4umTurk Portal.Sizin için en iyisi Türkiye'nin incisi


4umTurkü ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.Burası sitemizin arşividir.Ana siteye giriş için lütfen yukarıdaki bannerı tıklayınız.


12 Eylül Üzerine

özgeylani
05-12-2007, 12:51 AM
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar
Darbenin yapıldığı sabah arkadaşının 'Kalk, açık faşizm gelmiş' sözüyle uyandı 17'sindeki 'devrimci' Ragıp İncesağır. Askerlere yakalanmamak için çatılardan atlayarak kaçtı... Sahte bir adla bir gecekonduda izlenme korkusuyla yaşadı
BAŞLARKEN
Siviller yönetmeyi beceremediği için mi askerler yönetime geldi, yoksa askerler yönetime gelsin diye mi siviller beceriksizleşti? 1977'de başlayan siyasi istikrarsızlık 1980'e girildiğinde de devam ediyordu. Başbakan Süleyman Demirel'in basiretsiz Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti terörü durduramıyordu. Oysa birçok ilde sıkıyönetim uygulanıyordu. Günde 20-30 kişi öldürülüyordu ve bu ölümler artık 'vaka-i adiyeden' sayılıyordu. İşin garip yanı hükümet ortağı MHP'ye bağlı Ülkü Ocakları Derneği'nin bir terör üretme merkezi gibi çalışmasıydı. Sağcılar ve solcular silahlara sarılmadan konuşamıyorlardı.
İç ve dış borç almış başını gidiyordu. Enflasyon yüzde 89.5'ti. Art arda yapılan zamları esnaf kepenklerini kapatarak protesto ediyordu. Ücret uyuşmazlığı nedeniyle birçok fabrika greve gidiyordu. Tarihe '24 Ocak Kararları' olarak geçen, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal'ın hazırladığı ekonomik istikrar paketinin açıklanması ülkede bir dönüm noktasıydı. Her şey etki-tepki yasasına uygun yaşanıyordu. Paket açıklandıktan bir hafta sonra DİSK genel grev ve kitle eylemleri kararı aldı. 14 Şubat'ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren 'Kan akıtmayı göze alsak olayları bir anda hallederiz' diyerek darbenin ilk sinyalini verdi.
Ocaktan hazirana kadarki altı aylık bilanço hazindi: 1553 kişi öldürülmüş, 1928 kişi yaralanmıştı ve bu zaman içinde içinde sekiz kez devalüasyon yapılmıştı. 11 Temmuz'da 'anarşi yuvası' Fatsa'da darbenin ilk provası yapıldı.
O gün yüzleri maskeli ülkücülerin rehberliğinde askerler Fatsa'yı didik didik ettiler; 300 kişi yakalandı. Cumhurbaşkanı krizi çözülemiyordu. 6 Eylül'de MC ortağı MSP'nin Konya'daki 'Kudüs Mitingi'nde yeşil bayrakların dalgalandırılması, şeriat isteğine dair sloganlar atılması üzerine askerler 'Şah mat' dediler. Ve 12 Eylül sabahı askerlerin postal sesleriyle uyandık. Artık parlamento yoktu, partiler yoktu. Tüm yurtta sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 13 Eylül'de Kenan Evren kendisini devlet başkanı olarak ilan etti. Çok geçmeden ücretlere yüzde 70
zam verilerek tüm grevler durduruldu!..
Sonra... Çok şeyler gördük, çok şeyler yaşadık. Askerler güya 'kanı durdurmak' gerekçesiyle gelmişlerdi. Askerlerin zılgıtıyla hazırlanan 1982 Anayasası'na 'Evet' oyu verdi çoğunluk. Korkuyla, utançla geçen onca yıl... Ve çoğumuz sonsuz bir unutuşa terk ettik kendimizi. İşte bu yazı dizisinde 12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlara misafir olacağız. 12 Eylül mağdurlarının hikâyelerinden yola çıkarak yakın tarihimizi hatırlayalım, ayıplarla dolu geçmişimizle yüzleşelim istedik. Geçmişle yüzleşmeden yarını nasıl kucaklayabiliriz ki?

Barışarock festivalinin mimarı ve organizatörü Ragıp İncesağır, başarılı bir grafiker. Mutlu bir adam. Güzel bir hayatkurmuş kendisine. Düşündüğü gibi yaşıyor. Dışarıdan bakınca her şey pürüzsüz. Ama, onunla ince bir sohbete daldığınızda içindeki cehennemde kayboluyorsunuz, düğümler, düğümler. Ne de olsa 12 Eylül'le hayatı değişen biri. Darbe olduğunda 17'sinde. Devrimci Yol sempatizanı olduğu ve devam ettiği lisede 'elebaşı' olduğu için 'arananlar listesi'nde... Eğer yakalanırsa işlemediği suçlar üzerine yıkılacak, bu suçları kabullenmezse işkenceden geçirilecek. Tabii ki kaçıyor, ama bu kaçaklık onun umduğundan daha uzun ve sancılı geçiyor. Direncinin kırıldığı anlarda 'Gelseler, götürseler de kurtulsam' dediği oluyor. Oysa o dönemde içeride ya da dışarıda olmak fark etmez, her yer cehennem! Ragıp İncesağır'ın 12 Eylül defterinde yazılı iç sızılarını sizin için aktarıyorum:
Darbeyi ne zaman öğrendiniz?
Bugün grafik tasarımcıyım, ama mesleğimdeki ilk adımlarımı o günlerde atmıştım. Ankara'da özellikle de Çinçin sokaklarında duvarlara büyük resimler yapmakla ünlenmiştim. O zaman 17 yaşımdayım, Yıldırım Beyazıt Lisesi'nde öğrenciydim. Genellikle bilindik solcuların resimlerini yapardım, mesela Mahir Çayan'ın... 11 Eylül gecesi arkadaşlar 'Bu gece Altındağ'a gidelim' dediler. Orada bir ilkokulun duvarı boş, arkadaşlar oraya iskele kurmuşlar. O sırada Mamak Cezaevi'nde büyük bir direniş vardı, okulun duvarına direnişin resmini yaptım. 02.00'ye doğru işimiz bitti. Okulun karşısında Devrimci Yol sempatizanı bir işçinin evine yatmaya gittik. Sabaha doğru arkadaşımın 'Kalk ulan, açık faşizm gelmiş' sözüyle uyandım. Radyoda Hasan Mutlucan'ın türküleri ve o çok meşhur 1 No'lu bildiriyle karşılaştık. Evren'in sesi bana her zaman oturmamış bir ses olarak gelmiştir. Cümlelerin içerdiği tüm vahşete rağmen cümle kuruş biçimiyle karşınızda bir çocuk konuşuyormuş zannederdiniz. Evinde kaldığımız insanlar 'Mahallenin başından operasyon başlamış, ama sokağa çıkma yasağı da var' dediler. 'Devrimci arkadaşlarımla birlikte yaşadığım Çalışkanlar Mahallesi'ndeki eve gideyim, arkadaşlarla orada toplanır, direnişi örgütleriz' diye planlar yaptım (gülüyor).
Her sokak başında cemseler, askerler... Uçtunuz mu yoksa?
Çatılardan ve bahçelerden gittim, saklana saklana. Çok korkuyordum. Sürekli silah sesleri geliyordu. Mahallede hiçbir arkadaşımı bulamadım. Her mahallelinin yüzü kaygılıydı. O gece Çalışkanlar Mahallesi'ne sınırı olan mezarlıkta yattım. Sonra evime gittim. Babam sağ görüşlü bir esnaftı, anlaşamazdık. Adım Ragıp Gümüşpala'dan geliyor. Uzun bir süreyi bazen evde, bazen arkadaşlarla birlikte geçirdim. Direnişin içindeydim.

'Kitapları toprağa gömdük'
Nasıl bir direnişti bu?
Arkadaşlarla birtakım yöntemler geliştirmiştik. Büyük kartonlara 'Cunta Kemalist değildir' ya da 'Cunta Amerikan uşağıdır' gibi şeyler yazıp ucuna taşlar bağlıyor ve bunları elektrik tellerine atıyorduk. İndirmek için itfaiye gerekiyordu. Bu tür şeyler, o güne kadar solda duran insanlara moral veriyordu. Yalancı bomba kutularını yollara koyup, trafiği kesip yol ortasında korsan mitingler yapıyorduk... O dört ayın sonuna doğru 'abi'lerimiz gelip 'Artık sorumluluğunuzu alamayız' dediler. Hüngür hüngür ağlamıştım. O an yenildiğimizi hissetmiştim işte. Sevgili Adnan Yücel (şair) bizim edebiyat hocamız, aynı zamanda müdür muavinimizdi. Adnan hocayla Onur Kurulu diye bir şey bulduk. Böylece 12 Eylül'ün ilk yılı lisemizde bütün varlığımızla etkinliklerimize devam ettik. Kültür işleriyle ilişkim belki o yıllarda başlıyor, çünkü onur kurulumuzla tiyatro yaptık, halkoyunları ekibi kurduk. Bu arada arkadaşlarımız teker teker yakalanıyorlar, her mahalleden bir ağıt geliyordu.
Kitaplarınızın akıbeti ne oldu?
Abimle Ankara'da golf parkına gömdük. Bütün gece boyunca... Sandık ki birkaç ay sonra alabileceğiz. Bizim kuşak sadece siyasi dergi ve gazeteleri değil, her şeyi okurdu. Hatta hâlâ o zamanlar okuduğumuz kitapların sermayesini yiyorum diyebilirim. Abim benim için çok özel bir hikâye... Devrimci olmaya karar vermemde onun Yükseliş'te okurken oturduğu öğrenci kahvesine atılan bombayla ağır yaralanması vardır. Abim yedi yıl önce kanserden öldü. Bence ölümü siyasi bir şey. Bağışıklık sisteminin çökmesinde işkencede ve cezaevinde geçirdiği günlerin payı büyük. Açlık grevlerine de katılmıştı.

'İşkenceye hazırlanmalıyım'
Polis dayağı yediniz mi hiç?
Kahramanmaraş katliamının birinci yıldönümünde arkadaşlarımla okulu işgal ettik, 1000 kişiyiz. 16 yaşındaydım, ajitasyon sorumlusuydum, altıncı kattan aşağıda, okulun bahçesindeki ailelerimize ajitasyon çekiyordum. Dört saat sonra polis bizi dağıttı, inanılmaz bir dayaktan geçirildik. Bir hafta sonunda Ragıp İncesağır ve 50 arkadaşı adına dava açıldı. Dayaktan omuzum şişmişti, kambur gibiydim. Mamak'ta bir buçuk ay yatttım. Darbe sonrası polis birkaç kez eski evimizi basınca teyzemlerle kalmaya başladım. Bu arada okul da basılmaya başlandı. Polisler her okula geldiğinde Adnan hoca hangi dersteysem beni sınıftan çıkarıp arka pencereden kaçırıyordu. Bu kaç-göçe dayanamadım ve bir gün eve gidip 'Teslim olacağım, avukatım beni doğrudan savcıya götürsün, işkence görmek istemiyorum' dedim. Meğerse babam elinde avucunda ne varsa satarak İstanbul'da Rahmanlar'da bizim için bir gecekondu kiralamış. Bu gecekondu gibi evde bir yıl yaşadım. dikkat çekmeyen, ıssız bir yerdi.
İzole bir hayat zor olmalı.
Bunalımdaydım. 'Gelip beni götürecekler, işkenceye hazırlanmalıyım' diye kendi kendime gaz vermiştim. Ama yakalamadılar. Üniversitede 3. sınıftayken benim gibi olduğunu hissettiğim insanlarla otonom bir grup kurmaya karar verdik. İki yıl eğitim çalışmasıyla geçti... 1988'den sonra İstanbul'da Halkevleri'nde siyaset yaptım.
12 Eylül'den nasıl etkilendik?
Çok derin. Kimi fiziki olarak, kimi benim gibi psikolojik olarak yaralandı. Ama topluma baktığımızda en temel olarak korku yarattığını görüyoruz. Örgütlenmekten, daha doğrusu herhangi bir şey için bile bir araya gelmekten korkuyoruz... 12 Eylül'ün en temel argümanı akan kanı durdurmaktı. Bu büyük bir yalandır. Çünkü darbecilerin kendileri çok büyük bir kan akıtmıştır, açılan büyük davaları düşünün bunların hiçbirinin akan kanı durdurmakla ilişkisi yoktur, aksine 'topluma çekidüzen vermek'le ilgisi vardır. Ve güncel olarak belki de en önemlisi, 12 Eylül bir Amerikan operasyonu idi. Meşhur 'Our boys' sözünü hatırlayalım. Belleksizliğin yanında bence bağlantıları kuramamak da ciddi bir toplumsal rahatsızlık. Bugün 12 Eylül'den yanaysanız ABD'den yanasınızdır, ABD'ye karşıysanız 12 Eylül'ü de sorgulamak zorundasınız. 12 Eylül ABD'nin hem bize, hem de bölgeye ilişkin planlarının bir parçasıydı.

'Travmalar yaşamadım'
Hâlâ devrimci misiniz?
Özgür bir gelecek idealinin, hâlâ çok önemli ve yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Sosyalizm fikri Perestroika'yla çok büyük bir yara aldı. Arkasından kapitalist küreselleşme, sosyalizm idealinin geriye çekilmesini hızlandırdı. Referanslarımız eğer Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Çin Komünist Partisi, Arnavutluk Komünist Partisi olarak kaldıysa büyük travmalar yaşamamız kaçınılmazdı. Benim sosyalizme olan inancımın sarsılmadı. Politikanın algılanışı üzerine yıllar içinde kafamda birçok şey daha da netleşti tabii ki. Geçmişteki çok temel bazı doğruların ipuçlarını bugün belki yeniden yakalamak, ama bugünün dünyasıyla da köklü ve derin ilişkiler kurmak gerekiyor...
ŞULE ÇİZMECİ - RADİKAL

özgeylani
05-12-2007, 12:53 AM
12 Eylülün değiştirdiği (2)
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar
''12 Eylül bugün de bütün hızıyla sürüyor bence. Farklı olana tahammülümüz hâlâ çok sınırlı. Orhan Pamuk, Elif Şafak, Perihan Mağden gibi yazarların başına gelenler bu bağlamda okunabilir rahatlıkla. Ya da yeni bir fenomen olarak benimsenen linç girişimleri. Bunun en büyük sebeplerinden biri de darbecilerini yargılamayan tek ülke oluşumuz. 12 Eylül'le bir an önce hesaplaşmalıyız. Bu noktada bizim kuşağa da çok görev düşüyor. Hayatlarımız hâlâ ambargolu. Hafızamızdaki boşluk da çok büyük. Ben bile bir sürü şeyi hatırlamıyorum. Birtakım detaylar silnmiş kafamdan. Görmezlikten geliyor, mazeretler buluyoruz. Diğer yandan da mutsuzuz Kafamız karışık''
TKP'li anne ve babası yurtdışına kaçınca Türkiye'de babaannesiyle kaldı iki yaşındaki Balkan Talu... Altı yıl sonra Hollanda'da ailesiyle buluştuğunda 'Neden beni yanınıza almadınız?' diye sordu
Anne ve baba Türkiye Komünist Partisi'nin aktif üyeleri... Darbenin gelmesi onların da yakında yakalanacağı anlamına geliyor. Bu yüzden karı- koca iki yaşındaki Balkan'ı aile büyüklerine emanet edip, yurtdışına çıkışın yollarını arıyorlar. (O dönemde 30 bin kişi siyasi sığınmacı olarak yurtdışına kaçtı). Amaçları bir yere yerleşir yerleşmez Balkan'ı da yanlarına almak. Ama yaptıkları hesaplar tutmuyor, Balkan'a sekiz yaşına gelene kadar pasaport verilmiyor. Uzun yıllar anne ve babasına hasret kalan küçük Balkan, Hollanda'da onlarla kucaklaştığı an içinde ne gibi duygular besledi, onları gerçekten affetti mi bunları bilmiyoruz, belki bugün 28 yaşındaki gazeteci Balkan Talu da bilmiyor. Ama 12 Eylül darbesini yapanlara karşı büyük bir öfke duyduğunu çok iyi biliyor.
Darbe haberini öğrendiklerinde aileniz ne yapmaya karar veriyor?
Annem de babam da o dönem de bayağı aktif haldeler. Her ikisi de Türkiye Komünist Partisi üyesi. Annem ise aynı zamanda İlerici Kadınlar Derneği'nde yönetici. İkisi de çok kısa bir süre sonra arananlar listesinde. Annemin ve babamın artık sahte kimlikleri var, bana oyunla yeni isimlerini öğretmeye çalışıyorlar. Ben yeni isimlerini söylüyor, ama bir yandan da gülüyorum. Politik göçmen olabilmek için Hollanda'ya başvuruyorlar. 1981'de dayım tutuklandığınınca beni anneanneme emanet edip, Ankara'ya babaannemin yanına gönderiyorlar.
Aklınız erdiğinde 'Annem babam nerede?' diye sormuş musunuz?
Babaannemin yanındayken bu konuda hiç konuşmadık. Babaannem bundan özellikle kaçınıyordu. Ben bir süre sonra babaanneme 'anne', dedeme 'baba' demeye başlıyorum. Hatta babaannem bir ara bana şaka yollu 'Seni ben doğurdum' diyordu. Sonra baktılar ki onları hakikaten anne, baba zannetmeye başlıyorum, o zaman bana annemle babamın Hollanda'da olduğunu anlattılar. Sebep olarak ise babamın orada çalıştığını söylediler. Siyasi durumlarıyla ilgili bir şey anlatmadılar. Bu durumın geçici olduğunu ve benim de bir süre sonra yanlarına gideceğimi söylediler. Sanırım arkadaşlarıma 'Benim ailem siyasi' dememi istemediler. Bu yüzden o dönemde anne ve babamla ilgili hatırladığım şeyler, haftada birkaç kere telefonda konuşmamız, bana çeşitli periyotlarla oyuncaklar göndermeleri ve mektuplar.... Sonraları babaanem bana 'Sen sadece altı-yedi yaşındayken annen baban komünistti mi diyecektim?' demişti.

'Annemlere alışmaya çalışmışım'
Yıllar sonra gerçek anne ve babanızın yanına giderken neler hissettiniz?
Hollanda'ya gitttiğimde sekiz yaşındaydım. İlk başlarda biraz yabancılık çektim tabii. Havaalanında annemle babamı tanıyamadım mesela. Ayrıca annemin sonradan anlattığına göre evin duvarlarına resimler çiziyormuşum. Annem bir gün benimle oynarken, o hasta yakını omuş ben de doktor olmuşum. 'Benim oğlum niye evin duvarlarına resimler çiziyor' demiş bana. Ben de 'Size alışmak için' diye cevap vermişim. Bu tür geçici zorluklara rağmen Hollanda'yı sevmiştim doğrusu.
Yeni duruma kolayca alışabildiniz mi?
Sadece annem ve babamın nezdinde değil, annemin, babamın dostları arasında da popüler bir çocuk olmuştum. Herkes merak edip, beni görmeye geliyordu. Sürekli hediyeler, oyuncaklar. Eskiden içine kapanık, biraz da ürkek bir çocukken sosyalleşmiştim. Sorular sorabiliyordum. Hollanda aynı zamanda benim için bir bilinçlenme ortamı oldu. Ailem bu uzun ayrılığın sebebinin 12 Eylül olduğunu anlatınca 12 Eylül ilk öyle nakşoldu kafama. Uzun ve haksız bir ayrılık... Daha sonra Behice Boran'ın ölüm yıldönümünde yapılan etkinlikte Edip Akbayram'dan Gülten Akın'ın Erdal Eren için yazmış olduğu 'Büyü'yü dinleyince de Erdal Eren'den haberim olmuş oldu. Arkası da bir şekilde geldi işte. Bizimkiler parti üyesi ya. Benim de çocuk partisi kurmaya kalkışmışlığım var o dönemde. Sonradan somut bir tavır ortaya koyamadım düşündüklerimle ilgili o ayrı. O eski ürkeklik her şeye rağmen hâlâ var galiba.
12 Eylül neler çağrıştırıyorkafanızda?
12 Eylül bugün de bütün hızıyla sürüyor bence. Farklı olana tahammülümüz hâlâ çok sınırlı. Orhan Pamuk, Elif Şafak, Perihan Mağden gibi yazarların başına gelenler bu bağlamda okunabilir rahatlıkla. Ya da yeni bir fenomen olarak benimsenen linç girişimleri. Bunun en büyük sebeplerinden biri de darbecilerini yargılamayan tek ülke oluşumuz. 12 Eylül'le bir an önce hesaplaşmalıyız. Bu noktada bizim kuşağa da çok görev düşüyor. Hayatlarımız hâlâ ambargolu. Hafızamızdaki boşluk da çok büyük. Ben bile bir sürü şeyi hatırlamıyorum. Birtakım detaylar silnmiş kafamdan. Görmezlikten geliyor, mazeretler buluyoruz. Diğer yandan da mutsuzuz Kafamız karışık.

'Yapılan işkenceler anlatılmalı'
Neden kafalarınız karışık?
Bunun nedenini bile bilmiyoruz. Halbuki, yaşadığımız ambargoyu görmezlikten gelmek, rasyonalize etmeye çalışmak mutsuzluğumuzu pekiştirir sadece. 'Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım' yaklaşımından vazgeçmeliyiz. Kenan Evren sadece şu an resim yapmakla meşgul olan eski cumhurbaşkanı değil. Kenan Evren'in kim olduğuyla birlikte 17 yaşında asılan Erdal Eren de, sol kitaplar bastığı için öldürülen İlhan Erdost da, Barış Derneği üyesi olduğu için işkence görmüş olan eski büyükelçi Mahmut Dikerdem'in hikâyesi de anlatılmalı insanlara. Mamak Cezaevi'nde yaşananlar da Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar da gün ışığına çıkmalı. Bu insanların kim olduğunu Ma mak'ın Diyarbakır'ın ne özelliği olduğunu bilmeli insanlar. Bunu hem kendimize hem de sonraki kuşaklara borçluyuz.

'Kendimi oğluma karşı borçlu hisediyorum'
1982'de Hollanda'ya siyasi sığınmacı olarak yerleşen Şeyda Talu, yıllarca oğluna hasret yaşamanın ne menem bir şey olduğunu anlattı:
12 Eylül sabahı evdeydik. Eşim o sırada yurtdışındaydı.. 12 Mart deneyine sahip bir kuşak olduğumuz için bol kitaplı bir evin tehlike arz ettiğini biliyorduk. Önce kitaplar kutulandı ve o sırada bizde olan eniştem birkaç gün sonra kitapları bir başka eve taşıdı. Ama eğitim notları, raporlar vs. banyo sobasında yandı. O gün pek çok evin bacası tüttü. Eşim yılbaşına doğru geri döndü. Çok insanın bildiği bu evden taşınmaya, Balkan'ı ise Ankara'ya babaannesinin yanına göndermeye karar verdik. Nitekim kısa bir süre sonra terk ettiğimiz evin basıldığını öğrendik. Annem de Ankara'da kardeşimin ailesiyle kaldı ve Mamak'ta olan kardeşimi görmeye çalışıyordu, o zamanlar gözaltı süresi 90 gündü. Kardeşim ise dört sene önce kan kanserinden öldü. 12 Eylül'de içeride ağır işkence görmüş pek çok kişi kanserden öldü. İsveçli bir doktor işkence sırasında insanların dokularını, organlarını bu kadar zorlamanın anomaliye ve kanserli hücrelerin üremesine neden olduğunu söylemişti.
Balkan'ı gönderdikten sonra küçük bir valizle evden ayrıldık. Yanımıza tek bir resim bile almadık. Kaçak yaşadığımız dönemde, kendime yazlık kıyafet almaya sokağa çıktım ve önce Balkan'a bir şort takım aldım. Onu bir daha ne zaman göreceğimi bilmiyordum. Ama aldım işte. 1981 Haziranı'nda önce eşim yurtdışına çıktı. Eşim de ben de her yerde aranıyorduk. O sıralar Balkan'la ilgili her şeyi kafamda dondurdum. Aslında sulu göz olduğum halde kaçak yaşadığım iki sene boyunca gözümden tek damla yaş dökülmedi. Bu koşullarda 1982 Haziranı'nda yurtdışına çıktım. Eşimle birlikte politik göçmen olarak Hollanda'ya geldik ve ilk kez oradan Balkan'ı aradık.
Onun yanımıza gelmesi için babaannesi pasaport almak istedi. Ama Balkan'a
pasaport vermediler. Kayınvalidemin 'Beş yaşındaki çocuktan intikam mı?' alıyorsunuz sorusuna fütursuzca 'Evet' demişler.
Nihayet 1986'da Balkan'ı getirebildiler. Bize alışması için düğün gibi yaşgünleri yaptık. Bu arada Balkan geldikten 15 gün sonra zatürree oldu. Hastanede onunla beraber kaldım. İlk sorularından biri 'Gelirken beni neden yanınıza almadınız? oldu.' Hastanedeki haftalar boyunca ona ilk kez darbeyi ve bizi bekleyen tehlikeleri anlattım Anladı, bize inandı ve güvendi. Aslında bize inanmayı ve güvenmeyi o kadar istiyordu ki. 12 Eylül darbesinden dolayı başımıza gelenlerden bizim de payımıza bu acılar
düştü. Ben bu anlamda kendi yaptıklarımdan pişman değilim. Bu anlamda kendimi suçlu görmüyorum ama zaman zaman oğluma karşı kendimi borçlu hissediyorum. Belki biraz da bu yüzden oğluna fazla düşkün bir anneyim.

ŞULE ÇİZMECİ - RADİKAL

özgeylani
05-12-2007, 12:54 AM
12 Eylüle Giden Yol (1)
1) Sokak Olaylarından İç Savaşa
Birkaç yıl önce, Yaba dergisi, bana, 'Türkiye'yi 12 Eylüle götüren süreç ne zaman başladı?' diye sormuştu. 12 Eylülün başlangıcı olarak iki tarih vermiştim: biri Haziran 1964, öteki Temmuz 1974.
Kıbrıs'ta Rumların (özellikle EOKA'nın) Türkler üzerinde yoğunlaştırdıkları kanlı şiddet uygulamalarını önlemek için, Kıbrıs'a askeri bir müdahale kararı alan Bakanlar Kurulu kararına, ABD (Başkan Jhonson) karşı çıkmıştı. Tam da bu sırada Başbakan İnönü'nün 'Dünya yeniden kurulur ve Türkiye kendine düşen yeri alır!' dediği tarihi, ben 12 Eylülün başlangıcı olarak nitelemiştim.
İkinci başlangıç tarihi, EOKA lideri Sampson'ın Kıbrıs'ta Makarios'u devirerek yönetime elkoyduğu tarihti. Türkiye, 'garantör' sıfatıyla Kıbrıs'a askeri çıkartma yapacak, Kıbrıs'ın statüsü, ikili bir devlet biçimini alacaktı.
Sampson'ın amacı, Enosis'ti, yani Kıbrıs'ı Yunanistan'a katmayı amaçlıyordu. O dönemde Yunan cuntasının güdülediği bir liderdi. Yunanistan'da ise beş generalin gerçekleştirdiği bir cunta yönetimdeydi. Cunta ABD patentliydi, dolayısıyla Sampson da ABD patentliydi.
Kuşku yok ki, sorun, Sampson'ı güdülemiş olan ABD açısından, Kıbrıs için Kıbrıs değil, ABD için Türkiye'ydi. Ecevit'in, sosyal-demokratların soluyla oylarını birleştirerek iktidara tek başına yaklaşmış olmasıydı ABD'nin sorunu. Irak ile, Suriye ile, Mısır ile, hatta Yemen ile dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamış bulunan Sovyetler Birliği'nin Ecevit ya da Türkiye solu ile yapması olası benzer bir anlaşma Doğu Akdenizde ABD'nin egemen konumunu aşağı çekebilir ve sosyalist sistemin Akdenizden güneye etkinleşmesinin yolunu açabilirdi. ABD için, solun iktidarını çökertmenin tek ve bilinen bir yöntemi vardı: faşizm.
Şu da var ki, Hitler'in, Yahudi olarak nitelediği, gerçekte demokrat ve ilerici olanları gazodalarında imha etmesi gibi, Türkiye'de solun genel olarak imha edilmesi olanaksızdı. Solun kitlesini oluşturan devrimci öğrenciler, işçiler, emekçi yığınlardı. Bunlar içersinde 'birlik' oluşturabilen, yani iradeleri açısından birlikte olan ve birlikte davranabilen öğrenci gençlik ve işçi sınıfı ve meslek kuruluşlarıydı.
Hedef olarak öğrenci gençlik ve ilerici sendikalar, bunlarla birleşmiş ve bütünleşmiş örgüt liderleri, onları basında, yayında, kültürel alanda da güçlendirilen yazarlar, bilim adamları, gazeteciler ve benzerleriydi. Amaç demokrat, ilerici, devrimci kişi ve kuruluşları apolitikleştirmek (politika-dışına çekmek), ekonomik bakımdan güçsüzleştirmek, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıkları derinleştirerek bölmek, birbirinden ayırmak, birbirine düşürmek ve seçim birimlerinde solun oylarını aşağı çekerek, parlamentoda solu iktidardan düşürmek ve solu giderek sistemin 'gayri meşru' çocuğu gibi, parlamentonun kapısına koymaktı.
Ne var ki, bunun yöntemi, açık ve demokratik bir yöntem olamazdı. Oysa, benim o günlerde sık yinelediğim gibi demokratikleşmenin yöntemleri demokratik olmak gerekirdi. Ne var ki, demokratikleşme ya da demokrasiyi boğazlayanların elinde demokratikleşme şemsiyesi altında, faşistleştirme-lerin bütün kolları, bir merkezin buyruğunda harekete geçirilmişti. Başlangıçta bir-iki kişinin öldürülmesi, giderek her gün, hatta her saat, bir ya da birkaç kişinin öldürülmesine değin artarak genel bir iç savaşa dönüşecekti.
İşte, siyasal amaçla öldürülenlerin yıllara göre sayısı:
1974 5 kişi
1975 27 kişi
1976 87 kişi
1977 265 kişi
1978 760 kişi
1979 993 kişi
1980 1.766 kişi
1974-1980 arasında (12 Eylüle kadar) 2.109'u sol, 1.286'sı sağ görüşlü, 268 diğer siyasi görüşlerden, 281 güvenlik görevlisi, 94 çocuk, 135 belirsiz, toplam 5.388 kişi öldürülmüştü. (Sayılar, gazete taramasıyla oluşturulan: Devrimci Yol Savunması, 12 Eylül Öncesi ve Sonrası, Simge Yayınları, Ocak 1989'dan alındı.) (devamı var)

özgeylani
05-12-2007, 12:55 AM
12Eylüle Giden Yol (2)
2) Çatışma Değil, Planlı ve Amaçlı Katliam
Öldürümlerin amacını seçilen kişilerin simgesel kimliğinde, temsil ettikleri kurumların niteliğinde, saldırıya uğrayan yığınların geleneksel özelliklerinde bulmak olanaklıydı. Bu kimlik, nitel ve geleneksel özellik, siyasal ya da ideolojik açıdan 'sol' olarak adlandırılır. Bir başka deyişle, saldırılar, belirli bir merkezden, sola yönelik saldırılardır, genel eğilim olarak sağdaki ölümler, solun 'savunma' durumundan kaynaklanmaktadır. Ama kördüğümü çözmek için sola yönelik saldırıların ardındaki amacı bilmek gerekiyor.
Sokakta kanın dökülmeye başlandığı tarih, 12 Mart (1971) yarı-askeri darbesinin, bir genel-seçim 'darbesiyle' yenilgiye uğratıldığı süreçle örtüşür. Denebilirse namluların gölgesinde, 'karşı-demokratikleşme' sürecinin genel oyla yenilgiye uğratıldığı bir 'demokratikleşme' süreci, sokağa kan akıtılarak 'taçlandırılacak'tır.
Bir başka deyişle, namluların gölgesinde 'karşı-demokratikleşme', demokratikleşme sürecini, bu kez 'sivil' (para-militer) darbe ile çökertmeye yönelecektir. 12 Mart bir öğle üzeri okunan 'muhtıra'ya dayatılmıştı. Taşları yerinden oynatmadan sistemi değiştirmek pek de zor olmamış, yığınlar gözaltına alınmış, işkence birimleri oluşturulmuş, sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuş, Deniz-Yusuf-Hüseyin idam edilmiş, afyon ekimi yasağı konmuş, ama parlamento kapatılamamıştı. Dolayısıyla (TİP gibi, sosyalist partiler dışında) sistemle eklemleşen siyasal partiler kapatılamamış, sendika ve derneklerin kapılarına kilit vurulamamış, üniversiteler tam 'zapt-u rapt' altına alınamamış, üstüne üstlük, Ekim 1973 seçimlerinin sonuçlarından da okunacağı gibi, sol, oylarını ikiye katlamış, iktidar, sağdan sola el değiştirmişti.
Birinci hedef, iktidarı sol'dan almak, sağa vermekti. Ama bu, güdülen amaç açısından yeterli değildi. Dolayısıyla ikinci amaç, solun oyunu, iktidar olamayacağı bir düzeye çekmek, giderek parlamentoda solu sıfırlamaktı. Bu, aynı zamanda, solun yığınsal anlamda oylarını azaltmayı ve seçim birimleri-ne göre seyreltmeyi amaçlarken, sol ile bütünleşen ve onun gücünü, siyasal, ekonomik ve toplumsal anlamda örgütleyen, ideolojisini üreten ve yığınsal güce dönüştüren kişi ve kurumları 'yoketmeyi' de birlikte uygulamaya koyacaktı
Bir başka deyişle, hedef, yalnızca sol iktidarın yerini sağın alması değil, sade yurttaştan grev ve toplu sözleşme yetkisiyle donanmış sendikasına, siyasal ve ideolojik kişi ve kurumlarına değin, solun fiziksel ve zihinsel (maddi ve manevi) çöküşünü sağlamaktı.
Yukardaki sayıları bir de bu açıdan irdelemek gerekiyor. Çünkü, saldıran sağ'ın amacı, sol'un iktidarına son vermek olsaydı, iktidar sol'dan sağa geçtiğinde, kanın durması ya da azalması gerekirdi. Ne var ki, 1974'ten 1980'e, altı kez soldan sağa ve sağdan sola iktidar eldeğiştirmiş, buna karşın dökülen kanın sayısı, planlı ve programlı bir biçimde sürekli artmış, en yüksek sayıya da, 12 Eylüle öngelen dönemde, sağın oylarıyla iktidar olan Demirel döneminde çıkmıştır. Şöyle:
(1) 26 Ocak-17 Kasım 1974 (yaklaşık 10 ay) ' Ecevit başbakan, CHP-MSP koalisyonu, 5 Ölü.
(2) 17 Kasım 1974 ' 31 Mart 1975 (yaklaşık 4,5 ay) ' Sadı Irmak azınlık hükümeti, 9 ölü.
(3) 31 Mart 1975 - 21 Haziran 1977 (2 yıl 2 ay 10 gün) ' Demirel başbakan; 1. MC hükümeti (Adalet Partisi / AP, Milli Selamet Partisi / MSP, Milliyetçi Hareket Partisi / MHP ya da Demirel, Erbakan, Türkeş), 350 ölü, (1 Mayıs 1977: 34 ölü.)
(4) 21 Haziran 1977 ' 22 Temmuz 1977 (1 ay) ' Ecevit başbakan / CHP azınlık hükümeti, 21 ölü.
(5) 22 Temmuz 1977 ' 5 Ocak 1978 (5,5 ay) ' Demirel başbakan, 2. MC hükümeti, 507 ölü.
(6) 5 Ocak 1978 ' 13 Kasım 1979 (1 yıl 10 ay) ' Ecevit başbakan, CHP, DP (Bozbeyli), CGP (Feyzioğlu) koalisyonu, toplam 2.227 ölü, ayda 190 ölü: (26 Aralık 1978'den 13 Kasım 1979'a kadar (10,5 ay), sıkıyönetim döneminde 995 ölü, ayda 94.8 ölü).
(7) 13 Kasım 1979 ' 11 Eylül 1980 (9 ay) ' Demirel başbakan / Yeni MC ya da Demirel azınlık hükümeti (MHP ve MSP destekli), aynı zamanda sıkıyönetim dönemi, 2.734 ölü, ayda 303,7 ölü.
Ecevit'in birinci başbakanlığında 5 ölü, ikinci başbakanlığında 21 ölü, üçüncü başbakanlığında 2.227 ölü, (33 ay ya da 1005 günde) 2.253 ölü;
Demirel'in birinci başbakanlığında 350 ölü, ikinci başbakanlığında 507 ölü, üçüncü başbakanlığında 2.734 ölü, (40,5 ay ya da 1117 günde) 3.591 ölü.
Öldürümlerin ay ortalaması ise şöyle:
1974/Ecevit 0,5
1974/Irmak 2,0
1975 Demirel 14,3
1977/Ecevit 21,0
1977/78 Demirel 92,2
1978/79 Ecevit 190,0
1979/80 Demirel 303,7
Aralık 1974'ten 12 Eylül 1980'e (69 ay üzerinden), aylık ortalama ölü sayısı, genel toplama göre: 78,1; sol: 30,6; sağ: 18,6; güvenlik görevlisi 4,0'dır.
Bir başka anlatımla, sokakta kan dökülmesinin gizli amacı, (kanın döküldüğü günler sözkonusudur) iktidarın eldeğiştirmesi ya da iktidarın solun elinden sağın eline geçmesi değildi. Parlamentonun kapatılması, siyasi partilerin feshedilmesi, devrimci sendika ve derneklerin etkisizleştirilmesi, amaçlar sıralamasının önünde yer alıyordu.
İkincisi, K. Maraş olaylarının ardından 26 Aralık 1978'de 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasına karşın, sokakta kanın durmamış olmasıdır. Ecevit'in başbakan olduğu ve CHP'nin, Demokrat Parti (Ferruh Bozbeyli) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi (Turhan Feyzioğlu) ile yaptığı koalisyonun sıkıyönetimle örtüşen son 10,5 ayında 995 kişi (ayda ortalama 94,8 kişi), Demirel'in başbakan olduğu sıkıyönetim döneminde 9 ayda 2.734 kişi, ayda ortalama 303,7 kişi öldürülmüştü.
Bunun gizini, Yunanlı bir diplomatın New York'lu bir bankere üflediği sözlerde bulmak olanaklıydı. (devamı var)

özgeylani
05-12-2007, 12:56 AM
12 Eylülün Değiştirdiği (3)
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar
12 Eylül kadınları çok örseledi, ama onlar işkenceler, tacizler ve tecavüzler hakkında fazla konuşmadı. 19'unda işkenceyle tanışan Nimet Tanrıkulu, 26 yıl sonra yaşadıklarını ve gördüklerini anlattı
Bugün 12 Eylül'ün 26'ncı yılı. Askeri yönetim sağcı/solcu ayrımı yapmadan 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak'tan yargılandı. Onbinlerce insanın sorgusu çok ağır işkenceler altında yapıldı. 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi. 12 Eylül'de kadınlar da işkencenin her türünü yaşadılar. 19 yaşındayken gözaltına alınıp işkence gören Nimet Tanrıkulu'yla yaşadıklarını konuştuk:
12 Eylül'ü nerede karşıladınız?
Bakırköy'deki evimizdeydim. Sendikacı bir yakınım bir süre önce darbe olacağını söylemişti ama inanmak istememiştik. O dönem üniversiteye hazırlanıyordum. O sabah sokağa çıktığımızda her köşe başını asker tutmuştu. Eve dönüp radyoyu açtığımızda ürperdik. Hasan Mutlucan, kahramanlık türküleri söylüyor, anonslar yapılıyordu. Ailece çok tedirgindik. 68 kuşağından 12 Mart'ta çok ağır şeyler yaşamış yakınlarımız vardı. Denizlerin asılmasını, Mahirlerin öldürülmesini yaşamıştık. Dersimliyiz, toplumsal gelişmeyi izleyen, toplumsal sorunlara kayıtsız kalmayan, Karaoğlan sevdalısı bir aile...
Sizin siyasetle ilişkiniz ne boyuttaydı?
Bakırköy Ticaret Lisesi'ne başlarken sola sempati duyuyordum. Ama kimseyle ilişkim yoktu. Lise birinci sınıftayken faşistler benimle konuşmak istediler. Bense etrafımda devrimcileri arıyordum. Kısa bir süre sonra da solcularla ilişki kurdum. Bir süre sonra Marksist bir örgüte sempati duymaya başladım.
Ne zaman gözaltına alındınız?
1981'in 4 Mayıs'ı, sabaha karşı geldiler, çok kalabalıklardı. Babam kapıyı açtı, beni sordular. Babam 'Evde yok' dedi. 'O zaman sen bizimle geleceksin' dediler. Babam hızlı hızlı giyindi, bütün konuşmaları duyuyordum. O arada polislerden biri odama girerek 'Adın ne?' dedi. 'Nimet' deyince hepsi birden içeri daldılar. Bana hakaret etmeye başladılar, evin içinde bir telaş vardı. Annem ve kız kardeşlerim ağlıyordu. Tipleri ve davranışları çok ürkütücüydü. Beni beşinci kattan merdivenden ite kaka indirdiler. Sonra bir polis merkezine götürdüler. Buranın Gayrettepe olduğunu sorgu anında öğrendim. Üzerimdeki kemer, ayakkabı bağı gibi şeyleri çıkarmamı söyleyip beni aynalı bir odaya aldılar. Babacan görünen polis beni sorguya çekmeye başladı. Randevularımı soruyordu. "Sabah 9'da dershaneye gidecektim' cevabıma çok tepki gösterdiler, itip kakmaya başladılar... Sonra başka bir yere götürüp gözlerimi bağladılar. Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler.
İşkencenin en korkuncu hangisiydi?
Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı. 'Tiyatrocu karı' diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun. Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehaneydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse 'Korkmadım' demesin. İşte böyle geçen 45 gün...
Kim bilir nelere tanıklık ettiniz.
İşkenceyi sadece fiziki işkence olarak görmemeli. Sorgu odalarında, hücrede kalmanız bile bir işkence. Saatlerce meydan dayağından geçtik. Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz... Sorgu seansları dışında da her geçen tekme atıp sürüklüyor. Ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu orada. Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı 'kayıplar listesi'nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü. Meşhur 'bambulu oda' dediğimiz bir oda vardı. Orada biri çırılçıplak vaziyette oturuyordu. Kendinde değildi... Onun o görüntüsü hâlâ belleğimde capcanlı durur. Sonra Metris Cezaevi'ne götürüldüm.
Metris'te neler yaşadınız?
Kaldığımız yerde siyasi davadan tutuklanmış çok sayıda kadın vardı. Herkes ağır işkencelerden geçmişti. Metris'te bazı tartaklamalar dışında fiziki şiddeti çok yaşamadık, ama komutanların ve gardiyanların hitapları, davranışlar kötüydü. Sağlıksız koşullarda kalıyorduk. Cezaevine gittiğimde ciddi sağlık sorunları yaşıyordum. Sorguda çenem çıkmış, sol kolumda kısmi bir güç kaybı vardı. Saçımın büyük bir kısmını kaybetmiştim. Daha sonra saçlarımın bir kısmı yerine gelmedi. Çenem ve kolum için doktor talebinde bulunduğumda beni askeri hastaneye götürdüler. Orada sadece bir ağrı kesici verdiler. İşkence kayıtlara geçmesin diye doktor raporu vermediler. 12 Eylül döneminde doktorların işkencelere bizzat katıldığı, işkence mağdurlarına rapor vermediği üzerinde hiç durulmadı. Gözaltında alındığım davadan beş yıl yargılandım, sonuçta beraat ettim. Eve gelince kendimi çok yalnız hissettim. 'Geride bıraktığım insanlar hâlâ işkence görüyorlar ve biz hiçbir şey yapamıyoruz' duygusunu çok ağır yaşadım. Bizi rejimi değiştirmek istemekle suçladılar. Oysa kendileri bir gece geldiler, terörü durduracağız bahanesiyle ülkeyi karanlığa boğdular. Rejimi kendileri değiştirdiler.
78'liler girişiminde gönüllü olarak çalışıyorsunuz. Amaçlarınız neler?
Bizim kuşak çok ağır bedeller ödedi. Bunun mutlaka konuşulması ve yüzleşmemiz gerekir. 78'liler Girişimi, 78'liler arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla yola çıktı, dayanışmayı geliştirmenin tek yolu, 12 Eylül'ün toplumsal sonuçlarıyla mücadele etmek. Mücadelemiz ürünlerini veriyor. Yasal değişiklikle kuşağımızın önündeki yasaklar kaldırıldı. Şimdi ise darbecilere dokunulmazlık zırhı sağlayan 15. maddenin kaldırılması için mücadele yürütüyoruz. Darbeciler, adı geçici ama kendi kalıcı olan bir maddeyle hâlâ korunuyorlar. Darbeciler yargılanıp o dönemin gizli kalmış olayları, insan hakları ihlalleri açığa çıkarılmadan toplum olarak adalet duygusunu yaşayamayız. 12 Eylül mahkûm edilmeden gerçek anlamda demokrasinin yaşanması da mümkün değil. Dünyanın birçok ülkesinde darbeciler yargılandı. Türkiye'de ise bu yapılmadığı gibi üniversitelerde darbecilere nişanlar verildi.

'Şişeyle, copla tecavüz edildi'
12 Eylül'ün 26. yılında 78'liler Vakfı 10 gün süreyle siyasetten sanata kadar çok çeşitli alanlarda bir dizi 'tanıklıklar' etkinliği gerçekleştirecek. Bugün Bilgi Üniversitesi'nde darbe günlerinde ağır yaralar alan bir grup kadınla bir atölye çalışması gerçekleştirilecek. Tanrıkulu, bu çalışmanın düzenleyicisi...
Neden kadınlar 12 Eylül döneminde kendilerine uygulanan tacizler ve tecavüzler hakkında konuşmuyorlar?
Kadınlar konuşmuyor, çünkü toplumsal değerlerin baskısı bunu engelliyor.
İçinde yaşadıkları aile ve sosyal çevre tarafından dışlanma endişesi yaşıyorlar. Ayrıca bazıları çocuklarını koruma duygusuyla geçmişte yaşadıklarını dile getirmiyorlar. Ama belki bundan da önemlisi, üstünden uzun süre geçmiş olmasına rağmen 12 Eylül'le ve yaşanmışlıklarıyla yüzleşmeye hazır değiliz. 12 Eylül'ü kadınlar çok ağır yaşadı. Bugün toplumda kadına uygulanan şiddetten söz ederken dönüp 12 Eylül'e bakmak gerekiyor.
12 Eylül'le birlikte toplumda genel bir şiddet kültürü gelişti. Bu kültür kadınları çok daha fazla mağdur durumda bıraktı, diyebiliriz. Sorguda kadınlara yönelik korkunç taciz ve tecavüz olayları oldu. Bekâreti işkence kurbanına karşı kullandılar. Size dokunmaları korkunç bir şey, hiç atlatılamayacak bir travma... Şişeyle, copla yapılan tecavüz olayları yaşandı. Tanık olduğum çok olay var. Cinselliğinizle ilgili tehditte bulunuyorlar. Bir kadın arkadaşım anlatmıştı; eşine elektrik verdikleri manyeto kablosunun bir ucunu da onun bedenine bağlamışlardı. Böylesi korkunç şeyler yaşandı.

'İşkencecileri beraat ettirmem istendi'
Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı M. Naci Ünver, darbe günlerinde Mamak'ta 2. No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde hâkim olarak görev yaptı. Ünver, Mamak günlerini anlattı:
"12 Eylül sabahı darbe haberini televizyonda haberlerde öğrendim. Yargıtay'a gittim, bir yargı kuruluşunun etrafı askerlerce sarılmıştı. Hukuk devleti adına beni yaralayan bir durumdu bu. Böyle bir darbenin olacağı bekleniyordu, çünkü ülke tam bir kaos içine sürüklenmişti.
12 Eylül'ün gerekçesindeki haklılığı tartışılır, ama uygulaması çok farklı oldu. Totaliter bir rejimin acımasız uygulamalarını gördük.
Darbeden üç ay sonra 1981 Ocak ayında Mamak'ta görevlendirildim. Bu, istemediğim bir görevdi. Beni stresli günlerin beklediğini, bir gün darbecilerle aramın bozulacağını kesin biliyordum, çünkü ben hukukun üstünlüğüne inanan biriyim. Buna karşın her halükârda sıkıyönetim mahkemelerinin de bir hukuku olduğunu, mademki Türkiye'de yürürlükteki yasalar uygulanıyor, bunu olağanüstü bir olguya dönüştürmenin bir anlamı olmadığını hem dile getirdim, hem de uygulamalarımda savundum. Örneğin Sadun Aren'in mahkûmiyetine değil beraatına karar verdik.
Yönetimle aramı bozan işkenceci polislerin davaları oldu. Benim bu davalardaki ödünsüz tutumum askerleri kızdırdı. İşkence davalarında etraftan gelen ricacılar beraat ettirmemi istiyorlardı. Ben de kendilerine dosyadaki kanıtlar ne diyorsa ona göre karar vereceğimizi söylemiştim. Birçok polis şefinin ve DAL grubundan birçok kişinin davaları karar aşamasına geldiği sabah elime bir yazı tutuşturarak 'Yargıtay'daki görevinize iade edildiniz' dediler. İki yıl üç ay kaldım Mamak'ta. Benden sonraki yargıçlar işkenceci polislere beraat kararı verdiler, ama Askeri Yargıtay bu kararı mahkûmiyet yönünde bozdu. Beni en çok etkileyen şey gözaltından gelen, tutuklama istemiyle sevk edilen kişilerin işkence görmüş olmalarıydı. Emniyet'ten koltuk değneği ve bacağı alçıyla gelenler oldu, durumlarını tutanağa geçiriyordum.
Temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesini aldı götürdü 12 Eylül Anayasası. 'Devlet her şeyi yapar, devlete karşı itirazı olan ezilir' anlayışını getirdi.


ŞULE ÇİZMECİ - Radikal

özgeylani
05-12-2007, 01:04 AM
12 Eylülün değiştirdiği... (4)
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar Irak'ın ünlü işkence merkezi Ebu Garib'den farksız Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne girdiğinde 18'indeydi Hamit Kankılıç. Hayatının sekiz yılını burada ölümün ve cinnetin kıyısında geçirdi, her türlü işkenceyi yaşadı. 20 yıllık cezası bittiğinde saçları ağarmıştı
Darbe döneminde cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi ise açlık grevinde öldü. Darbe günlerinde askeri cezaevleri insanlık dışı uygulamalarıyla ünlendi. Cezaevleri arasında Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi emsalsizdi! Irak'ın Ebu Garib'iyle yarışacak türden işkence yöntemleri denendi burada. 1981 Martı'nda yönetimine getirilen Esat Olcay Yıldıran'ın baskılardan sonra cezaevinde ölüm oruçları başladı. Ancak, bu direniş pek işe yaramadı. 21 Mart 1982'de Mazlum Doğan'ın cezaevi koşullarını protesto etmek için kendini yakmasından sonra tutuklular savunma hakkının sağlanması, itirafçılığa ve işkenceye son verilmesi talebiyle yeniden ölüm oruçlarına başladılar. Tutuklu Kemal Pir ve üç arkadaşının intihar etmesi üzerine Türk halkının gözleri cezaevine çevrildi. Ancak hiçbir dış müdahale cezaevindeki vahşi düzeni engelleyemedi.
O tarihte bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı olan PKK'lı tutuklu Hamit Kankılıç, arkadaşlarının ölümüyle çok sarsıldı. Zaten bedeni ölüm oruçlarından sonra tükenmişti. Tüm eziyetlere direnmişti, ancak çıldırmanın kıyısındaydı. Artık cezaevini 'Komünist Hamido asla ihanet etmez' nakaratıyla inletiyordu. Sonunda onu tedavi için Elazığ'daki akıl hastanesine sevk ettiler. Ancak burada da hastalardan dayak yedi. Ölüm noktasına geldği için hastane yönetimi onu acil sevk aracıyla Diyarbakır'a postaladı. Hastanede üç ay yattı Kankılıç. Bugün onca işkenceden sonra nasıl sağ kaldığına inanamıyor ve 'Bu bir mucize' diyor. Kankılıç, 'Örgüt üyesi olmak ve adam öldürmek' suçundan idama mahkûm edildi, sonra cezası müebbete çevrildi. 1988'den 2000'e kadar Eskişehir, Çanakkale ve Bursa cezaevlerinde yattı. Şimdi cezaevlerinde geçen 20 yılını yazmakla meşgul.
12 Eylül sabahı neredeydiniz?
Diyarbakır'da askeri cezaevindeydim. Sabah erkenden arkadaşlar radyoyu açmış, haberleri dinliyorlardı. Darbenin olduğunu onlardan öğrendim. Tabii, askerlerin tavırları hemen değişti. Daha önceden askerlerle aramızda insani ilişkiler vardı. Sigara alıp verirdik. Darbe ertesi küfürler başladı, vurup rahatsız etmeler başladı. Artık eski havanın olmayacağını anladık. 28 Haziran 1980 günü saat 16.00 sularında Siverek'te yakalanmıştım. Bizim o dönem Siverek'te Bucak aşiretiyle aramızda mücadelemiz vardı. Bucaklar bölgede devletin temel ayaklarından biridir. 1977-1979 arasında bölgedeki insanlara kan kusturmuşlardır. Bucakların gasp olayları çok fazlaydı, ekonomik durumu iyi olan ailelerin kızlarını kaçırıp karşılığında fidye istiyorlardı. Ben 13-14 yaşımdayken durumu anlamıştım. Ailemiz 'Devlete karşı gelinir mi?' diye mücadelemize karşı çıkıyordu. İlkokulda öğretmenden dayak yemek için birçok gerekçem oldu. Okulda Zazaca konuştuğum zaman öğretmen 'Bu dilde konuşmayacaksınız, yasaktır' diye bağırırdı.
Örgüte girdiğinizde kaç yaşındaydınız?
16 yaşındaydım. Okuyamadım. İlkokulu terk ettim. Bir gün yine sınıfta Zazaca konuşuyorduk, öğretmen yanına çağırıp arkadaşlarımın önünde bana tokat attı. Sınıfta çok sevilen bir çocuktum. Ben de defterlerimi gidip sıramdan aldım ve o günden sonra bir daha okula ayak basmadım. Tabii okumamanın getirdiği bir eziklik vardır bende, ama ondan sonra hep okumuşumdur. Açığımı kapatmak için.
Nasıl ve ne zaman yakalandınız?
Siverek çarşısında... Bir ihbar sonucu yakalandım. Üzerimde sahte kimlik vardı. Şu anda da orada aşiret ilişkileri vahimdir. Onun için toplumsal gelişme yaşanmıyor. Bunların hepsi birbirini besleyen faktörlerdir. Urfa'da yatılı bölge okulu vardı, önce oraya akşam da Urfa Emniyeti'ne götürüldüm. Üzerime bazı öldürme olaylarını yüklemek istiyorlardı. Biz bir mücadele yürütüyorduk, karşılıklı öldürme olayları yaşanıyordu. 'Siz militansınız, o zaman bu öldürmeleri size yükleyeceğiz' dediler. Aynen böyle. 'Biz yapmadık' diyorduk. Yakalanan silahlar bizim değil, öyle olmuş ki bir öldürme olayını 20 ayrı kişinin üstüne yüklemişler. Mahkemenin yaklaşımı da böyleydi. Zaten sonra 'öldürüldü' dedikleri adamın ölmediği ortaya çıktı! 10 gün sorguda kaldım. Falaka, filistin askısı, aç bırakmak, elektrik vermek... Tüm işkenceleri yaptılar. En çok hem asıp hem elektrik verdiklerinde kötü oluyorsun. Zaman kavramı göreceli... İlk üç-dört gün sabahtan akşama kadar işkence yaptılar. Gözlerin kapalı. Urfa'nın haziran sıcağını bilir misin? Cehennem sıcağıdır. Nihayet 10 günün sonunda 1 No'lu Askeri Cezaevi denilen bir yere götürüldüm. Bu cezaevi, aynı zamanda İbrahim Kaypakkaya'nın da şehit düştüğü bir yerdi. 12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'ne getirildik. İlk an, 'İşte asıl işkence şimdi başlıyor' diye geçirdim içimden. Devletin temel dayanağı 'yılanın başı küçükken ezilmeli' politikasıydı.
O zaman 'küçük yılan' da ezilmemek için direnir. Sizin politikanız bu muydu?
Geriye dönüp baktığımda nasıl olup da sağ kaldığımı anlayamıyorum. Baskılar geçtikçe artıyordu. Cezaevlerindeki baskılar sonucu itirafçı olmayanlar mahkemelerde konuşturulmuyordu. Esat Oktay amfilerden sürekli, 'Sizi öyle bir duruma getireceğim ki, sizi bıraksak dahi, siz cezaevinden çıkamayacak hale geleceksiniz' diye bağırıyordu. Ziyaretlere çıktığımızda ailelerle konuşamıyorduk. Çünkü her tarafımız askerlerle kuşatılmış oluyordu. Konuştuğumuz an, hem ailemizin başına bir şeylerin geleceğini, hem de bize içeride işkence yapacaklarını biliyorduk. 1982'de ölüm oruçları var. İki isteğimiz vardı: 1. İşkencelerin ve itirafçılığın durdurulması. 2. Savunma hakkımızın verilmesi. Ölüm orucunda çok sevdiğim arkadaşlarım öldü, ki ben Kemal Pir'i çok severdim. Benim hücremin üst katında yatıyordu.
Onların ölümü sizi çok sarsmış olmalı...
Bu ölümlerin insanda sarsıntı yaratmaması düşünülemez. Kimse bizi zorla devrimci yapmamıştı, biz kendi isteğimizle devrimci olmuştuk. Gençtim o zaman, 1982'de dört arkadaşım öldü. 1984 Ocak direnişinde hem işkencede, hem de ölüm orucunda ölenler oldu. Çok kişi sakatlandı. 1982'de 20 yaşıma yeni girmiştim. Ölüm orucunun 25. gününde elimi yüzüme atmıştım, sakal, bıyık çıkmış. Çok sevinmiştim o zaman. İtirafçı olamamak için kendi içimde kilitlenmiştim. Bir taraftan direniş var, bir yandan devletin itirafçı yaratması var. İtirafçılar sonradan söylediklerini geri aldılar. Öyle ki kimin ne zaman gidip itirafçı olacağını bilemiyorsun. 1982'de benim hücremden bir itirafçı çıktı. Sonra kimseyle konuşamıyorsun. Koşullar tedbirli olmayı gerektiriyordu.

'Banyo diye lağıma batırıp çıkardılar'
Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nden belleğinize kazınmış görüntüler neler?
1984'ten sonra koşullar biraz değişmeye başladı, arkadaşlarla sohbet etme koşullarımız doğdu. Küçük bir hücrede dört beş arkadaş kalıyorduk. Betondan yapılmış bir set vardı orada yatardık, arkada bir tuvalet vardı. Hepsi aynı yerde. Diyarbakır'dan ayrılana kadar böyle hücrede kaldık. Yani baskı, işkence konusunda iyileşme olmuştu. Daha sonra 1986'dan sonra hücre kapıları açıldı, o zaman koridorda da yatma koşulları doğdu. En azından daha rahat uyuduk.
Sanki cezaevinden değil de saray yavrusundan söz ediyorsuunz!
1982 direnişinde küçücük bir hücreye 50 kişi sıkışmıştık.
Bu fiziken mümkün değil!
Hücrelere sıkıştırılıyor, üzerimize, içinde ne olduğunu bilmediğimiz sular dökülüyordu. Her tarafımız bitlenmişti. Ama nasıl? Kimse nefes alamıyor.
Çok inandırıcı gelmiyor size değil mi? Hepimiz böyle yapış yapışız.. Bak böyle böyle (gösteriyor). Üzerimize deterjanla karıştırılmış su döker, iki-üç saat öyle tutarlardı bizi. Bu her zaman olan bir şey değil. Hücrede sayımız 14-15'e düştüğünde kendimizi gerçekten sarayda hissediyorduk. Sırt sırta, dip dibe yatıyorduk. Adamların bütün amacı direnişimizi kırmaya dönüktü. Bayılmalar, kusmalar, baş dönmeler. Kıpırdayamıyorsun. Hücredeki tuvaletimizin üzerini giysilerimizle kapatmıştık. Dördüncü kattan su damlıyordu, lavaboyu kapatmıştık, hiç kullanmıyorduk. Böylece biriken suyu içiyorduk. Ölüm orucu sırasında öyle yemekler yapıp getiriyorlardı ki ben öyle yemekler hiç görmemiştim. Cezaevinde acayip fareler vardı, kedi kadar büyüktüler.. Onlar bizim yemediğimiz yemekleri yerdi. Biz de onları seyrederdik. Uyanıyorduk ki fareler üzerimizde dolaşıyor. Böyle kollarımın üzerinde gezerdi, biz uyanınca kaçar su borularının üzerinde gezerlerdi. Mecburen farelerin de içtiği sudan içiyorduk. Kaldığımız hücrenin tuvaleti lağımla dolmuştu. 'Size banyo yaptıracağız' diyerek, lağıma batırıp çıkarıyorlardı. Koğuşlarda kimilerine fare yedirildi. Mahkûmlara, koğuşlarda birbirine tecavüz etmeleri için işkence yapıldı. Bizim hücrede Kawa örgütünden bir arkadaş vardı, biz ayrı örgütteniz ya, ona dediler ki 'Hadi ona tokat at'.
Tabii ki bana tokat atmadı. Bunun üzerine ona işkence yaptılar.
Tutukluların itirafçı olmaya zorlandığı dönemde siz 'Komünist Hamido konuşmaz' cümlesini dilinize dolamışsınız. O günleri hatırlıyor musunuz?
Ben pek hatırlamıyorum, arkadaşlar hatırlatırlar. Bu tabii bir depresyon haliydi. Çok sonradan kendimi toparladım. Gece uykum gelmiyordu. Askeri hastaneye yatırıldım, orada uyku ilaçları veriyorlardı. Ölüm oruçları sırasında çok ağır tüberküloz geçirdim. O zaman tedavimi yapan bir doktor vardı, iyi bir insandı. Bir gece nabzım durmuş. Bana iğne bile yapamıyorlardı, çünkü sırf kemik kalmıştım. Sanki bir iskelettim. Hastaneye kaldırılırken arkadaşlarım 'Kesin ölür' demişler. İki ayda zor toparladım. 1984'teki ölüm orucuna katılamadım, arkadaşlar benim katılmama izin vermediler. Sağlığım pek iyi değildi çünkü...
Tutukluların mahkemeye zincirlere bağlanarak götürüldüğünüzü okumuştuk... İnanılmaz bir görüntü.
Mahkemeye götürülürken bile dövülüyorduk, ellerimiz arkadan kelepçeli, belden hepimizi zincirle bağlarlardı. Mahkemeye götürülüp getirilirken bizi bir arabanının içine yığarlardı. Dört tarafı saç, yazın sıcaktan kavrulurduk. Diyarbakır'da nasıl yaşadık? Buna mucize mi diyelim? Mahkeme bana ölüm cezası verdi. Gerçeği söyleyeyim Denizlerden Mahirlerden etkilenmiştim, ama asıl İbrahim Kaypakkaya gibi olmak istemiştim. İtirafçılık sürecini başarıyla atlatmıştım, idam edilmekten korkmadım. Turgut Özal zamanında cezam müebbete çevrildi. 1988'de Diyarbakır'dan sonra Aydın Cezaevi'ne gittim. Daha sonra Bursa'ya gönderildim. Buradaki koşullar daha iyiydi. Bu dönemde çok kitap okudum.
28 Haziran 2000'de yani tutuklandığım gün dışarı çıktım, o gün heyecandan konuşamadım, boğazım düğümlenmişti.
ŞULE ÇİZMECİ - RADİKAL

özgeylani
05-12-2007, 01:05 AM
12Eylüle Giden Yol (4)
6) Darbe Ortamını Olgunlaştırma Süreci:
Çorum
27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu ölecek, ardından Çorum olayları başlayacaktı. Çorum olayları inişe geçerken Kenan Evren sıkıyönetim ve kuvvet komutanlarıyla bir toplantı yapacaktır.
Yayınlanan anılarında Evren bu toplantıyı anlatır: 'Sıkıyönetim komutanları gittikten sonra, kuvvet komutanı arkadaşlarla yönetime elkoyma tarihi konusunda görüş teatisinde bulunduk. Ben şimdilik en uygun tarih olarak 11 Temmuz tarihinin uygun olacağını, ancak bu tarihin kati olarak tespitinde birçok faktörün rol oynayabileceğini dikkate alarak şimdilik hareket emrine son şeklini verelim ondan sonra hareket gününü tespit ederiz dedim.' Evren, bu toplantıyı, 1 Temmuzda (1980) yapılan bir başka toplantının izlediğini, kuvvet komutanları ile jandarma genel komutanı ve ikinci başkanıyla, kendi aralarında toplandıklarını, 'hareketin başlangıç gününün 11 Temmuz ve 12 Temmuz olmasını uygun bulduklarını' yazacaktır.
Çorum Semah ve Kültür Vakfı Başkanı Av. Sadık Eral, bu toplantının ve 'harekat' tarihlerinin, ikinci Çorum olaylarıyla örtüştüğünü anımsatarak, 58 kişinin ölümüyle sonuçlanacak olayların bir askeri darbeye gereken ortamı sağlaması amacıyla başlatıldığını ve sürdürüldüğünü duyumsatır bize.
Çünkü, 12 Eylüle öngelen Çorum olayları, NATO'nun Türkiye'de planladığı askeri darbenin zeminini oluşturan son aşamasıdır.
Bu nedenle çok iyi irdelenmek gerekir.
Çorum olayları iki aşamalıdır. Birinci aşama, Mayıs 1980, ikinci aşama Temmuz 1980'dir. MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak'ın 27 Mayıs (1980) günü Ankara'da öldürülmesi, Çorum olaylarının başlatılmasına neden gösterilir. 28 Mayıs günü 'ülkücüler' Çorum'un merkezinde toplanır, 'Kanımız aksa da zafer islamın!', 'Kana kan intikam!' sloganlarıyla yürüyüşe geçer, cadde üzerinde solculara ait iş yerleri tahrip edilir. 29 Mayıs sabahı çeşitli bölgelerden Çorum'a taşınan MHP militanları, cadde ve sokakları, Çorum'u ilçe ve köylere bağlayan yolları keserler, kent içinde Bahar Kitabevi yakılır, Çorum gazetesi basımevi tahrip edilir, alevi ve solcuların yoğun olduğu mahallelere saldırılır; 30 Mayısta çatışmalar sürer; yolu kesilen alevi köylüler vurulur, kollar, başlar, ayaklar kesik tarlalara gömülür.
Askeri birliklerin müdahalesiyle çatışmalar durdurulduğu zaman, güvenlik güçleri, alevi ve solcuların yoğun olduğu mahallelerde iki polis memurunun ölüsüyle karşılaşılır. Saldırı, tahrip ve cinayetler haziran ayı başında sürecektir.
Polisin, solcu ve alevilere saldırısına engel olan Jandarma Komutanı Yarbay Güldere'yi, Demirel hükümeti görevden alır.
İkinci aşama, Genelkurmay Başkanı Evren'in, kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve ikinci başkan ile odasında yaptığı toplantının ardından Çorum'da yaşanan olaylardır. Evren, 1 Temmuzda toplantıyı düzenlemiş, ve 11 Temmuz ve 12 Temmuz tarihi, hareketin başlangıcı için uygun tarih olarak belirlenmiştir.
3 Temmuz günü, MHP'li bir belediye meclis üyesi, Belediye Başkanına, MHP'de bir şeyler döndüğünü, parti binasında yabancı insanların dolup taştığını, sık sık 'cuma'dan sözedildiğini aktarır.
4 Temmuz cumadır. Ulucamide hoca vaaz verirken, biri camiye girerek, 'Alaaddin Camisinin yakıldığını' söyler. Öteki camilere girenler, 'Komünistler, aleviler, Alaaddin Camisine bomba koydular!' diye bağırırlar. Camilerden çıkanlar, tekbir getirerek, 'Komünistlere ölüm!' sloganları atarak alevilerin ve solcuların yoğun olduğu mahallelere saldırırlar.
4 Temmuz cuma namazı sırasında, TRT'de, 'Çorum'da Alaaddin Camisine bomba atılması ve dışardan ateş edilmesi üzerine meydana gelen olaylarda ilk saptamalara göre dört kişinin öldüğü' haberi verilir ve saat başı haber yinelenir. TRT Çorum muhabiri böyle bir haber geçmediğini açıklar. Çorum Cumhuriyet Savcısı, Alaaddin Camisinin bombalandığı haberinin, olaylar başlamadan bir saat önce bütün kentte duyulduğunu söyler. Kendisi o anda merkez jandarma karakolundadır. Polis telsizinden Alaaddin Camisinin bombalandığı duyurulmaktadır. Polis telsizinin ardından, askeri telsizden bir yüzbaşı, 'Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi!' diye sorar. Camiye bomba atıldı diye telsizle haber yayan polis bulunamaz. (devam edecek)


--

özgeylani
05-12-2007, 01:07 AM
12 Eylülün Değiştirdiği (5)
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar
Ordunun 'demokrat' teğmenlerinden Tuna Atalay, evinde sol kitaplar bulunduğu için gözaltına alındı. Sorguda ağır işkencelerden geçti. Metris Cezaevi'ndeyken kötü koşulların değişmesi için yapılan açlık grevlerine katıldı. Dışarıya çıkınca da akademik kariyer yapmasına izin verilmedi...
Darbe sabahı İstanbul'da bir alayda görevliydi teğmen Tuna Atalay.
'Demokrat' olarak tanımlıyordu kendisini. Darbenin akabinde başlayan tutuklamaların, tasfiyelerin ordunun içine kadar uzanabileceğini düşünüyordu. Düşüncesinde yanılmadı. Çok geçmeden, ordu içindeki demokrat ve ilerici unsurlar tamamen yok edildi. Atalay da bir asker olarak polisin karşısına çıkarıldı ve aşağılandı. Askerlerin yönetimindeki bir cezaevinde ise horlandı. 'Sakıncalı teğmen' iki yıl süren tutukluluktan sonra sivil dünyada 'fişlenmenin' zorluklarını yaşadı. Dünü anlatırken çok gergindi:
12 Eylül hayatınızı nasıl değiştirdi?
İstanbul'daki görevimden sonra 1981'de Kıbrıs'a tayinim çıktı, bir yıl orada kaldım. Kıbrıs'tan döndükten sonra Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda bir-iki ay kadar görev yaptım, sonra 1982 Ağustosu'nda gözaltına alındım. İki ay kadar İstihbarat Okulu'nda sorgulandım. Evimde yapılan aramalarda sol kitaplar bulunuyor. Herhangi bir örgütün üyesi olup olmadığımı anlamak için sorgulandım.
Polislerin tutumları nasıldı?
Bir insanı gözaltına alıp, gözlerini bağlayıp sonra bilmediği insanların karşısına dikip sürekli tacize maruz bırakmak hiç de nazik değildi. Gözlerin bağlı olarak sorgulanmak bile başlı başına bir baskı unsuru. Dayak yedik, benim gibi sorgulanan 70-80 arkadaş vardı. 'Sizin başınızdaki albay kim, ne yapmak istiyorsunuz?' diye soruyorlardı. Oradaki sorgulamalara dayanamayıp intihara teşebbüs edenler, camdan atlayanlar oldu. Daha sonra bize ilişkin kovuşturmaya gerek olmadığı kararı çıktı. 60 gün orada kalmışım. Bir aylık yıllık iznimi kullandıktan sonra tekrar birliğime döndüm. Sonra polisler gelip beni aldılar ve Bursa'ya götürdüler. İki ay boyunca baskı ve işkencenin her türlüsünü denediler. Aklımda en çok kalan, elektrik... Bir subayı polise teslim etmek bile başlı başına bir işkencedir. Polisin aşağılamaları, size karşı üstünlük kurmaya kalkışmaları. Sonra Gölcük Cezaevi'ne konulduk, üç ay sonunda İstanbul'da şubeye götürüldük. İki ay da orada sorgulandıktan sonra Metris'e gönderdiler.
Metris Cezaevi'ndeki muhatabınız askerlerdi, size nasıl davranıldı orada?
Çok kötüydü. 1983 baharından 1985 baharına kadar oraya atıldık. Metris'in koşulları çok kötüydü. Baştan biz askerleri ayırdılar, sonra onların kurallarına uymadığımızı görünce sivillerle aynı koğuşa koydular. Açlık grevleri, direnişler... Sıkıntılı günler geçirdik.
Siz de açlık grevlerine katıldınız mı?
Evet. Tek tip elbise giyme süreci başladı. İki yıl boyunca görüşe ve havalandırılmaya çıkarılmadık. İlk açlık grevlerinde dört kişi ölmüştü. Ordu için asker/sivil olmanız fark etmez, önemli olan muhalif olmanızdır. 12 Eylül'de ordudan 1000'e yakın kişi tasfiye edildi. 1985'-te dışarıya çıkar çıkmaz tazminat davası açtık... Avukatım Nebi Barlas'tı. Davayı kazandık, ancak çok komik ücretler aldık. Sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gittik, ama orada da asker olmamız ve askerlere yönelik davalarla ilgili olarak her ülkenin şerh düşmesi nedeniyle davamız reddedildi. Tabii çok şaşırdık.

Tam bir militarist dayanışması!
Evet. Militaristlerin böyle bir işbirliği var. Biz özlük haklarımız iade edilsin istiyoruz. Ordudan resen emekli edildiğimiz için birikmiş bir miktar paramız vardı, ama iş yok, güç yok... Benim Harp Okulu'ndayken işletme lisansım vardı. Dolayısıyla bir arkadaşımla birlikte Hacettepe'de işletme mastırı yapalım dedik, ama o zaman rektör olan Prof. Dr. Emel Doğramacı bizi kabul etmek istemedi, biz epey dayattık. Sonunda zorla mastır sınavına girmemizi kabul ettiler. Sınava girdik, ama askerlikten atıldığımız için bizi almadılar. Sonra bir arkadaşımla grafik tasarım alanına girdik. Ordudan tasfiye edilen arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu avukat oldu. Büyük kısım sivil hayatta başarılı olduk. Asker olmanın verdiği bir disiplinle dışarıya uyum sağladım, herhangi bir biçimde depresif bir ruh haline girmedim. Aksine Metris'te arkadaşlarla dayanışmanın verdiği bir dirençle dışarıya çıktım. Ama bende klostrofobi ve yükseklik korkusu başlamış... Bunu çok sonra fark ettim. Bu uzun süre hücrelerde kalmanın sonucu olabilir.
12 Eylül'ün gerçek amacı neydi, ülkeyi gerçekten çatışma ortamından kurtarmak mı, yoksa yeni bir siyasi ve ekonomik düzenin altyapısın hazırlamak mıydı?
Ülkeyi çatışma ortamından kurtarmak görünen, yansıtılmak istenen amaçtı. O günün koşullarında çatışma ortamı olduğu doğrudur, günde 15-20 kişinin öldüğü günler yaşandı. Bu çatışmalarda esas olarak yükselen muhalefetin önünü kesmek için devlet destekli paramiliter güçlerin saldırdıları olarak başlamıştır. Ancak, asıl amacın arkasında başka şeyler aramak gerekir. Küresel kapitalizmin Türkiye'de uygulamak istediği sistemin önündeki engelleri temizlemeye yönelik bir adımdı 12 Eylül. En büyük engel halk muhalefetiydi. Bunu şöyle açalım, normal parlamenter koşullarda yapılamayan birçok uygulama 12 Eylül koşullarında uygulandı. O dönem Türkiye İşveren Sendikaları Başkanı Halit Narin, bunu 'Artık gülme sırası bizde' sözleriyle ifade etti. Sendikalalar işçilerin aydınların, gençlerin, tüm çalışanların örgütlenmeleri dağıtıldı, tasfiye edildi. Bizim tasfiyemize de ordu içinde demokrat olan insanların tasfiyesi olarak bakmak gerekir. Bütün kurumlardaki demokratlar, aydınlar ve sosyalistler tasfiye edildi. Bir kısmı içeri atıldı, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı bu ülkeden uzaklaştırıldı. Tamamen paralize edildi toplum. Tamam ülkede bir kriz vardı, bu kriz yönetenlerin krizi idi, ama askerler olmasa pekâlâ demokratik bir yolla da çözülebilirdi kriz.
12 Eylül'ün planlayıcıları nasıl bir toplum yaratmayı başardılar sonuçta?
Şimdi o günkü felsefenin yansımasını görüyoruz. Depolitize bir yapı.. aşırı milliyetçiliğin tavana vurması... Türk-İslam sentezi, 12 Eylül'ün en önemli felsefesiydi, bunun doğrultusunda bir toplumsal yapı oluşturuldu. En çok imam-hatip lisesi açan Kenan Evren'dir. Söylevlerinde Kuran'dan sureler okurdu, ama bugün irticadan en çok dert yanan Evren'in ardılları olan generallerdir. İşte bu çok büyük bir çelişkidir. Ortadoğu'da kendine jandarmalık yapacak bir ülke yaratmak isteyen ABD bu girişimi alttan alta destekledi. Bugün geldiğimiz süreçte ABD'nin 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) önünde Türkiye bir engel değil. Gerek bugünkü AKP yönetimi, gerekse ordunun üst düzey generalleri BOP'un uygulanması konusunda son derece hevesliler. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda 1985'ten beri yaşanan bir savaş var. Buna generallerimiz 'düşük yoğunluklu savaş' dediler. Enteresan bir noktadayız. TSK'nın üçte biri sırf bu nedenle Güneydoğu'da konuşlandırılıyor. Herkes Güneydoğu'daki iç savaş için milyonlarca dolar harcandığını biliyor. Bu, enflasyonun, derin devletin örgütlenme nedenlerinden biridir. Bu, kirli bir savaş, işte buradan bakmak gerekir 12 Eylül'e... Artık toplumda herhangi bir muhalefet odağı olmadığı için ordu hem muhalefet, hem de iktidar. Güneydoğu'daki bu düşük yoğunluklu çatışma toplumun bütün dengelerini sarsıyor. 12 Eylül döneminde Kürt asıllılara yapılan baskı ve zulüm daha sonra onların bu düzene isyan etmesi konusunda önemli bir unsurdur, buna etki-tepki meselesi diyebiliriz. Bu çatışmalar Türk solunun gelişmesi yolundaki dengeleri de sarsıyor. Çok önemli, yakıcı bir sorun var ortada. Ne dünyada ne de Türkiye'de sol bitmez. Bunu Ertuğrul Özkök'ler değil, tarihsel süreç ve sınıflar mücadelesi belirler. Türkiye solu açısından önemli bir referans olan Güney Amerika'dan yine, yeni bir sol rüzgâr esiyor, Chavez'in eski bir asker olması da bizim için ilginç bir olgu diyebiliriz (gülümsüyor).
12 Eylül neden yargılanmalı?
12 Eylül'ü yaratanlar toplumun vicdanında yargılanmadan Türkiye'nin demokrasi yolunda önündeki engeller aşılamaz. Bu süreç bir arınma süreci olmalı. Toplumun tüm kurumlarında demokratikleşmenin önündeki engeller ortadan kaldırılmalı, aşırı milliyetçilik ve linç kültürünün önü kesilmeli. Bu linç kültürünü 12 Eylül adaletsizliğinin toplumun tüm zerrelerine yayılması olarak algılıyorum. Artık insanların hukuka, adalete olan güvenleri yok olduğu ve adalet mekanizması dejenere edildiği için toplumda 'Kendi cezamı kendim veririm' anlayışı yerleşti. Çünkü 12 Eylül adaletsizliğin ta kendisidir. Bu nedenle 12 Eylül'le mutlaka hesaplaşmamız gerekiyor.

Düzeltme
Dün yayımlanan bölümde 1981'de Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nin yönetimine getirilen Esat Oktay Yıldıran yerine Esat Olcay Yıldıran yazılmıştır. Özür dileriz.

'Silah gücünün liderleri nasıl dize getirdiğini izledim'
12 Eylül dönemini basın zor atlattı. Darbeciler, yayımlanacak haberlere karışıyor, yasaklar getiriyor, daha da ileri gidip gazeteleri uzun süreli kapatıyorlardı.. Ancak gazeteciler yine de haber peşinde koşuyordu. O dönem Mamak Askeri Cezaevi'nde görev yapan gazeteci-yazar Faruk Bildirici, tanık olduğu olayları anlattı:
Darbe basında neleri değiştirdi?
O tarihte Cumhuriyet Gazetesi'nde muhabirdim. 12 Eylül günü akşam saatlerinde Hasan Cemal bizi toplantı masasının etrafına topladı. Türkiye'de ve gazetecilikte yeni ve zor bir dönemin başladığını söyledi. Hiç unutmuyorum, 'Gazeteci tarihin tanığı derler. İşte şimdi tam da böyle bir dönem başlıyor. Size tavsiyem, yaşadığınız her şeyi not almanız. Bu dönem eninde sonunda biter. O zaman bunları yazarsınız' dedi. Askeri darbeyle birlikte siyasi muhabirler, parlamento muhabirleri işlerinden oldular. Gazete büroları daraldı. Hem yazılabilecek haberler sınırlıydı, hem de bazen özel gelişmelerle ilgili de yasak konuyordu. Bazen bir bildiriyle, bazen de bir telefonla geliyordu yasak. Önceleri bir yüzbaşı, sonra bir çavuş, kimi zaman da bir onbaşı telefon ediyor, '... olayın yayımlanması yasaklanmıştır' deyip kapatıyordu. Bu haber yasaklama işi zamanla öyle gelişti (!) ki, olup bitenlerin bir bölümünü o yasak telefonlarından öğrenmeye başladık. Bu yasaklamalara rağmen yine de hoşlanmadıkları yazılar, haberler çıktığında gazete yöneticilerini fırçalıyorlardı. Yasaklamaların bir yönü, basının magazine yöneltmesi oldu.
Mamak'ta 'gazetecilik' zor olmalı.
Mamak, 12 Eylül'ün sahnesiydi. Oradaki asıl oyuncular askerler ve yargılananlardı. Yıllar süren belki de adına bir tür iç savaş dememiz gereken bir çatışma döneminin sorumluluğunu o genç insanların omzuna yıkmaya çalışıyorlardı. Bir de aileler vardı ki, onlar için de yaşam bir eziyet halini almıştı. Yaz-kış demeden yakınlarını görebilmek için saatlerce beklemeye razı oluyorlardı. Cezaevi müdürü Raci Tetik'in açlık grevini bitirmek için günlerce aç kalan mahkûmların karşısına geçip limon yaladığını anlatmasını unutamam.
Açlık grevi sonrası Ankaralı gazetecilere cezaevini gezdirmişlerdi. O güne dair neler hatırlıyorsunuz?
Günlerce aç kalan, her türlü dayağa, işkenceye maruz kalan mahkûmlar bizi karşılarında görünce şaşırmışlardı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı, yaşadıklarını anlatacak kadar rahat değillerdi. Gerçi onlar anlatsa biz ne kadar yazabilecektik o ayrı mesele. En garibi de bir grup mahkûmu bizim karşımızda asker adımlarıyla yürütmeleriydi. Mahkûmlar rap rap yürürken bu görüntüden etkilenmiş olmalıyım ki, ayak seslerini birkaç dakika süreyle teybime kaydetti. Cezaevinden çıktıktan sonra da unuttum. Haberimi yazdıktan sonra BBC muhabiri bir arkadaşım aradı. Yabancı basın kuruluşlarına çalışanları, yabancı gazetecileri almamışlardı. Kasedimi ona verdim, akşam BBC radyosunda haberleri dinlerken beynimden vurulmuşa döndüm! Mamak Cezaevi'yle ilgili haber, benim kaydettiğim mahkûmların ayak sesleriyle başlıyor, sonra konuşmalar veriliyordu. Son derece başarılı bir radyo haberci olmuştu. Tahmin ettiğim gibi, sıkıyönetim yetkilileri günlerce o kasedi vereni aradılar. Bereket ki bulamadılar.
Çok sanıklı davalarda kim bilir nelere tanıklık ettiniz, neler hissettiniz?
Mamak'ta Dev-Sol'dan ülkücülere kadar birçok davada yargılanan insanların oradaki yaşamına tanık oldum. Her şeye rağmen onurunu koruyan insanlar da gördüm, darmadağın olmuş insanlıktan çıkmış olanları da. Bir de Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş ve Bülent Ecevit gibi liderleri gördüm. Silah gücünün bir dönemin güçlü isimleri olan siyasileri nasıl dize getirdiğini, nasıl çaresizleştirdiğini izledim. Cumhuriyet, 12 Eylül öncesinde malum, ülkücülerin hedefindeydi. Bir gün duruşma arasında MHP davasının en genç sanığı olan bir kişi, 'Allah kahretsin bu gazeteyi okumak zorunda kalıyoruz' diyerek, Cumhuriyet'i önce okumuş, sonra da benim önümde nefretle yırtmıştı. Bir de ilk duruşmalarda benim ve Işık Kansu arkadaşımın yazdığı notlarda Türkeş'i ve sanıkları anlatırken alaycı bir dil kullanmıştık. O sırada gazeteci ağabeyimiz İlhami Soysal da cezaevindeydi. Bize haber gönderdi, 'Bu koşullardaki insanlarla alay etmeniz doğru değil. Objektif olun' gibilerinden... Haklıydı, biz ölçüyü kaçırmıştık. O uyarıya harfiyen uyduk..
12 Eylül'ün asıl maksadı neydi?
12 Eylül'ün hedefinin ülkede güvenliği sağlamak, çatışmaları sona erdirdiğini söylemek oldukça büyük bir saflık olur. Bugünden geriye bakınca elimizde çok daha fazla veri var. Bu veriler de olayları önleyenlerle yaratanlar arasında çok ciddi ilişkiler olduğunu gösteriyor. Elbette bunu rejimi korumak adına, Soğuk Savaş dönemi mantığıyla yaptılar. Cumhuriyet'i yeniden şekillendirmeye çalıştılar; yasaklarla çevrelenmiş, apolitik insanların yaşadığı bir ülke yaratmak istediler. Hayli başardılar da bunu, ama masa başında yapılan toplum mühendisliği uzun süreli olmadı. 'Komünist' tehlikeden kurtardıkları memleketi, İslamcıları besleyip güçlendirerek 'irtica' tehlikesinin kucağına atıverdiler. Üstelik bir de Kürt sorununu 'bölücü terör' sorununa dönüştürme başarısını gösterdiler. Bugün Türkiye, irtica ve PKK sorunuyla karşı karşıya ise bunun en önemli nedeni 12 Eylül ve o dönemin yöneticileridir. Kenan Evren'in hâlâ mutlu, mesut yaşıyor olduğunu gördükçe hüzünleniyorum. Hele el üstünde tutulması ve saygı görmesi içimi acıtıyor.

'Doğum günümü kutlamıyorum'
Şair Sunay Akın, 26 yıldır her 12 Eylül günü niçin rahatsız olduğunu anlattı:
"20 tane yumurta haşlamıştım, 12 Eylül sabahı için... Gülhane Parkı'na gidecektik, arkadaşlarımla beraber... Ben, Sunay Akın, 18 yaşına giriyordum o gün! Kimimiz peynir, kimimiz, zeytin, domates ya da sigara böreği getirecektik... Gülhane Parkı'nı çok sevdiğimi biliyordu arkadaşlarım. Havuzlu Bahçe'de İbiş seyretmek çocukluk yıllarımızın en mutlu anlarıydı. Bu yüzden, doğum gününde nereye gitmek istersin, dediklerinde hiç düşünmeden 'Gülhane Parkı' demiştim!.. Besim Ömer Paşa, gericilerin tüm karşı çıkmasına rağmen ilk doğumevini orada kurmuştu; Gülhane Hattı-ı Hümayunu var bir de... Hem, harf devrimi de orada ilan
edilmemiş miydi? Olmadı!.. Sokağı çeviren askerler evimize dönmemizi söyledi o sabah... O yıllarda 18'ine girenler 'reşit' oldukları için idam edilme yaşına gelirlerdi... Darbe oldu, bana idamlar armağan
edildi... En acısı da, Erdal Eren'in katledilmesiydi... Hayır! Kutlamıyorum...
1980 yılından beri doğum günümü kutlamıyorum. Eşim, çocuklarım, dostlarım,
okurlarım kutluyorlar, ama ben kutlamıyorum!"
ŞULE ÇİZMECİ - Radikal

özgeylani
05-12-2007, 01:08 AM
12 Eylüle Giden Yol (5)
7) Çorum Katliamını CIA Planladı
12 Eylülün 25. yılında, Kenan Evren'in daha 4 Aralık 1979'da, yani 13 ilde ilan edilen sıkıyönetimin birinci yılını doldurduğunda, 'Biz bu sıkıyönetim işini başarıya ulaştıramadık!' diyerek kendisinden yeni yetkiler istediğini söyleyen Demirel, 12 Eylülden yedi yıl sonra, gene Kenan Evren'e, '11 Eylül ile 13 Eylül arasında bir gün geçti. Yeni yetki yoktu, değişen neydi de kan hemen durdu?' diye soracaktır. Aynı Demirel, Çorum olayları devam ederken, 'Eğer bu fitne, diyecekti, CHP'den destek görmezse, devlet bu fitneyi çok kısa bir zamanda söndürür.' dediğini burada anımsatmak, sanırım olayların sıralama dizgesini bozmayacaktır. (Radikal, 12-13 Eylül 2005; Cumhuriyet, 11 Temmuz 1980.)
Bu 'fitne'nin ne olduğunu, Cumhurbaşkanı olarak basın danışmanlığına alacağı Cüneyt Arcayürek yıllarca önce açıklayacaktı. O zaman 'Tehdidin beynini bulamamış' olmaktan yakınan Demirel, belli ki, Yunanlı bir diplomatın New Yorklu bir bankere söylediği gibi, NATO'nun Türkiye'de bir askeri darbe planlamış olmasından habersizdi. 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden önce Execuvite Intelligence Review'in raporunda yer alan bilgilere göre, NATO Türkiye'de bir askeri darbe 'planlamış'tı. Bu plan doğrultusunda sokakta kan dökülmeye başlanmış, bu plana göre, komutanlar darbenin tarihini belirlemişler, küçük dereciklerden akan kan, darbenin tarihine göre çağlayan olmuş, ülkenin bağrından akmıştı. Genelkurmay Başkanı, 'biz bu sıkıyönetim işini başaramadık' dediği günlerin ertesinde Çorum'da, Türkeş'in 12 Eylül-öncesi kurdurduğu 47 kampta eğitilen 250 bin komandonun bir bölümü Çorum'da, 'Demirel'in içişleri bakanının deyişiyle' 'devlete destek vererek' en acımasız cinayetleri işlemişler, cinayet işleyenleri de aynı devlet şu ya da bu şekilde korumuştu.
Uğur Mumcu'nun belgeli olarak 'provokatör' 'MİT ajanı' olarak tanıttığı, İlhan'ın öldürülmesinde görevli olmadığı halde (ve özel görevle) araca binen, araç içersinde ve araçtan indirildikten sonra bizleri döven dört erden biri olan Kısmet Çağlar'ın, İbrahim Çiftçi, İsa Armağan ve Abdullah Çatlı'nın avukatı olan Can Özbay, MHP içersindeki değişiklik sonrası, Radikal'in sorularını yanıtlarken, bu 'devlet kurtarıcıları'na da açıklık getirecekti. 'Bu oyunun oynanmasında Amerika'nın rolü oldu' diyen Özbay, Avni Özgürel'e şunları anlatacaktı: 'Birtakım Amerikan ajanlarının, hatta elçilik mensuplarının olayların içine girdiğini ben belgeleriyle tespit ettim. Mesela Çorum olaylarında parmakları olduğunu biliyorum. (…) O olaylarda Amerikan elçiliğinin parmağını gözümle gördüm. Elçilik mensubu Çorum'a gidiyor, olayları ayarlıyor, hadiselerin hemen ardından apar-topar Türkiye'den ayrılıyor. O zaman devletin emniyet görevlilerine bu kişinin adını da verdim. Sivas olaylarında da, Kahramanmaraş olaylarında da var bu oyun, (…) MHP'nin içinde ajanlar cirit atıyordu. (…) Çeşitli haber alma örgütlerinin buraya girmek ve gerek bilgi sızdırmak bakımından, gerek yönlendirmek bakımından faaliyet göstermesine şaşmamak lazım.' (Radikal, 11 Kasım 1996.)
Sadık Eral, MHP binasında Çorum olaylarını planlayan Alexander Peck'in, olaylardan önce de yörede çalışmalar yaptığını, Çorum'da AP ve MHP başkanlarıyla, CHP'li belediye başkanıyla, valiyle görüştüğünü, bazı köyleri gezdiğini, alevi ve sünnilerin durumlarıyla ilgili bilgiler aldığını yazacaktır. Çorum CHP il başkanı Peck ile görüşmeyecek, CHP'li belediye başkanı, Peck ile görüşmesini 'devlet sırrı' diyerek açıklamayacaktır.
Cüneyt Arcayürek, Amasya Belediye Başkanı Gündüz Turan'ın, telefonda, adı Peck olan bir Amerikalının kendisine alevi-sünni ve sağ-sol çatışması üzerine sorular sorduğunu, 'ne zaman ve hangi büyüklükte bir çatışma çıkacağını araştırdığını' söylemesi üzerine, Arcayürek, Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün'e gitmiş, Peck'in, Kıbrıs'ta CIA istasyonuna bağlı çalıştığını söylemişti.
Özetlemek gerekirse, Çorum olayları, Genelkurmay Başkanı Evren'in başkanlığında yapılan toplantıda, darbenin 11 ve 12 Temmuzda yapılmasının kararlaştırılmasıyla örtüşür. Kan, 11 Eylül 1980 akşamına değin niçin dökülmüşse, Çorum'da da aynı nedenle, askeri bir darbenin ortamını oluşturmak amacıyla dökülmüştür.
Dünya Bankası yetkilisi Chaney, K. Maraş olayları öngününde, Aralık 1978'de, bugünkü Türk hükümetinin ekonomik sorunları çözecek önlemler alamadığını söylüyor, 'Askeri yönetim gelirse bu güçlükler önlenebilir' diyordu. (12 Eylül Öncesi ve Sonrası, s. 295.)Kahramanmaraş olaylarını değerlendiren BBC, bu olayların, Pakistan, Afganistan ve İran'dan sonra kaos ve belirsizlik içersine Türkiye'nin de düşmüş olacağını ileri sürüyor ve bunun, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir kez daha kendisini müdahale zorunda hissetmesi olduğunu söylüyor, dışardan, Türkiye, bir askeri darbe ortamına bilinçli olarak getiriliyordu.
Darbenin Arka Amacı: U-2 Casus Uçakları
Soru şuydu: Türkiye kaos ve belirsizlik içersine düştüğü için mi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime elyokması zorunluluğu gündeme gelmişti, yoksa Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime elkoyması için mi Türkiye'de kaos ve belirsizlik ortamı yaratılmaktaydı. Kuşkusuz, doğru olan değerlendirme ikincisiydi.
Çünkü:
Demirel IMF'nin buyruklarına uymadığı için, NATO'nun, Türkiye'de bir askeri darbe planladığının Execuvite Intelligence Review'in raporunda yer aldığını bir kez daha yineleyelim.
12 Eylülün 25. yılında Demirel, 14 Ekim 1979 seçimlerinden sonra iktidarı, Ecevit'ten devraldıkları zaman, 'Devraldığımız Türkiye kan çanağı, diyor, kuyruklar, yokluklar ülkesi. Isınacak mazot yok, benzin yok, yağ yok, şeker yok, dışardan satın alacak bir kuruş yok, fabrikaların hammaddesi yok, ilaç yok.' Ardından da ekleyecektir: 'Biz hükümet olarak, ekonomik kısmında lazım gelen tedbirleri almışız, 24 Ocak 80 kararlarından söz ediyorum. Ama kanun, nizam hakimiyeti bir türlü sağlanamamış.'
Bir başka deyişle, NATO'nun, bir askeri darbe planlamasının gerekçesi ortadan kalkmış, yani IMF'nin dayattığı ekonomik kararlar en ağır biçimde Türkiye'ye dikte ettirilmiş ama, sokakta kan durmamış, daha da artmış.
Demirel'in okuduğunu sandığım 'Çünkü Ufuk'un annesi Dilşat Hanım Demirel'e götürmek üzere birkaç kez almıştı kitabevinden' Ufuk Güldemir'in Kanat Operasyonu'nda, kendisi açısından yararlı olacak bilgilere öyle anlaşılıyor ki, girmekten kaçınmış. Çünkü, Güldemir, 12 Eylülden sonra girdiği New York Times'in arşivinde, gazetede yer almamış, ama Güldemir aracılığıyla bize ulaştırılması planlanmış olması olası şu notlar vardı:
'19 Eylül 1980 ' Türkiye U-2 uçuşlarına izin vermek niyetinde. Ankara'daki Batı kaynakları, yönetime elkoyan askerlerin, U-2'lerin Rusya üzerinde uçuş yapmak üzere Türkiye'den kalkışına izin vereceklerini bildirdi. İran'daki islam devriminden sonra Amerikan dinlenme istasyonları elden çıkınca, Amerika, U-2 uçuşlarına izin vermesi için başvurmuş, ancak Demirel hükümeti izin vermemişti. Ankara'daki kaynaklar General Evren ve Milli Güvenlik Konseyinin Amerika'dan gelen talebi kabul ettiklerini bildiriyordu.'
Demirel'den önce, Mayıs 1977'de ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopher'in, Sovyetler Birliği toprakları üstünde uçacak U-2 casus uçaklarının Türkiye'de konuşlanması ve havalanması istemine, Başbakan Ecevit olumlu yanıt vermemiş, Christopher, buna izin verilmemesi durumunda yardımların da kesileceği mesajını vermişti. Casus uçuşları ile yardım arasında bir ilişki kurulması, Ecevit'in görüşmeyi bitirmesine neden olmuştu.
Daha sonra Demirel, aynı biçimde, U-2 uçaklarının casus uçuşlarına izin vermemişti. Ecevit'in kendisine bıraktığı 'kan çanağı', 'kuyruklar', 'yokluklar' ülkesi olmasının, mazotun, benzinin, yağın, şekerin vb. bulunmamasının nedenini, ilkin, ABD'nin Türk hükümetlerinden istediği, Türkiye'de konuşlanan ya da konuşlanacak olan U-2 casus uçaklarının Sovyetler Birliği üstünde uçmasına izin verilmemiş olmasında aramak gerekirdi. Ecevit'in aldığı yanıt biliniyor. Türkiye U-2'lere izin vermezse, Türkiye'nin beklentisi olan yardımlar kesilecekti.
Ecevit bu izni vermediği için yardımlar kesilmişti. Demirel bu nedenle ülkeyi 'kuyruklu' teslim alıyordu. Ama Demirel de izin vermediği için, darbenin koşullarının pekiştirmesinin nedenleri üstüste yığılmıştı. Demirel, 'ekonomik kısımda lazım gelen tedbirleri almış, 24 Ocak (1980) kararlarını imzalamış' olmakla birlikte, NATO darbeyle ilgili planında değişiklik yapmamıştı. İki nedenden dolayı: Birincisi, NATO'nun Türkiye'de askeri darbe planlamasının gerekçesi, IMF'nin buyruklarıyla doğrudan ilgili olamazdı da ondan. İkincisi, 12 Eylülden hemen sonra söylendiği gibi, 'Demirel'e söyledik, bu parlamento ile bu kararları (24 Ocak kararlarını) uygulayamazsınız' diye. 'İpe bile gidebilirdik' diye de eklemişlerdi. Çünkü parlamenter sistemde, en azından kazanılmış sendikal hakların askıya alınması ya da geri alınması, ülkeyi daha büyük bir kargaşaya sürükleyebilirdi. 24 Ocak kararlarının temelini ise, işçi sınıfının, köylülüğün, genel olarak emekçi halkın ulusal gelirden aldığı payın aşağı çekilmesi oluşturuyordu. Parlamentonun feshedilmesi, siyasi partilerin kapatılması, siyasal özgürlüklerin ve özellikle genel oyun askıya alınması planın ayrılmaz öğeleriydi. Bunun içindir ki, Demirel, 24 Ocak kararlarını imzaladığı zaman, parlamentoyu ve siyasi partileri feshedecek bir askeri darbenin gerekçesini de kendi parmaklarıyla onamıştı. (devam edecek)

özgeylani
05-12-2007, 01:09 AM
12 Eylülün Değiştirdiği (6)
12 Eylül'ün değiştirdiği hayatlar 12 Eylül öncesi DİSK'in eğitmeni ve hatibiydi Süleyman Üstün. Darbe olacağı haberini bir gün önce öğrenince valizini alıp evini terk etti. Böylece 10 yıl sürecek bir mültecilik yaşamına adım attı. Berlin'de yaşadığı günlerde ise Türkiye'deki tutuklu işçilere para gönderilmesi için epey uğraştı.
Darbeyle neredeyse bütün evler talan edilmiş, 'şüpheli kişiler' yakalanmış, böylece muhalif sesler susturulmuştu. Sendikacılar da teker teker yakalanıyordu. 12 Eylül günlerinde DİSK'in ünlü eğitmeni Süleyman Üstün de arananlar arasındaydı. Darbeyi bir gün önce sendikacı bir arkadaşından öğrenmiş, derhal birkaç parça eşyasını alarak evini terk etmişti. Üç ay süren kaçaklık döneminden sonra yurtdışına kaçmıştı. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün 1947 mezunu 'Süleyman Hoca', Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kurucularından. 1965'te TÖS'ün İstanbul il başkanı seçiliyor. DİSK'in kuruluş aşamasında da önemli bir aktör. Önce Lastik-İş, ardından Maden-İş Sendikası'nda 'eğitmen' olarak görev yapıyor. Hitabette üstüne yok, kitleleri harekete geçirmesiyle meşhur. Bu nedenle 12 Mart'ta gözaltına alınıyor ve 27 gün ağır işkenceden geçiriliyor. DİSK'in 'gözbebeği' Süleyman Hoca, 12 Eylül döneminde yakalanmaktan kurtuluyor, ama bu kez 10 yıl boyunca ailesine hasret yaşıyor. 78'indeki genç adam Berlin'deki mültecilik günlerini anlatırken gözyaşlarını tutamadı.
Darbenin olacağını öğrenince nasıl bir saklanma planı hazırladınız?
DİSK'e bağlı Maden-İş Sendikası'nın eğitim sorumlusuydum. İzmit'te bir fabrika greve çıkmak üzereydi, 11 Eylül'de İzmit'e grevin başarılı olması için alınması lazım gelen tedbirler konusunda temsilci arkadaşlarla görüşmeye gitmiştim. O arada bana bir telefon geldi, Maden-İş Sekreteri Mehmet Karaca arıyormuş. 'Bu akşam oradan erken gelmeye çalış. Bir istihbarat aldık, bir darbe söz konusu. Artık evde olmamanız gerekiyor' dedi. Benim yürümekte olan birkaç davam vardı. Eve gelince eşime dikkatlice durumu anlattım, birkaç eşyamı alıp çıktım. Sol kesimi, örgütlü kesimi hedefledikleri kesindi. O gece hukukçu bir arkadaşımın evine gittim. Üç ay kadar onun evinde kaldım. 12 Eylül sabahı darbe haberini duyunca çok gerildik. Ne yapmamız gerektiğini konuştuk. Darbenin ertesi günü bizim eve gelmiş, beni sormuşlar. Bir sürü insanımızı içeri aldılar. Bir yandan yurtdışına çıkmayı düşünüyordum. Ben gizlendiğim için eve sık sık gelip, ailemi rahatsız ediyorlardı.

'Dönüşü olacak mı bu gidişin?'
Yurtdışına nasıl kaçtınız?
13 Şubat 1981 günüydü. Birkaç arkadaş gelip beni evden aldılar. Benim için pasaport çıkarılmış. Nasıl yaptılar bilmiyorum. Bir gün iki arkadaş Aksaray'dan kalkıp Bulgaristan'a giden otobüse bindirdiler beni. Uğurladılar. Edirne'den çıkarken epey endişelendim. Eğer yakalansaydım bedeli çok ağır olacaktı. Sofya'da beni iki kişi karşıladı, ertesi gün de Doğu Almanya'ya gönderdiler beni. Öyle bir gidiş ki bu, canını kurtarmak öne çıkıyor. Kurtulmak gibi geliyordu bu gidiş. Çok hüzünlendim, yaşım 50'yi geçmiş, 'Bir daha dönüşü olacak mı bu gidişin' diye düşünüyordum. İki kızımı ve eşimi İstanbul'da bırakmışım? Ülkemden ayrılıyorum, sonumun ne olacağını bilemiyorum... Sosyalist bir ülkeye gittim sonuçta, tabii öyle bir mutluluk da var. Bir yanım acı su, bir yanım tatlı su... Her şey çelişkisini içinde taşıyor. Doğu Berlin'e iner inmez beni bir sendikaya götürdüler, bir baktım Behice Boran orada. Sarıldık birbirimize. Bir Türk işçisi beni oradan alıp evine götürdü. Karı-koca çalışıyordu. Dört çocukları vardı. Erkek çocuğun adı 'Bilinç'ti.
Dil sorununu nasıl hallettiniz?
Ben çocuklara Türkçe öğretmeye başladım, onlar da bana Almanca. Altı ayda dil mselesini çözdüm. Evde gizli tutuluyordum, çünkü ülkeye kaçak girmişim. Orada temas halinde olduğum sendika beni mahkemeye çıkararak DİSK'te eğitimci olduğumu, hakkımda dava açıldığını, darbeci grubun sol düşmanı olduğunu bana da zarar verebileceklerini söylediler. Nitekim birkaç ay içinde Türkiye'den avukatlar aracılığıyla deliller toplandı; Sirkeci ve Haydarpaşa Garı'nda asılı fotoğraflarımızı yollamışlar, fotoğraflarımın altında 'Aranıyor' yazılı... Bana hemen politik sığınmacı hakkı verdiler. Hemen bir eve taşındım. Artık bağımsız bir hayatım oldu. Ancak bir yandan ailemi düşünüyorum, Türkiye'de birçok kavga arkadaşım içeri alındı, işkenceden geçiyorlar, onları düşünüyorum. 'Ben kurtuldum' duygusunu yaşayamıyorsun. Türkiye'den gelmiş insanların uyum, dil öğrenebilme, uzmanlaşma sorunları var. Türkiyeliler Merkezi bu tip sorunlara çözüm arayan bir yerdi, oraya üye oldum. Bir süre sonra çağırdıkları birkaç konferansa katıldım. Sonra bir gün bana bir öneri geldi, 'Sizi yönetime almak istiyoruz' diye.

'Şimdi ne yapacağız?' toplantıları
Siyasi sığınmacı olduğunuz günlerde nelerle uğraştınız? Boş durmamışsınızdır.
Bir araya gelip 'Şimdi ne yapacağız?' toplantıları yapmaya başladık. Derhal Avrupa'daki, bütün ülkelerdeki sendikalarla toplantı yaparak 'Türkiye'de tutuklanan işçilere ne yapabiliriz'i konuştuk. Biz sendikacıyız, emeği savunan insanlarız. Kin ve öfke insanları değiliz. Başımıza bir darbe geldi, bütün temsilcilerimizi, bütün ilerici işçilerimizi aldılar ve örgütlerimizi kapattılar. Arkadaşlarımızın suçsuz, darbenin haksız olduğunu anlatmak istiyorduk. Onlara 'Bize nasıl destek olursunuz? Türkiye'deki duruşmalara gidebilir misiniz?' diye sorduk. Bunu örgütledik arkadaşım. Bir -iki yıl içinde politik sığınmacılar sendikalarla, demokratik kuruluşlarla buluştu. Tutuklu sendikacı ve işçilerin ailelerine ciddi paralar gönderildi, destek sağlandı. Avrupa ülkelerinin siyasi parti temsilcilerinin Türkiye'de devam eden davalarımızı gelip izlemelerini sağladık. Türkiyeliler Merkezi'nde hemen her hafta işçi aileleriyle toplantılar yapıyor, onlara Türkiye'de olan bitenleri anlatıyorduk. Sınıf kardeşlerine yapılanları öğreniyorlardı böylece. Sonra kültürel geceler düzenledik. Alman'ı, Fransız'ı da bu gecelere katıldı. Yılgınlık göstermedik.
Ne zaman Türkiye'ye döndünüz?
1991'de Meclis'te 141-142'nci maddeler kaldırıldı. Bu davalardan yargılananlar için bir af çıktı. Frankfurt'a bir panele konuşmacı olarak katılmıştım, tam ben konuşurken bir haber geldi. 'Af çıktı, artık Türkiye'ye dönebilirsiniz' dediler. Beni oradan alıp Frankfurt Radyosu'na götürüp duygularımı sordular. Ben de çok geçmeden döndüm. Uçakta ağlıyordum, Yeşilköy'e vardığımızda çok heyecanlıydım, bana büyük bir karşılama yapıldı. Boğaz Köprüsü'nden geçerken gözlerim doldu.

'İnsan parası kadar adamdır'
10 yıl aradan sonra İstanbul'a döndüğünüzde neler hissettiniz?
Toplum nasıl değişmişti? Darbe, nasıl bir toplum yaratmıştı?
Herkesten büyük bir ilgi ve sevgi görmüştüm. İnsanlar bir aradaydı, ama sanki birbirlerine yakın değillerdi, ilişkiler sanki eskisi gibi sıcak değildi. Bu hissimi eşimle paylaştığımda haklı olduğumu söyledi. 'Meydanlar eskisi kadar kalabalık değil, insanlar coşkusuz' dedi. 12 Eylül bir değişimi, emek özlü bir anlayışın yerleşmesini önlemek için yapıldı. Bana göre en önemlisi sınıf kavgası, iş güvencesi ve örgütlenme unutturuldu. Artık örgütsüz bir toplumuz. Özgürlük ve demokrasi istemi unutturuldu. İnsanların birbirlerine olan güvenleri sarsıldı. İnsanlar yalnızlaştırıldı. Adalet sadece bir yargı kavramı olarak görüldü. İnsanlar etnik ve dinsel kavgalara sürüklendi. Özellikle Kürt- Türk düşmanlığı yaratıldı. Bu darbe aynı zamanda toplumun olumlu değerlerini yok etmek için yapıldı. Asker darbe yaparken, kendi düşüncelerini yaşama geçirecek sivil kadroları bulmuştu. 'En değerli şey para ve güçtür', 'Paçanı kurtar, fırsatları değerlendirmesini bil' diye telkinler yapıldı insanlara. Bu anlayışı devletin başbakanı, bakanları dile getiriyordu. Medya da çok destek veriyordu. Turgut Özal, 'İnsan parası kadar adamdır' diye haykırıyordu. Birtakım insanlara banka/kredi işlerinde kolaylıklar sağlanmıştı. 'Benim memurum işini bilir' diyordu Özal. Böylece her şey hoş karşılanır hale geldi. Bütün rezillikler meşrulaştırıldı 12 Eylül'le... İnsanımız Özal'ın felsefesini içselleştirdi. Şimdi bu dönemin kapanması, 12 Eylül'ün topluma aşıladığı değerlerin tasfiyesi ger