Oranın kralı Hüseyin bizle dost geçinmek isterdi. Ürdün'e iade-i ziyaret için gitmiştim. Bana "Mescid-i Aksa'ya gidelim" dedi. Beni oraya götürdü. Ama Mescid-i Aksa'da ne yapacağımızı bir programa bağlamadı. Hz. Ömer Camisi'ne gittik. Burada adettir gelince iki rekat namaz kılınır. "Abdestim yok" dedim. Ben abdestsiz namaz kılmak istemem. Suizan edeceklermiş; ne edeceklerse etsinler riyakârlığa kıymet vermem. "Burada abdest alma imkânı yok, siz dilediğiniz gibi namaz kılın" dedim. Sonra "ziyaret yapacağız" dediler. Siyah bir taş gösterdiler: Hacer-i muallaka. Bir ayak izi gösterdiler ki Hz. Peygamber Mirac'a çıkarken Kudüs'e gelmiştir, yukarıya Kudüs'ten çıkmıştır. Bu sırada o taşa basmış sonra da ayağının olduğu gibi izi çıkmış. Taş oyulmuş. Ben inanmadım. Bu dinin şartlarından değil buna inansan da inanmasan da bir şey ifade etmez. Böyle hurafelere Atatürk kıymet vermezdi. Bu dini i'lâ etmez, bilakis çürütür. Sonra Meşrutiyet ilan edilince orduda o zaman mektepli ve alaylı subaylar vardı. Alaylı subaylar terk-i tezkere ederlerdi. Çavuş falan olur onu mülazım yaparlar yedek subay yerine kullanırlardı. Selanik'te orduyu ıslah etmek istiyorlar. Atatürk gibi tanınmış olan subayları vazifelendirmişler. Alaylı subaylara askerî konferans ve harp tarihi verecekler. Bizim derslerimizde kaç bin muharebe var. Hangi muharebeyi anlatacaksa takdiri ona bırakmışlar. Atatürk anlatmak için Hz. Peygamber'in muharebelerinin esasını tercih etmiş. Ve "öbürlerine gitmezlerdi benim derslerime gelirlerdi" derdi. Zekâsını ve insanların halet-i rûhiyesini biliyor. Kendisini dinletmek için fazla cemaat toplamak istiyor onu kullanıyor. Eğer ondan ikrah etmiş olsa böyle bir şey aklına gelmez. Cemiyetin de onu bildiğini bildiği için onu kullanıyor. Şimdi bununla demek istiyorum ki Atatürk hiçbir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak basiretsizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe düşmanıydı. Ben de öyleyim. Aklı başında olan münevverler eğer şahsi bir menfaati yoksa böyle düşünmeye mecburlardır. Daha Atatürk, yüzbaşı iken "padişahları değiştirmenin bir kıymeti yoktur" diyor. Büyük bir zekâ, harika bir adam. Görüyor ki müessese çürümüş. Padişahlar cariye elinde yetişiyor cahil fakat her iradesi yerine getirilecek. Ne milletini ne de tarihini tanıyor. Müessese çürümüş. Bundan dolayı o zaman "bunu böyle yapmalıdır" dedi ve tatbikatını da yaptı. Tatbikatını yapmasaydı şimdi İstanbul'da ya İngilizler olacaktı ya Yunanlılar olacaktı. Demek ki gördüğü şey İslamlık için millî mevcudiyetimiz için hatta şahsi haysiyet ve şerefimiz için ehemmiyetlidir. Mecliste tek parti meselesi vardı. Bu, bugün de bir meseledir. Atatürk, diyor ki "meclis mutlaka millet tarafından seçilmiş insanlar tarafından murakabe edilmelidir." Birisi iktidara geçer, öbürü onu murakabe eder. Bunun için bir açıklık olur diye Serbest Fırka'yı kurmaya çalıştı. Ben de bunların içindeydim. Ali Fethi Bey de vardı. Ali Fethi Bey Atatürk'ün yakın arkadaşlarındandı. Mesela o, Sofya'da sefir iken Atatürk de orada ataşelik yapmıştır. Ve Atatürk, Fethi Bey'e de inanıyor. Partiyi ona kurdurmak istiyor. Atatürk Fethi Bey'e diyor ki "laiklik ve cumhuriyet meselesi mahfuz kalmak şartıyla her meseleyi dilediğin gibi mecliste tenkit edebilirsin." Ancak bu iki şeyin tenkidini istemem. Kendisi işte bu kadar laikliği tutmuştur. Ve bana söylemiştir ki bu millet Alevilik, Sünnilik davasından dolayı birbirlerini tahrip etmişlerdir. Olayın hakikati de budur. Kökeni ta Muaviye'ye kadar dayanır. Peygamber'in torununu şehit etmislerdir. Birbirlerinin ezeli düşmanlarıdır. İkisi de Müslümandır ve bir ırktandır. İyi tatbik edilirse laiklik bu sorunu ıslah edecektir. Bu din meselesi vicdanidir. Allah'a karşı bir mesuliyettir. Ona kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Türklerde ruhbaniyet yoktur. Papaz var mı? Benim de babam çok kıymetli bir hoca idi. Bu fikir de ta babamdan gelmiştir. Atatürk'ün ağzından işittim derdi ki "benim getirdiğim laiklik meselesi bu Alevilik, Sünnilik ezeli davasını halledecektir. Bundan başka da çözümü yoktur" derdi.
Gettard Yeşke diye Alman bir müsteşriğin Yeni Türkiye'de İslam adında bir kitabı var. O, kitapta Atatürk ile İsmet Paşa'yı mukayese ediyor. Orada Yeşke, "Atatürk kendisinin İslam olduğunu her zaman ileri sürmüştür ve İslam olmaktan övündüğünü yabancılara karşı dahi müdaafaa etmiştir" diyor. Bu doğru mudur?
Celal Bayar: Atatürk, "Peygamber, en büyük adamdır" demiştir. Bu kelimeyi açıkça söylemiştir. Peygamber'in en büyük adam olduğunu söylediğini onun ağzından kaç defa işitmişimdir.
Bunu hangi senelerde söylemiştir?
Celal Bayar: Bütün ömrü boyunca söylemiştir.
Atatürk'ün dinsiz olduğunu iddia edenlerin "bu ilk yıllarda Atatürk Müslüman gözükmüştür, sonra vazgeçmiştir" dediklerini söylediniz. Bu sözünüz bunlarla çelişiyor.
Celal Bayar: Atatürk genç yaşından itibaren meseleleri takip eden bir adamdır. Orada farz edelim ki yanlış bir iş yapmıştır. Bu hepimizin başından geçebilirdi. Ona saplanıp da bu adam iki yüzlülük yapmıştır diye bu ilanihaye gidecek mi? Mensuh ayet bile var. Mensuh ayetle Allah Cibril'i gönderirken yanlış mı yapıyor! Yaptığı işe bakmak gerek. Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin müslümanlar arasındaki nifakı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır. Sonra o, hurafeye kıymet vermek suretiyle dinin âlî esasları üzerinde durup onu çürütmeye çalışanların da ağzını tıkamak için "hurafeye lüzum yoktur" demiştir. Aklıselim olan bir insan bundan başkasını yapar mı?
Laiklik çerçevesi içinde Atatürk ölümüne kadar Türk milleti için İslam dininin akaidinin yüksek prensiplerinin lüzumlu olduğuna kani miydi?
Celal Bayar: Laikliği bir kenara çıkarmak şartıyla. Laikliği münakaşa edelim. Laiklik iyidir. Bazıları laikliğe dinsizliktir diyor, değildir. Esas, dinimizde ruhban meselesi vardır ve sarahaten reddedilmiştir. Laikliğin esasında anlaştığımız zaman da mesele hallolunabilir. Ama biz, her şey bizim dediğimiz gibi olacak, Diyanet işleri ne fetva verirse o olacak, diyoruz. Oraya kadar giderseniz bu memleket felah bulmaz. Ve bulmamıştır.
Efendim müsaade buyurursanız Atatürk'ün laiklik anlayışını şu şekilde tarif edebilir miyiz? Atatürk dinin akide ve ahlak prensiplerini, değişmez prensiplerini kabul etmiştir. Fakat dünya ile ilgili meseleleri zamanla şartların değişmesiyle değişebileceğini ve bu meselelerin milletin kendisinin halletmek durumunda olduğunu kabul etmiştir diyebilir miyiz?
Celal Bayar: Bunu böyle tarif etmiştir. Bütün dünya bunu böyle kabul etmiştir.
Daha önce laiklik sahasında fikirler ileri sürmüş pek çok âlimimiz var. Mesela Ali Suavi ilk defa bu fikirleri ileri sürmüştür. Onun "laikliğin getirilmesi mutlaka şarttır" diye fikirleri vardır. Daha sonra Celal Nuri Bey ilk anayasanın raportörlüğünü yapan kişidir. Onun İttihâd-ı İslâm adlı bir kitabı var. Bendeniz o kitabı okumuştum. Orada tamamen Atatürk'ün düşüncesi istikametinde bir laiklik teklif ediliyor.
Celal Bayar: Ben de okudum. Celal Nuri'yi tanırım. Ansiklopedik bir muharrirdi, iyi lisan bilir, süratli yazı yazardı. Fakat o kadar. (...) Meşrutiyet içerisinde Abdullah Cevdet laikliği ilk defa ortaya atmıştır. Fakat talihsizlik olmuştur. Kendisinin şahsi ahlakına güvenilmiyor. Tabi bu sebeple laiklik anlaşılmamıştır.
1949'da İnönü tarafından okullara din dersinin konulması ve sizler iktidara geldiğiniz zaman imam hatip okullarının çoğalması, İslam enstitülerinin açılması ve din derslerine müsamaha gösterilmesi bazı çevrelerce Atatürkçülükten ve laiklikten ayrılma olarak tavsif edildi. Hatırladığım kadarıyla 27 Mayıs İhtilali'nin sebeplerinden biri olarak Atatürkçülükten ayrılmak da zikredilmişti. İnönü'nün din derslerini başlatması ve sizin de bu uygulamayı takip etmeniz Atatürkçülükten ve laiklikten uzaklaşma mıdır?
Celal Bayar: Benim bir kanaatim var. Yazıyorum, inşallah bitireceğim, okuyacaksınız. 27 Mayıs'ı üç kuvvet yapmıştır. Birinci kuvvet Rusya'dır. Rusya ile Demokrat Parti olarak biz politikamızı değiştirmişiz. Çünkü Rusya bizden Boğazlar'ı, Kars, Ardahan, Kağızman'ı istemiştir. İkinci Cihan Harbi'nde muzaffer olduktan sonra anladık ki Rusya Çar zamanının politikasını orak çekiç bayrağı ile din hâline getirerek Türkiye'yi kendi hesabına parçalamak istiyor. Bunu gördük. Oturup da ağlayacak değiliz. Sonra kendimiz tek başımıza Moskova'nın hakkından geliriz diye ahmaklık edecek de hiç değiliz. Bu beladan kurtulmak için kim vardır ne vardır diye ortak aradık. Nato'ya girdik. Bizim Nato'ya girme maksadımız hiçbir devlete karşı hareket değildir, harp değildir ancak müdafaadır. Bütün insanlık için komünizm bir tehlike hâline getirilmiştir. Bizim amacımız Rusya'yı, bütün dünyayı komünist etme sevdasından vazgeçirmekti. Bizde bunu yapmak için Nato'ya girmişizdir. Nato'ya girmek istediğimiz vakit de Demokrat Parti'den evvelki hükümetlere inanmadılar ve içlerine almadılar. Ancak, bize inandılar. Biz, samimiyiz, sözümüzü tutarız. Bunun nimeti de külfeti de var. Biz Nato'ya girdikten sonra Stalin Tiflis'te bizi ve bütün dünyayı tehdit eden bir nutuk söyledi. Ben de o vakit Kars'ta bulunuyordum. Ben ona cevap verdim. Stalin diyor ki "Türkiye bunun hesabını verecektir." Onlar için de bu, hayati bir meseledir. Nato onların emellerini yok ediyor. Biz de Nato ile beraber oluyoruz. 27 Mayıs'ın içerisinde iç ve dış komünizmin rolü vardır. Ve 27 Mayıs'ta iç ve dış komünizmi idare eden de Rusya'dır. 27 Mayıs'ı gerçekleştiren ikinci güç ise İsmet paşa ve Halk Partisi'dir. O, Demokrat Parti yüzünden iktidardan düşürülmüştür ve bunu hiçbir zaman hazmedememiştir. Siz bizi düşürdünüz mü biz de size bak ne yaparız diye onlarla beraber oldular.
Ondan sonra bu, on beş yirmi seneden beri sosyal antropoloji diye yeni bir ilim tesis etti. Benim torunlarımdan biri bunu tahsil etmiştir. Bunların fikirleri şu: Ordular bütün dünyaya, devlete, millete en fazla yük olan kuvvettir. Çünkü en çok harcama ordu için yapılır. Ordunun bir tek vazifesi vardır. Memlekette zül vaki olunca memleketini ve milletini koruyacaktır. Vazifesi de yalnızca bundan ibarettir. Onun da ne zaman olacağı belli olmaz. Eğer ordu darbe yaparsa bu kadar külfetle hazırlanan ordu harp kabiliyetini kaybeder. Falan devlette böyle olmuştur falan bunun misallerini de verirler. Bir devletin ordusunun sadece orduyla meşgul olması lazım gelir iken onu bırakıp da politikaya nefesini kaptırdı mı harp kabiliyetini kaybeder, sonra da orduya muhtaç olunduğu vakit bu memleketin bütün yaptığı fedakârlıkların hepsi sıfıra gider, boş olur. Ordu zayıf olduğu için memleket elden çıkar. Benim de kanaatim budur. Dünyada darbe yapmış da politikaya girmiş ve devam etmiş, memleketine hayır getirmiş hiçbir devlet ve memleket yoktur, tarih bunu kaydetmemiştir. Ve şu hâlde ne biçim adamlar, cunta yapıyorlar. Bunların misallerini verirler, hepsini tetkik ettim. Hepsini okudum. (...) Memleketin içtimaiyatında mevcut olan tesirlerle cuntalar tesir eder. Bu darbeyi yapanlar da cuntadır, ordu değildir. Ondan dolayı ordunun serseri güruhu 27 Mayıs'ta bir araya gelmişlerdir. Halk Partisi ile iç ve dış komünizmle birlikte olarak onu da dürüst söylemek için ben ilave edeyim çoğu da farkında olmadan alet olmuştur. Bu adamlar da günahlarını örtmek için "biz Atatürk hesabına çalışıyoruz" derler. Bu dediklerine de inanıyorum. Ancak hepsi için böyle değil. Onların içinde Komünistler de var. İsimlerini de söyleyebilirim.
(...)
Sayın Dekanımızın (Hüseyin Atay) da başını çektiği bir faaliyetle mekteplerimizde din dersleri mecburi kılındı. Siz din derslerinin mecburi olmasını tasvip eder misiniz?
Celal Bayar: Açık söyleyeyim bu iş için tasvip etmem, diyemem. Esas din, ne ise söylenilir. Esas dinin, hurafeden ayrı olması gerekir. (...) Laikliği tatbik eden devlet yalnızca biz değiliz. Sonra, hilafeti bıraktık biliyorsunuz. Ne kaybettik bana söyler misiniz? Sonra biz hilafeti bırakınca bu kadar kıymetliydi de hiçbir Müslüman devlet niye almadı. Yalnızca biz Müslüman devlet değiliz. Niye almıyorlar bana bunu izah eder misiniz?
Atatürk vefat ettiği zaman cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı mesele olmuş. Merhum Fahrettin Altay'ın Cumhuriyet gazetesinde bir yazısını okumuştum. "Ben bizzat meseleyi ele aldım ve hükümetle temas ettim fakat İsmet Paşa hiçbir karar vermedi. Ben Dolmabahçe Camii'nde cenaze namazını kıldırdım" diyor.
Celal Bayar: İsmet Paşa o vakit reis-i cumhur değildi. Atatürk de ölmüştü. Ben başvekildim. Bu olaylar benim zamanımda oldu. Bazı kimseler bana müracaat ettiler. Dediler ki "Fahrettin Altay'ı cenaze merasimini idare etmek için kumandan olarak tayin ettik." Bana bir de dediler ki bazılarımız cenazeyi kılmayalım diyorlar -içlerinden çıkmış böylesi- bazılarımız da olmaz demiş. Fahrettin Paşa da bunu kendi hesabına istismar ediyor. Ona fırsat çıkıyor. Bunun üzerine cenazeyi ne vakit kaldıracağımızı bilmiyoruz. Halk fevc fevc geliyor. O kadar çok insan geldi ki birbirlerinin üzerine yığıldılar. Sonra Avrupalılardan da haber alıyoruz. Cenazeye geleceğiz diyorlar. Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Sarayda kılalım dediler. Camiye götürülmemesi büyük bir isabet olmuştur. Mühim bir mesele değildir. Sarayda cenaze namazı kılındı.
Acaba cenaze namazını kim kıldırdı hatırınızda mı?
Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de İstanbul/Çiftehavuzlar'da Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir.
İlahiyat'tan üç, Hukuk, Siyasal ve Hacettepe'den birer arkadaş olmak üzere bir komisyon teşkil edildi. Atatürk'ün dini sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimize, yakın çevreye ve bütün Garp dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan inkılaplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti. Neticede dış memleketlerde, Atatürk'ün yaptıklarının İslam'a aykırı dinsiz bir hareket olduğu şeklinde bazı tenkitler çıkmıştı. Bize verilen vazife Atatürk'ün dinî sahadaki görüşlerini kendi beyanlarından tespit etmekti. Biz, bütün neşriyatı elimizden geldiği kadar tarayarak bu vazifeyi yapmaya çalıştık. Gördük ki Atatürk bilhassa 1923'e kadarki beyanlarında kendisinin İslam dinine mensup olduğunu ve İslamiyet'in dine, fenne ve modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde bütün fertlerin dinini öğrenebilmesinin lazım geldiğinden, dinini öğrenebileceği yerin mektep olduğundan, dini öğretecek yüksek seviyede öğretmenlerin, din âlimlerinin yetiştirilmesinin lüzumundan bahsetmişti. Bu sözler onun çeşitli beyanlarında vardır. Bize diyorlar ki "Atatürk bu beyanları bir taviz olarak yapmıştır; aslında böyle düşünmemiştir. Bunun aksine bir kanaati izhar ettiği de vakidir." Biz buna şahsen inanamıyoruz. Çünkü kanaatimiz odur ki Atatürk hiçbir kimseye taviz vermemiştir. İnandığını dosdoğru söylemiştir. Bu sahalarda zât-ı âlîlerinizin fikirlerine müracaat etmek için sizleri rahatsız ettik.
Celal Bayar: Atatürk'ün fikirlerini tam anlatamam diye korkarım ve büyük mesuliyet duyarım. Bir defa Atatürk'ün vaziyetini tespit edelim. Atatürk daha kolağası iken bana anlatmıştır, İttihâd-ı terakkî diye Meşrutiyet'i ilan eden bir cemiyet vardır. Bu cemiyet muhafazakârdı. Osmanlılığı padişahlık etrafında toplamak isterdi. Başka şekilde vahdet tevhit edilemez mütaalasında idi. O zamanın cemiyetine, o cemiyetin zihniyetine ve seviyesine göre başka türlü de olamazdı. Atatürk o sıralarda hilafet ve saltanat meselesi hakkındaki düşüncelerini bana söylemiştir. Saltanat müessese olarak çürümüştür ve kıymetini kaybetmiştir. Ben bu fikirdeydim. Bizim muhitimize göre bir padişah kötü olursa bir fetva ile halledersin. Ama o işi ıslah etmek ve daha iyi adam getirmek için çürümüş olan o müessesesinin içinden, o müessesenin erkânından birini getiriyorsun. Bu ıslah değildir. Çürümüş olan müessesesinin yerine sağlam yeni bir müessese koymak lazımdır. Şahısların değişmesi ile bu mesele hallolmaz. Atatürk kolağası iken onun saltanat hakkındaki fikirleri bunlardır. Yani padişahlığı kaldırıp Cumhuriyet'i getirmek için bu gerekçeyle hareket etti. Padişah, şahsen iyi adam olur ya da şahsen kötü adam olur.
Kötü adam olduğu zaman onu kaldırıp atıyorlar. Bu ıslah değildir. Oraya sağlam bir müessese koymak lazımdır. Müessese çürümüştür. Kolağası demek kıdemli yüzbaşı demektir. Yani Atatürk, genç bir subayken bunları düşünmüştür. Sonra Atatürk laikliğe inanmıştır. Dinin safsata kısmı vardır. Fakat o, din değildir. Hurefedir. Ürdün'e gittiğimde kendi başımdan da geçti. Oranın kralı Hüseyin bizle dost geçinmek isterdi. Ürdün'e iade-i ziyaret için gitmiştim. Bana "Mescid-i Aksa'ya gidelim" dedi. Beni oraya götürdü. Ama Mescid-i Aksa'da ne yapacağımızı bir programa bağlamadı. Hz. Ömer Camisi'ne gittik. Burada adettir gelince iki rekat namaz kılınır. "Abdestim yok" dedim. Ben abdestsiz namaz kılmak istemem. Suizan edeceklermiş; ne edeceklerse etsinler riyakârlığa kıymet vermem. "Burada abdest alma imkânı yok, siz dilediğiniz gibi namaz kılın" dedim. Sonra "ziyaret yapacağız" dediler. Siyah bir taş gösterdiler: Hacer-i muallaka. Bir ayak izi gösterdiler ki Hz. Peygamber Mirac'a çıkarken Kudüs'e gelmiştir, yukarıya Kudüs'ten çıkmıştır. Bu sırada o taşa basmış sonra da ayağının olduğu gibi izi çıkmış. Taş oyulmuş. Ben inanmadım. Bu dinin şartlarından değil buna inansan da inanmasan da bir şey ifade etmez. Böyle hurafelere Atatürk kıymet vermezdi. Bu dini i'lâ etmez, bilakis çürütür. Sonra Meşrutiyet ilan edilince orduda o zaman mektepli ve alaylı subaylar vardı. Alaylı subaylar terk-i tezkere ederlerdi. Çavuş falan olur onu mülazım yaparlar yedek subay yerine kullanırlardı. Selanik'te orduyu ıslah etmek istiyorlar. Atatürk gibi tanınmış olan subayları vazifelendirmişler. Alaylı subaylara askerî konferans ve harp tarihi verecekler. Bizim derslerimizde kaç bin muharebe var. Hangi muharebeyi anlatacaksa takdiri ona bırakmışlar. Atatürk anlatmak için Hz. Peygamber'in muharebelerinin esasını tercih etmiş. Ve "öbürlerine gitmezlerdi benim derslerime gelirlerdi" derdi. Zekâsını ve insanların halet-i rûhiyesini biliyor. Kendisini dinletmek için fazla cemaat toplamak istiyor onu kullanıyor. Eğer ondan ikrah etmiş olsa böyle bir şey aklına gelmez. Cemiyetin de onu bildiğini bildiği için onu kullanıyor. Şimdi bununla demek istiyorum ki Atatürk hiçbir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak basiretsizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe düşmanıydı. Ben de öyleyim. Aklı başında olan münevverler eğer şahsi bir menfaati yoksa böyle düşünmeye mecburlardır. Daha Atatürk, yüzbaşı iken "padişahları değiştirmenin bir kıymeti yoktur" diyor. Büyük bir zekâ, harika bir adam. Görüyor ki müessese çürümüş. Padişahlar cariye elinde yetişiyor cahil fakat her iradesi yerine getirilecek. Ne milletini ne de tarihini tanıyor. Müessese çürümüş. Bundan dolayı o zaman "bunu böyle yapmalıdır" dedi ve tatbikatını da yaptı. Tatbikatını yapmasaydı şimdi İstanbul'da ya İngilizler olacaktı ya Yunanlılar olacaktı. Demek ki gördüğü şey İslamlık için millî mevcudiyetimiz için hatta şahsi haysiyet ve şerefimiz için ehemmiyetlidir. Mecliste tek parti meselesi vardı. Bu, bugün de bir meseledir. Atatürk, diyor ki "meclis mutlaka millet tarafından seçilmiş insanlar tarafından murakabe edilmelidir." Birisi iktidara geçer, öbürü onu murakabe eder. Bunun için bir açıklık olur diye Serbest Fırka'yı kurmaya çalıştı. Ben de bunların içindeydim. Ali Fethi Bey de vardı. Ali Fethi Bey Atatürk'ün yakın arkadaşlarındandı. Mesela o, Sofya'da sefir iken Atatürk de orada ataşelik yapmıştır. Ve Atatürk, Fethi Bey'e de inanıyor. Partiyi ona kurdurmak istiyor. Atatürk Fethi Bey'e diyor ki "laiklik ve cumhuriyet meselesi mahfuz kalmak şartıyla her meseleyi dilediğin gibi mecliste tenkit edebilirsin." Ancak bu iki şeyin tenkidini istemem. Kendisi işte bu kadar laikliği tutmuştur. Ve bana söylemiştir ki bu millet Alevilik, Sünnilik davasından dolayı birbirlerini tahrip etmişlerdir. Olayın hakikati de budur. Kökeni ta Muaviye'ye kadar dayanır. Peygamber'in torununu şehit etmislerdir. Birbirlerinin ezeli düşmanlarıdır. İkisi de Müslümandır ve bir ırktandır. İyi tatbik edilirse laiklik bu sorunu ıslah edecektir. Bu din meselesi vicdanidir. Allah'a karşı bir mesuliyettir. Ona kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Türklerde ruhbaniyet yoktur. Papaz var mı? Benim de babam çok kıymetli bir hoca idi. Bu fikir de ta babamdan gelmiştir. Atatürk'ün ağzından işittim derdi ki "benim getirdiğim laiklik meselesi bu Alevilik, Sünnilik ezeli davasını halledecektir. Bundan başka da çözümü yoktur" derdi.
Gettard Yeşke diye Alman bir müsteşriğin Yeni Türkiye'de İslam adında bir kitabı var. O, kitapta Atatürk ile İsmet Paşa'yı mukayese ediyor. Orada Yeşke, "Atatürk kendisinin İslam olduğunu her zaman ileri sürmüştür ve İslam olmaktan övündüğünü yabancılara karşı dahi müdaafaa etmiştir" diyor. Bu doğru mudur?
Celal Bayar: Atatürk, "Peygamber, en büyük adamdır" demiştir. Bu kelimeyi açıkça söylemiştir. Peygamber'in en büyük adam olduğunu söylediğini onun ağzından kaç defa işitmişimdir.
Bunu hangi senelerde söylemiştir?
Celal Bayar: Bütün ömrü boyunca söylemiştir.
Atatürk'ün dinsiz olduğunu iddia edenlerin "bu ilk yıllarda Atatürk Müslüman gözükmüştür, sonra vazgeçmiştir" dediklerini söylediniz. Bu sözünüz bunlarla çelişiyor.
Celal Bayar: Atatürk genç yaşından itibaren meseleleri takip eden bir adamdır. Orada farz edelim ki yanlış bir iş yapmıştır. Bu hepimizin başından geçebilirdi. Ona saplanıp da bu adam iki yüzlülük yapmıştır diye bu ilanihaye gidecek mi? Mensuh ayet bile var. Mensuh ayetle Allah Cibril'i gönderirken yanlış mı yapıyor! Yaptığı işe bakmak gerek. Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin müslümanlar arasındaki nifakı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır. Sonra o, hurafeye kıymet vermek suretiyle dinin âlî esasları üzerinde durup onu çürütmeye çalışanların da ağzını tıkamak için "hurafeye lüzum yoktur" demiştir. Aklıselim olan bir insan bundan başkasını yapar mı?
Laiklik çerçevesi içinde Atatürk ölümüne kadar Türk milleti için İslam dininin akaidinin yüksek prensiplerinin lüzumlu olduğuna kani miydi?
Celal Bayar: Laikliği bir kenara çıkarmak şartıyla. Laikliği münakaşa edelim. Laiklik iyidir. Bazıları laikliğe dinsizliktir diyor, değildir. Esas, dinimizde ruhban meselesi vardır ve sarahaten reddedilmiştir. Laikliğin esasında anlaştığımız zaman da mesele hallolunabilir. Ama biz, her şey bizim dediğimiz gibi olacak, Diyanet işleri ne fetva verirse o olacak, diyoruz. Oraya kadar giderseniz bu memleket felah bulmaz. Ve bulmamıştır.
Efendim müsaade buyurursanız Atatürk'ün laiklik anlayışını şu şekilde tarif edebilir miyiz? Atatürk dinin akide ve ahlak prensiplerini, değişmez prensiplerini kabul etmiştir. Fakat dünya ile ilgili meseleleri zamanla şartların değişmesiyle değişebileceğini ve bu meselelerin milletin kendisinin halletmek durumunda olduğunu kabul etmiştir diyebilir miyiz?
Celal Bayar: Bunu böyle tarif etmiştir. Bütün dünya bunu böyle kabul etmiştir.
Daha önce laiklik sahasında fikirler ileri sürmüş pek çok âlimimiz var. Mesela Ali Suavi ilk defa bu fikirleri ileri sürmüştür. Onun "laikliğin getirilmesi mutlaka şarttır" diye fikirleri vardır. Daha sonra Celal Nuri Bey ilk anayasanın raportörlüğünü yapan kişidir. Onun İttihâd-ı İslâm adlı bir kitabı var. Bendeniz o kitabı okumuştum. Orada tamamen Atatürk'ün düşüncesi istikametinde bir laiklik teklif ediliyor.
Celal Bayar: Ben de okudum. Celal Nuri'yi tanırım. Ansiklopedik bir muharrirdi, iyi lisan bilir, süratli yazı yazardı. Fakat o kadar. (...) Meşrutiyet içerisinde Abdullah Cevdet laikliği ilk defa ortaya atmıştır. Fakat talihsizlik olmuştur. Kendisinin şahsi ahlakına güvenilmiyor. Tabi bu sebeple laiklik anlaşılmamıştır.
1949'da İnönü tarafından okullara din dersinin konulması ve sizler iktidara geldiğiniz zaman imam hatip okullarının çoğalması, İslam enstitülerinin açılması ve din derslerine müsamaha gösterilmesi bazı çevrelerce Atatürkçülükten ve laiklikten ayrılma olarak tavsif edildi. Hatırladığım kadarıyla 27 Mayıs İhtilali'nin sebeplerinden biri olarak Atatürkçülükten ayrılmak da zikredilmişti. İnönü'nün din derslerini başlatması ve sizin de bu uygulamayı takip etmeniz Atatürkçülükten ve laiklikten uzaklaşma mıdır?
Celal Bayar: Benim bir kanaatim var. Yazıyorum, inşallah bitireceğim, okuyacaksınız. 27 Mayıs'ı üç kuvvet yapmıştır. Birinci kuvvet Rusya'dır. Rusya ile Demokrat Parti olarak biz politikamızı değiştirmişiz. Çünkü Rusya bizden Boğazlar'ı, Kars, Ardahan, Kağızman'ı istemiştir. İkinci Cihan Harbi'nde muzaffer olduktan sonra anladık ki Rusya Çar zamanının politikasını orak çekiç bayrağı ile din hâline getirerek Türkiye'yi kendi hesabına parçalamak istiyor. Bunu gördük. Oturup da ağlayacak değiliz. Sonra kendimiz tek başımıza Moskova'nın hakkından geliriz diye ahmaklık edecek de hiç değiliz. Bu beladan kurtulmak için kim vardır ne vardır diye ortak aradık. Nato'ya girdik. Bizim Nato'ya girme maksadımız hiçbir devlete karşı hareket değildir, harp değildir ancak müdafaadır. Bütün insanlık için komünizm bir tehlike hâline getirilmiştir. Bizim amacımız Rusya'yı, bütün dünyayı komünist etme sevdasından vazgeçirmekti. Bizde bunu yapmak için Nato'ya girmişizdir. Nato'ya girmek istediğimiz vakit de Demokrat Parti'den evvelki hükümetlere inanmadılar ve içlerine almadılar. Ancak, bize inandılar. Biz, samimiyiz, sözümüzü tutarız. Bunun nimeti de külfeti de var. Biz Nato'ya girdikten sonra Stalin Tiflis'te bizi ve bütün dünyayı tehdit eden bir nutuk söyledi. Ben de o vakit Kars'ta bulunuyordum. Ben ona cevap verdim. Stalin diyor ki "Türkiye bunun hesabını verecektir." Onlar için de bu, hayati bir meseledir. Nato onların emellerini yok ediyor. Biz de Nato ile beraber oluyoruz. 27 Mayıs'ın içerisinde iç ve dış komünizmin rolü vardır. Ve 27 Mayıs'ta iç ve dış komünizmi idare eden de Rusya'dır. 27 Mayıs'ı gerçekleştiren ikinci güç ise İsmet paşa ve Halk Partisi'dir. O, Demokrat Parti yüzünden iktidardan düşürülmüştür ve bunu hiçbir zaman hazmedememiştir. Siz bizi düşürdünüz mü biz de size bak ne yaparız diye onlarla beraber oldular.
Ondan sonra bu, on beş yirmi seneden beri sosyal antropoloji diye yeni bir ilim tesis etti. Benim torunlarımdan biri bunu tahsil etmiştir. Bunların fikirleri şu: Ordular bütün dünyaya, devlete, millete en fazla yük olan kuvvettir. Çünkü en çok harcama ordu için yapılır. Ordunun bir tek vazifesi vardır. Memlekette zül vaki olunca memleketini ve milletini koruyacaktır. Vazifesi de yalnızca bundan ibarettir. Onun da ne zaman olacağı belli olmaz. Eğer ordu darbe yaparsa bu kadar külfetle hazırlanan ordu harp kabiliyetini kaybeder. Falan devlette böyle olmuştur falan bunun misallerini de verirler. Bir devletin ordusunun sadece orduyla meşgul olması lazım gelir iken onu bırakıp da politikaya nefesini kaptırdı mı harp kabiliyetini kaybeder, sonra da orduya muhtaç olunduğu vakit bu memleketin bütün yaptığı fedakârlıkların hepsi sıfıra gider, boş olur. Ordu zayıf olduğu için memleket elden çıkar. Benim de kanaatim budur. Dünyada darbe yapmış da politikaya girmiş ve devam etmiş, memleketine hayır getirmiş hiçbir devlet ve memleket yoktur, tarih bunu kaydetmemiştir. Ve şu hâlde ne biçim adamlar, cunta yapıyorlar. Bunların misallerini verirler, hepsini tetkik ettim. Hepsini okudum. (...) Memleketin içtimaiyatında mevcut olan tesirlerle cuntalar tesir eder. Bu darbeyi yapanlar da cuntadır, ordu değildir. Ondan dolayı ordunun serseri güruhu 27 Mayıs'ta bir araya gelmişlerdir. Halk Partisi ile iç ve dış komünizmle birlikte olarak onu da dürüst söylemek için ben ilave edeyim çoğu da farkında olmadan alet olmuştur. Bu adamlar da günahlarını örtmek için "biz Atatürk hesabına çalışıyoruz" derler. Bu dediklerine de inanıyorum. Ancak hepsi için böyle değil. Onların içinde Komünistler de var. İsimlerini de söyleyebilirim.
(...)
Sayın Dekanımızın (Hüseyin Atay) da başını çektiği bir faaliyetle mekteplerimizde din dersleri mecburi kılındı. Siz din derslerinin mecburi olmasını tasvip eder misiniz?
Celal Bayar: Açık söyleyeyim bu iş için tasvip etmem, diyemem. Esas din, ne ise söylenilir. Esas dinin, hurafeden ayrı olması gerekir. (...) Laikliği tatbik eden devlet yalnızca biz değiliz. Sonra, hilafeti bıraktık biliyorsunuz. Ne kaybettik bana söyler misiniz? Sonra biz hilafeti bırakınca bu kadar kıymetliydi de hiçbir Müslüman devlet niye almadı. Yalnızca biz Müslüman devlet değiliz. Niye almıyorlar bana bunu izah eder misiniz?
Atatürk vefat ettiği zaman cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı mesele olmuş. Merhum Fahrettin Altay'ın Cumhuriyet gazetesinde bir yazısını okumuştum. "Ben bizzat meseleyi ele aldım ve hükümetle temas ettim fakat İsmet Paşa hiçbir karar vermedi. Ben Dolmabahçe Camii'nde cenaze namazını kıldırdım" diyor.
Celal Bayar: İsmet Paşa o vakit reis-i cumhur değildi. Atatürk de ölmüştü. Ben başvekildim. Bu olaylar benim zamanımda oldu. Bazı kimseler bana müracaat ettiler. Dediler ki "Fahrettin Altay'ı cenaze merasimini idare etmek için kumandan olarak tayin ettik." Bana bir de dediler ki bazılarımız cenazeyi kılmayalım diyorlar -içlerinden çıkmış böylesi- bazılarımız da olmaz demiş. Fahrettin Paşa da bunu kendi hesabına istismar ediyor. Ona fırsat çıkıyor. Bunun üzerine cenazeyi ne vakit kaldıracağımızı bilmiyoruz. Halk fevc fevc geliyor. O kadar çok insan geldi ki birbirlerinin üzerine yığıldılar. Sonra Avrupalılardan da haber alıyoruz. Cenazeye geleceğiz diyorlar. Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Sarayda kılalım dediler. Camiye götürülmemesi büyük bir isabet olmuştur. Mühim bir mesele değildir. Sarayda cenaze namazı kılındı.
Acaba cenaze namazını kim kıldırdı hatırınızda mı?

