özgeylani
04-12-2007, 11:27 PM
[acikistihbaratturkiye] yeni anti emperyalızm dalgasıKimden:edibe yazar (ozgurkalemsor@gmail.com) adına acikistihbaratturkiye@yahoogroups.comGönderme tarihi:02 Aralık 2007 Pazar 18:53:43Yanıtla:acikistihbaratturkiye@yahoogroups. comKime: 29Ekim1923@yahoogroups.com; acikistihbaratturkiye@yahoogroups.com; akilcagi@yahoogroups.com.; arzumsa@googlegroups.com; atam_izindeyiz@googlegroups.com; ayvalikkuvayimilliye@yahoogroups.com; benimturkiyem@yahoogroups.com; BURAKCANLI@googlegroups.com; canakkalekemalist@googlegroups.com; cihan-turk-olsun@googlegroups.com; cumhuriyetimizicin@yahoogroups.com; cumok@yahoogroups.com; dusunceplatformu@googlegroups.com; Fetih@yahoogroups.co.uk; gencyunuslar@yahoogroups.com; GriSevgi@yahoogroups.com; karadenizliyunuslar@googlegroups.com; liberal-izmirliler@googlegroups.com; Milliyetciinisiyatif@yahoogroups.com; sansursuz-siyaset@yahoogroups.com; turk-sanat-muzne-gonul-verenler-hayrbarman@googlegroups.com; ulusalbirliktelik@googlegroups.com; UNITED-TURKS@yahoogroups.com; uzumgozlum@googlegroups.com; yenidenturkmilliyetciligi@yahoogroups.com; Yukselen-Turkiye@yahoogroups.com
Yeni Bir Anti-Amerikancılık Dalgası- - 27 Haziran 2005
Latin Amerika'da anti-Amerikancılık yeniden dikkat edilmesi gereken bir güç olmaya başlıyor. 1990'larda anti-Amerikancılık bölgede genellikle pek göze çarpmadan ve siyasi hayata sadece kısıtlı katkıda bulunarak yaşıyordu. O günlerde Latin Amerika başkentleri serbest piyasaya dalmışlar, Washington ve onun etkisindeki uluslararası finans kurumlarınca tezgâhlanan özelleştirme ve deregülasyon salgınına kapılmışlardı.
Ancak bu şenliği, 2001'de meydana gelen iki olay, 11 Eylül saldırısı ve Arjantin'in Aralık'taki ekonomik çöküşü sona erdirdi. Pek çok Latin Amerika hükümeti 10 yıllık neo-liberal reçeteler doğrultusunda yaptıkları deneyimlerinden uyanarak başladıkları yerden daha iyi bir yere gelemediklerini, aslında, pek çoğu daha da kötü durumda olduklarını fark ettiler. ABD kendini aniden Teröre Karşı Savaş'ının içine gömünce, Arjantin, Peru, Uruguay ve Brezilya gibi ülkeler, kendilerini korkunç bir borç altında inleten, giderek büyüyen işsizlik ve daha da eşitsiz gelir dağılımı yaratan ve iyi idare edilemeyen reformlarıyla baş başa kaldı.
11 Eylül'den bu yana ABD'nin Latin Amerika'daki siyaseti, Arjantin'in borcunu ödeyemeyeceğini açıklayarak milyonlarca Arjantinlinin fakirliğe mahkum edildiği günlerde Washington'un onu kurtarmaya yanaşmamasıyla uluslararası kamuoyunda açıkça ortaya çıktığı gibi, daha çok Latin Amerika'yı bir yanda korkutmayla öte yanda ilgisizlik arasında gidip gelmiştir. Bunun ve Latinlerin ABD'den gördüğü diğer küstahlıklar sonucu çoğu Latin Amerika ülkesi düzenli bir şekilde ABD'ye karşı tavır almaya başlamışlardır.
Yıllık yapılan Latinobarómetro kamu yoklamasında 1990'larda ABD'nin bölgedeki imajını geliştirdiği görülmekteydi.(1) Ancak bu süreç 2002'de değişti. 2004'e gelindiğinde ise 18 ülkeden 20,000 kişiyle yapılan soruşturma sonucu Arjantin, Bolivya, Meksika ve Uruguay'da ABD'ye olumlu bakanlar artık azınlıktaydı. Brezilya'da yoklanan halkın sadece yarısı ABD'ye sıcak bakıyordu. Olumlu yaklaşımdaki bu gerileme tamamen bir geri dönüş yapan Meksika'da en çarpıcı biçimiyle görüldü. 2001'de kesin çoğunluk (%63) Birleşik Devletler için iyi fikirler beslemekteyken, 2004'te bu oran yüzde 41'e inmişti.
Bölgenin son anti-Amerikan (devrimci 1960'lar ve 1970'lerdeki) dalgasının tersine, bugünün anti-Amerikancılığı kurumlaşmış siyasetlere ya da geleneksel ideolojik ayrımlara dayanmamaktadır. Bu, daha çok ana akım paradigmalarının içinde, ABD'ye karşı şiddet yerine ABD'nin etkisi ve gücüne daha geniş bir siyasi ve kültürel direniş öneren bir anti-Amerikancılıktır.
Eski anti-Amerikancılık sağda ya da soldaki liderlerin (demagojik olarak seçmenlerini gaza getirmek ve gözleri yerel problemlerden başka yerlere çekmek için) kullandıkları popülist aletlerinden birisiydi. Bugün ise anti-Amerikancılık halkın içinden, aşağıdan bir güç olarak gelişmektedir. Bunun nedenleri ise, demokratik bir içerikle oluşmakta olduğuna, yani tam tersi olacağına, kamu düşüncesinin hükümetlerin siyasetini belirlemeye başlaması gerçeğine bağlanabilir.
Latin Amerika siyasileri en az ABD'deki siyasiler gibi kamu yoklamalarının tiryakisidirler. Bunun da gayet geçerli nedenleri vardır. Eğer kendileri hakkında kamu düşüncesi olumsuz olmaya başlarsa, daha zamanları dolmadan düşürüleceklerini gayet iyi bilmektedirler. Kamu oyunun en kolay tanımlanabilir ve tutarlı karakteristiğinin ABD karşıtlığı olmaya başladığını keşfeden bölgenin politikacıları da şimdilerde ABD siyasetine muhalefet etmeye dört elle sarılmaya başlamışlardır. Bölgenin pek çok yeni yetme orta-sol liderleri, seçmenleri kendilerine yolladığı için bu anti-Amerikancılığa şükran duymaktadırlar.
Özellikle Güney Cone ve Meksika'daki kamu oyu araştırmaları ABD'nin "terörizme karşı savaş"ına çok derinden gelen bir hoşnutsuzluk ortaya çıkarmıştır. 2004'de yapılan Latinobarómetro araştırması, Arjantin, Uruguay, Meksika, Brezilya, Bolivya ve Şili'de ABD'nin Irak'taki eylemlerine desteğin onda birden bile az olduğunu gösterdi. Dünyada çatışmalara Washington'un nasıl baktığı daha da geniş şekilde sorulduğu zaman, ABD siyasetine karşı olma seviyesi de hemen aynı seviyede yükseliyordu.
ABD'ye kızgınlığın nedenleri terörizmle uğraşmasından daha ilerilere gitmekte. Her gün gelen haberlerle beslenen bir sürü başka problemler bugünün anti-Amerikancılığını beslemekte: 2001'de Arjantin'in ekonomik ve politik çöküşü sırasında ABD'nin katı duyarsızlığı; serbest ticaret teraneleri okurken kendi çiftçilerine verdiği milyarlarca sübvansiyonları durdurmaması; Venezüella Başkanı Chavez'e karşı yapılan darbeye Washington'un sessiz desteği; ve (özellikle Meksika'da) 11 Eylül sonrası göçmenlere gösterdiği kötü muamele ile etkin ve insancıl bir göçmenlik sistemi yaratmamış olması.
2002'nin sonları ve 2003'ün başlarında Latin Amerika, daha Irak işgali olmamışken bile, savaş karşıtı duyguların ve protestoların temel merkezi olmuştu. Savaş çabalarına katılmaları için çağrıda bulunan ABD'ye karşı çıktıkları için her ne kadar Almanya ve Fransa dikkatleri daha çok üzerlerine topladılarsa da, Washington'u hayrete düşüren Latin Amerika'nın ABD'nin "Gönüllüler Koalisyonu"nun sesini kesmede aynı derecede etkin olmasıydı.
Arjantin'in neden savaş karşıtlığında dünya birincisi olduğunu sosyolog Manuel Castells'in IMF'in "parasal diktası" olarak adlandırdığı siyasetinin en yeni kurbanlarından olduğu gerçeği açıklayabilir.(2) 2003'ün Ocak ayında 41 ülkede yapılan bir Gallup kamuoyu yoklaması Arjantin'de hayret verici %83'lük bir çoğunluğun Irak'a karşı "ne olursa olsun" bir askeri harekete karşı olduklarını ortaya koydu.(3) Bu muhalefet, nüfusunda daha fazla Müslüman bulunan Pakistan, Hindistan, Malezya ve Nijerya gibi ülkelerden çok daha yüksekti. Gallup tarafından yoklama yapılan beş Latin Amerika ülkesinde (Bolivya, Kolombiya, Ekvador ve Uruguay da yoklanmıştı) kesin çoğunluk şartsız olarak Irak savaşına karşıydı.
Bölgenin liderleri, Orta Amerika'nın çoğu, Dominik Cumhuriyeti ve Kolombiya dışında, savaşa destek vermeyi reddettiler. BM Güvenlik Konseyi'nin dönüşümlü üyeleri Şili ve Meksika, Irak'a karşı askeri bir eylem kararını kabul etmeyi reddederek işgalin haklılığına hatırı sayılır bir darbe vurdular.
Kamuoyu ve onu şekillendiren anti-Amerikancılık Latin Amerika'nın Gönüllüler Koalisyonundan uzak durabilmesinde önemli bir rol oynadı. Eğer kamuoyu yoklamaları Latin Amerikalı halkın büyük bir çoğunluğunun gelmekte olan savaşı reddettiğini göstermeseydi bölgenin liderlerinin bu denli savaş karşıtı olacakları ya da Beyaz Saray'dan Birleşmiş Milletler kararını desteklemeleri yönünde gelen müthiş baskılara Meksika ve Şili'nin direnebilecekleri şüphelidir.
ABD'nin önderliğindeki bir savaşa karşıt olmak illaki de anti-Amerikancılığa eşit değildir. Ancak, Latin Amerika'da ABD'nin dış politikasının 11 Eylül sonrası askerileşmesinin eleştirisi özellikle Bush yönetiminin ama genelde ABD'nin dış siyasetinin toptan kötü görülmesinin ve ABD'nin bir imparatorluğa dönüştüğü yaygın görüşünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
ABD'nin bir imparatorluk haline geldiği görüşü özellikle Irak'ın işgalinden sonra daha netleşmiş ve dergi ve Latin Amerikan solcu kaynak kitaplarından bölgenin ana akım medyasına, halkın tartışmalarına ve yemek sonrası sohbetlere girmiştir. Arjantin'in mali çöküşünün en kötü günlerinde haftalık magazinlerden kablolu yayınlardaki konuşma programlarına kadar herkes, ABD'nin, Amerikalı yatırımcıların Pampas ve Patagonya'da geniş topraklar kapatabilsin diye, Arjantin'i bir ekonomik batırma komplosunun içinde olduğu senaryoları üretmekteydiler.(4) Yakınlarda Brezilya'nın saygın gazetesi Folha, 2004'deki ABD seçimlerini izlerken başlık atıyordu: "İmparatorluk Oy Kullanıyor."(5) Şubat ayında da Mexico City gazetesi El Universal'da yazan tanınmış akademisyen ve gazeteci Pablo Marentes Gonzales ABD-Meksika sınırını eski Roma'nın açık sınırlarına benzetiyor ve bütün çabalarına rağmen ABD'nin yüz binlerce İspanyolca konuşan insanın her yıl sınırdan içeri dışarı girip çıkmasını önleyemeyeceğini yazmaktaydı.(6)
Politik liderler bu eleştirel tondan yararlanarak kamuoyuyla siyasi stratejinin birbirini etkilediği bir döngü yaratıyorlar. Aleni konuşmalarında güçlü anti-emperyalist, anti-Amerikan demeç veren sadece Küba başkanı Fidel Castro ile Venezüella başkanı Hugo Chavez değildir. Her ne kadar başka liderler onlar kadar cüretkar değillerse de, ABD'nin eylemlerini ve davranışlarını eleştirdiklerinde bu liderlerin seçmenleri ne dediklerini anlamaktadırlar.
Londra'da 2003'te yapılan ve dünyanın merkez-sol liderlerinin en büyük katılımı olarak nitelenen İlerici Yönetim Konferansında (Progressive Governance Conference) Brezilya başkanı Luiz Inacio da Silva ABD'nin tek başına hareket etmesini eleştirdiğinde dinleyenleri güldürerek, Irak savaşından hemen sonra, "Eğer ABD'de hayranlık duyduğum tek şey varsa, o da, ilk düşündüklerinin kendileri olmasıdır, ikinci düşündükleri de üçüncü düşündükleri de kendileridir. Daha sonra, eğer vakitleri kalmışsa, daha da fazla kendilerini düşünürler."(7) demiştir.
Yeni Bir Anti-Amerikancılık Dalgası- - 27 Haziran 2005
Latin Amerika'da anti-Amerikancılık yeniden dikkat edilmesi gereken bir güç olmaya başlıyor. 1990'larda anti-Amerikancılık bölgede genellikle pek göze çarpmadan ve siyasi hayata sadece kısıtlı katkıda bulunarak yaşıyordu. O günlerde Latin Amerika başkentleri serbest piyasaya dalmışlar, Washington ve onun etkisindeki uluslararası finans kurumlarınca tezgâhlanan özelleştirme ve deregülasyon salgınına kapılmışlardı.
Ancak bu şenliği, 2001'de meydana gelen iki olay, 11 Eylül saldırısı ve Arjantin'in Aralık'taki ekonomik çöküşü sona erdirdi. Pek çok Latin Amerika hükümeti 10 yıllık neo-liberal reçeteler doğrultusunda yaptıkları deneyimlerinden uyanarak başladıkları yerden daha iyi bir yere gelemediklerini, aslında, pek çoğu daha da kötü durumda olduklarını fark ettiler. ABD kendini aniden Teröre Karşı Savaş'ının içine gömünce, Arjantin, Peru, Uruguay ve Brezilya gibi ülkeler, kendilerini korkunç bir borç altında inleten, giderek büyüyen işsizlik ve daha da eşitsiz gelir dağılımı yaratan ve iyi idare edilemeyen reformlarıyla baş başa kaldı.
11 Eylül'den bu yana ABD'nin Latin Amerika'daki siyaseti, Arjantin'in borcunu ödeyemeyeceğini açıklayarak milyonlarca Arjantinlinin fakirliğe mahkum edildiği günlerde Washington'un onu kurtarmaya yanaşmamasıyla uluslararası kamuoyunda açıkça ortaya çıktığı gibi, daha çok Latin Amerika'yı bir yanda korkutmayla öte yanda ilgisizlik arasında gidip gelmiştir. Bunun ve Latinlerin ABD'den gördüğü diğer küstahlıklar sonucu çoğu Latin Amerika ülkesi düzenli bir şekilde ABD'ye karşı tavır almaya başlamışlardır.
Yıllık yapılan Latinobarómetro kamu yoklamasında 1990'larda ABD'nin bölgedeki imajını geliştirdiği görülmekteydi.(1) Ancak bu süreç 2002'de değişti. 2004'e gelindiğinde ise 18 ülkeden 20,000 kişiyle yapılan soruşturma sonucu Arjantin, Bolivya, Meksika ve Uruguay'da ABD'ye olumlu bakanlar artık azınlıktaydı. Brezilya'da yoklanan halkın sadece yarısı ABD'ye sıcak bakıyordu. Olumlu yaklaşımdaki bu gerileme tamamen bir geri dönüş yapan Meksika'da en çarpıcı biçimiyle görüldü. 2001'de kesin çoğunluk (%63) Birleşik Devletler için iyi fikirler beslemekteyken, 2004'te bu oran yüzde 41'e inmişti.
Bölgenin son anti-Amerikan (devrimci 1960'lar ve 1970'lerdeki) dalgasının tersine, bugünün anti-Amerikancılığı kurumlaşmış siyasetlere ya da geleneksel ideolojik ayrımlara dayanmamaktadır. Bu, daha çok ana akım paradigmalarının içinde, ABD'ye karşı şiddet yerine ABD'nin etkisi ve gücüne daha geniş bir siyasi ve kültürel direniş öneren bir anti-Amerikancılıktır.
Eski anti-Amerikancılık sağda ya da soldaki liderlerin (demagojik olarak seçmenlerini gaza getirmek ve gözleri yerel problemlerden başka yerlere çekmek için) kullandıkları popülist aletlerinden birisiydi. Bugün ise anti-Amerikancılık halkın içinden, aşağıdan bir güç olarak gelişmektedir. Bunun nedenleri ise, demokratik bir içerikle oluşmakta olduğuna, yani tam tersi olacağına, kamu düşüncesinin hükümetlerin siyasetini belirlemeye başlaması gerçeğine bağlanabilir.
Latin Amerika siyasileri en az ABD'deki siyasiler gibi kamu yoklamalarının tiryakisidirler. Bunun da gayet geçerli nedenleri vardır. Eğer kendileri hakkında kamu düşüncesi olumsuz olmaya başlarsa, daha zamanları dolmadan düşürüleceklerini gayet iyi bilmektedirler. Kamu oyunun en kolay tanımlanabilir ve tutarlı karakteristiğinin ABD karşıtlığı olmaya başladığını keşfeden bölgenin politikacıları da şimdilerde ABD siyasetine muhalefet etmeye dört elle sarılmaya başlamışlardır. Bölgenin pek çok yeni yetme orta-sol liderleri, seçmenleri kendilerine yolladığı için bu anti-Amerikancılığa şükran duymaktadırlar.
Özellikle Güney Cone ve Meksika'daki kamu oyu araştırmaları ABD'nin "terörizme karşı savaş"ına çok derinden gelen bir hoşnutsuzluk ortaya çıkarmıştır. 2004'de yapılan Latinobarómetro araştırması, Arjantin, Uruguay, Meksika, Brezilya, Bolivya ve Şili'de ABD'nin Irak'taki eylemlerine desteğin onda birden bile az olduğunu gösterdi. Dünyada çatışmalara Washington'un nasıl baktığı daha da geniş şekilde sorulduğu zaman, ABD siyasetine karşı olma seviyesi de hemen aynı seviyede yükseliyordu.
ABD'ye kızgınlığın nedenleri terörizmle uğraşmasından daha ilerilere gitmekte. Her gün gelen haberlerle beslenen bir sürü başka problemler bugünün anti-Amerikancılığını beslemekte: 2001'de Arjantin'in ekonomik ve politik çöküşü sırasında ABD'nin katı duyarsızlığı; serbest ticaret teraneleri okurken kendi çiftçilerine verdiği milyarlarca sübvansiyonları durdurmaması; Venezüella Başkanı Chavez'e karşı yapılan darbeye Washington'un sessiz desteği; ve (özellikle Meksika'da) 11 Eylül sonrası göçmenlere gösterdiği kötü muamele ile etkin ve insancıl bir göçmenlik sistemi yaratmamış olması.
2002'nin sonları ve 2003'ün başlarında Latin Amerika, daha Irak işgali olmamışken bile, savaş karşıtı duyguların ve protestoların temel merkezi olmuştu. Savaş çabalarına katılmaları için çağrıda bulunan ABD'ye karşı çıktıkları için her ne kadar Almanya ve Fransa dikkatleri daha çok üzerlerine topladılarsa da, Washington'u hayrete düşüren Latin Amerika'nın ABD'nin "Gönüllüler Koalisyonu"nun sesini kesmede aynı derecede etkin olmasıydı.
Arjantin'in neden savaş karşıtlığında dünya birincisi olduğunu sosyolog Manuel Castells'in IMF'in "parasal diktası" olarak adlandırdığı siyasetinin en yeni kurbanlarından olduğu gerçeği açıklayabilir.(2) 2003'ün Ocak ayında 41 ülkede yapılan bir Gallup kamuoyu yoklaması Arjantin'de hayret verici %83'lük bir çoğunluğun Irak'a karşı "ne olursa olsun" bir askeri harekete karşı olduklarını ortaya koydu.(3) Bu muhalefet, nüfusunda daha fazla Müslüman bulunan Pakistan, Hindistan, Malezya ve Nijerya gibi ülkelerden çok daha yüksekti. Gallup tarafından yoklama yapılan beş Latin Amerika ülkesinde (Bolivya, Kolombiya, Ekvador ve Uruguay da yoklanmıştı) kesin çoğunluk şartsız olarak Irak savaşına karşıydı.
Bölgenin liderleri, Orta Amerika'nın çoğu, Dominik Cumhuriyeti ve Kolombiya dışında, savaşa destek vermeyi reddettiler. BM Güvenlik Konseyi'nin dönüşümlü üyeleri Şili ve Meksika, Irak'a karşı askeri bir eylem kararını kabul etmeyi reddederek işgalin haklılığına hatırı sayılır bir darbe vurdular.
Kamuoyu ve onu şekillendiren anti-Amerikancılık Latin Amerika'nın Gönüllüler Koalisyonundan uzak durabilmesinde önemli bir rol oynadı. Eğer kamuoyu yoklamaları Latin Amerikalı halkın büyük bir çoğunluğunun gelmekte olan savaşı reddettiğini göstermeseydi bölgenin liderlerinin bu denli savaş karşıtı olacakları ya da Beyaz Saray'dan Birleşmiş Milletler kararını desteklemeleri yönünde gelen müthiş baskılara Meksika ve Şili'nin direnebilecekleri şüphelidir.
ABD'nin önderliğindeki bir savaşa karşıt olmak illaki de anti-Amerikancılığa eşit değildir. Ancak, Latin Amerika'da ABD'nin dış politikasının 11 Eylül sonrası askerileşmesinin eleştirisi özellikle Bush yönetiminin ama genelde ABD'nin dış siyasetinin toptan kötü görülmesinin ve ABD'nin bir imparatorluğa dönüştüğü yaygın görüşünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
ABD'nin bir imparatorluk haline geldiği görüşü özellikle Irak'ın işgalinden sonra daha netleşmiş ve dergi ve Latin Amerikan solcu kaynak kitaplarından bölgenin ana akım medyasına, halkın tartışmalarına ve yemek sonrası sohbetlere girmiştir. Arjantin'in mali çöküşünün en kötü günlerinde haftalık magazinlerden kablolu yayınlardaki konuşma programlarına kadar herkes, ABD'nin, Amerikalı yatırımcıların Pampas ve Patagonya'da geniş topraklar kapatabilsin diye, Arjantin'i bir ekonomik batırma komplosunun içinde olduğu senaryoları üretmekteydiler.(4) Yakınlarda Brezilya'nın saygın gazetesi Folha, 2004'deki ABD seçimlerini izlerken başlık atıyordu: "İmparatorluk Oy Kullanıyor."(5) Şubat ayında da Mexico City gazetesi El Universal'da yazan tanınmış akademisyen ve gazeteci Pablo Marentes Gonzales ABD-Meksika sınırını eski Roma'nın açık sınırlarına benzetiyor ve bütün çabalarına rağmen ABD'nin yüz binlerce İspanyolca konuşan insanın her yıl sınırdan içeri dışarı girip çıkmasını önleyemeyeceğini yazmaktaydı.(6)
Politik liderler bu eleştirel tondan yararlanarak kamuoyuyla siyasi stratejinin birbirini etkilediği bir döngü yaratıyorlar. Aleni konuşmalarında güçlü anti-emperyalist, anti-Amerikan demeç veren sadece Küba başkanı Fidel Castro ile Venezüella başkanı Hugo Chavez değildir. Her ne kadar başka liderler onlar kadar cüretkar değillerse de, ABD'nin eylemlerini ve davranışlarını eleştirdiklerinde bu liderlerin seçmenleri ne dediklerini anlamaktadırlar.
Londra'da 2003'te yapılan ve dünyanın merkez-sol liderlerinin en büyük katılımı olarak nitelenen İlerici Yönetim Konferansında (Progressive Governance Conference) Brezilya başkanı Luiz Inacio da Silva ABD'nin tek başına hareket etmesini eleştirdiğinde dinleyenleri güldürerek, Irak savaşından hemen sonra, "Eğer ABD'de hayranlık duyduğum tek şey varsa, o da, ilk düşündüklerinin kendileri olmasıdır, ikinci düşündükleri de üçüncü düşündükleri de kendileridir. Daha sonra, eğer vakitleri kalmışsa, daha da fazla kendilerini düşünürler."(7) demiştir.

