4umTurk Portal.Sizin için en iyisi Türkiye'nin incisi


4umTurkü ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.Burası sitemizin arşividir.Ana siteye giriş için lütfen yukarıdaki bannerı tıklayınız.


Gülünün Solduğu Akşam

özgeylani
17-11-2007, 10:02 PM
Erdal Öz
GÜLÜNÜN
SOLDUĞU
AKŞAM .(1) Erdal Öz, 26.3.1935 yılında doğdu. Devlet memuru olan babasıyla
birlikte Türkiye’nin değişik yerlerini dolaştı. Ortaokulu Antalya’da,
liseyi Tokat’ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde
başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı.
İstanbul’da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte a dergisi’ni
çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar’ı (1960),’a dergisi yayınları’ arasında
yayınladı. Sonra ilk romanı Odalarda (1960) ‘Varlık Yayınları’
arasında çıktı. 12 Mart darbesiyle birlikte Ankara’da işletmekte olduğu
Sergi Kitabevi kapatıldı, kendisi de siyasal görüşlerinden dolayı
tutuklandı ve sıkıyönetimce yargılandı. Tutukluluk döneminden
sonra, o dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Yaralısın, önce
1973′te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi, sonra 1974′te kitap
olarak çıktı. Bu roman Macaristan’da Almanya’da, Hollanda’da, Suriye’de
ve Makedonya’da yayınlandı. 1975 Orhan Kemal Roman
Ödülü’nü aldı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabı, Deniz Gezmiş Anlatıyor
(1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün
Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitabı, Havada Kar Sesi Var
(1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve
Odalarda (1995) adlı yeni romanı çıktı. 1975-1981 yılları arasında
Arkadaş Kitaplar adlı ‘çocuk edebiyatı dizisi’ni yönetti. 1981 yılında
Can Yayınları’nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: Kırmızı
Balon (1990) ve Alçaktan Kar Yağar (1982).
:::::::::::::::::
Herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam.
TURGUT UYAR
:::::::::::::::::
BU KİTABI YAZARKEN
O günlerden bende kalanları toparlayıp yazarken Pal
Sokağı Çocukları adlı o pek sevdiğim çocuk romanını yeniden
okuyor gibi oldum.
Bütün inançları, olanca sevimlilikleri içinde, ellerini
kana bulamaktan özenle kaçınan; hele ‘kır gerillası’ serüvenini,
sanki dağda kamp kurmuş korkusuz bir izci topluluğu
olarak yaşayan bu gözüpek çocuklara karşı büyüklerin
çok acımasızca davrandığını da öfkeyle belirtmekten
kaçınmadım.
Bir önceki dönemin asılan üç büyüğüne karşılık, üç
genç insanın sanki bir ödeşme biçiminde asılışlarını, sonucu
üç-üç biten o korkunç ve uzatılmış maçı, yaşadığım ve
edinebildiğim bilgilerin ışığında oldukça ayrıntılı anlatışım
da, uygulandıktan sonra bir daha onarılamayan, bir daha
dönüşü olmayan ölüm cezalarının ne kadar insanlık dışı,
ne kadar ilkel bir eylem olduğunu vurgulamak içindir.
Bu kitapta anlatılanlar, serüven dolu sürükleyici bir
roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap
olduğu da bilinmelidir. Birtakım acı gerçekleri daha da
etkili kılabilmek için, böyle bir biçim kullanmam kaçınılmazdı.
Başka türlüsünü de yapamazdım. Bu da benim yazış
biçimim. Ancak, bu yazdıklarımın, bir roman gibi
okunsa da, roman olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
Serüvenlerini yazarken, bu gözüpek çocukların kişiliğinde
birer kahraman yaratmaya çalışmadım. Okuyunca
görülecektir: onlar gerçekten yiğit kişilerdi.
Olaya, bir avuç teröristin silahlı eylemi, birkaç anarşistin
düzene karşı ayaklanışı olarak bakmak, olanları bu
gözle görmek, o günlerde olduğu gibi, şimdi de yanlış bir
yargılamaya götürebilir.
Belki bir avuçtular, birkaç kişiydiler. Görünüşe göre
de silahlı eylemlere girişmişler, kurulu düzene başkaldırmışlardı.
Yanıltmamalı bu. Görünüşün ardında yatan büyük
ve gizli girişimi görmezden gelerek bu genç insanları
yargılamaya kalkarsak, 12 Mart sonrasında olduğu gibi, yine
onları yok edip ortadan kaldırmak, öldürerek cezalandırmak
kastıyla yargılar, birçoğunu yeniden ipte sallandırırdık.
Bir avuçtular, ama bir başına değillerdi.
Oyuna getirildiklerinin, yalnız bırakıldıklarının acısını,
öldürülmekten yakayı sıyırıp yaşıyor olanlar, sanırım
hala duyuyorlardır.
12 Mart’ı gerçekleştiren karşıt güçlerin sorumluları,
sonra aradan bunca yıl geçtikten birbirlerini suçlayan, başarısızlıkları
ve suçlulukları açısından kendilerini aklatmaya
çalışan ilginç açıklamalarda bulundular. Hiçbir açıklamada,
nedense bu genç insanların adı bile geçmedi. Sanki
hiç görmemişler, hiç tanımamışlar bu çocukları; asker-sivil
bir yönetimin başarısız girişimcileri bu çocukların sırtını
hiç sıvazlamamışlar sanki.
Okuyunca görülecektir: bu çocukların bana gizlice
anlattıklarında az da olsa ipuçları vardır.
Anı, belge karışımı bu anlatıyı bir roman gibi de okuyabilirsiniz;
yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı, onarıcı
olsun.
Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür bence.
İstanbul, Ekim 1986
:::::::::::::::::
ONUNCU BASIM İÇİN
Gülünün Solduğu Akşam, 1971 yılında Ankara Bir
Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım ilk tutukluluk
dönemimde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla birlikte
olabildiğim bir hafta içinde (11-18 Eylül) onlarla yaptığım
konuşmalar sırasında hızla tutmaya çalıştığım dağınık notlardan,
cezaevi günlüğümden, dışarıya yazıp yolladığım
mektuplardan ve o mektupların satır aralarına bir gölge gibi
iliştirdiğim görünmez anılardan ve belleğimde, yüreğimde
kalanlardan yola çıkılarak yazılmıştır.
1976 yılında, elimdeki notların bir kısmını toparlayarak
günlük bir gazete için bir dizi yazı hazırlamıştım. Sonra
gazetenin şaşırtıcı tutumu yüzünden o yazı dizisini yayımlatmaktan
vazgeçip Deniz Gezmiş Anlatıyor adıyla kitap
olarak çıkarmıştım. O kitap, Gülünün Solduğu Akşam’ın
bir bölümü, bir öndenemesi sayılabilir. O kitapta
yalnızca Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’la yaptığım konuşmalar,
bir de üç gencin asılış sahneleri vardı. O kitap,
kendi içinde de eksik bir kitap olmuştu. Özellikle Deniz
Gezmiş’in konuştuğu bölümde, Deniz’in bazı sözlerini
onun bazı eylem arkadaşlarının isteklerine uyarak yazdığım
metinden çıkarmak zorunda kalmıştım. Ayrıca o kitapta
birtakım kurgu yanlışları da yapmış olduğumu sonradan
anlamıştım. Deniz’in düşürüldüğü ilk pusu ile son
pusunun ayrıntıları ne yazık ki birbirine karışmıştı.
Gülünün Solduğu Akşam’ı yazmaya kalkışınca, elimdeki
bütün yazılı notları yenibaştan çözümleyip derlemek
zorunda kaldım.
Özellikle Deniz Gezmiş’le konuşurken tuttuğum kargacık
burgacık notlar, haklı bir tedirginliğin, bir garip korkunun
belirtilerini de taşıyordu. Yazdığım notlar cezaevinde
ele geçebilir, özellikle de onların başına yeni dertler
açabilirdi. Öyleyse yazdıklarımı benden başka kimse okuyamamalıydı.
Bu yüzden oldukça okunaksız, çok kısa
cümlelerden oluşan, pek çok cümlenin özetlenerek kağıda
geçirildiği, yalnızca cümlelerin değil, birtakım sözcüklerin
de sonradan tamamlanmak üzere yarım bırakıldığı, yer
yer nokta noktalarla geçiştirilmiş bir tür steno gibiydi, öylesine
garip bir şeydi elimdeki metin.
Olmaya ki bu konuşmalar önceden tasarlanmış birtakım
sorulara düşünülerek verilmiş yanıtlardan da oluşmuyordu.
Kaçamak bir buluşmanın şaşkınlığı ve gerginliği
içinde, birbirleriyle yeni tanışmış insanların pek de açık olmayan
tutuk konuşmalarıydı kağıda geçirmeye çalıştıklarım.
Ve ister istemez de dağınıktı, savruktu anlatılanlar.
Hele Deniz Gezmiş’le yaptığım konuşma. Sürekli o’ydu
konuşan ve geç kalmış olmaktan korkar gibi konuşuyordu.
Araya girip sorular soruşum, anlattıklarının ayrıntılarını
yakalamak, sözde ileride onlarla ilgili yazacağım romana
gerekli gereçleri sağlayabilmek içindi. Nitekim anlatılanlar,
böylesi sorularla bu kadar renklenebilmiştir.
Üstelik birkaç gün sonra salıverileceğimi nereden bilebilirdim.
Öyleyse işin başındaydık. Bu anlatılanlar, olayın
ana çizgilerini kabaca belirleyecek, zamanla, geriye dönüşlerle
romanın gerçek ayrıntıları ortaya çıkabilecekti.
Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı kitabımda yer alan bölümler,
Gülünün Solduğu Akşam’da yeniden ve daha eksiksiz
toparlanıp biçimlenmiştir.
Ayrıca, bu kitabı oluştururken yazmayı tasarladığım,
ama kitaba koymadığım, ancak kitap çıktıktan sonra haftalık
bir dergide açıklamak zorunda kaldığım önemli bir
bölümü, Deniz’in benden üç kişilik zehir isteyişini anlattığım
bölümü de kitabın sonunda bulacaksınız.
:::::::::::::::::

özgeylani
17-11-2007, 10:05 PM
Gülünün Solduğu Akşam (2)

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazali’den:
–Gece:
büyük laciverdi bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.–
NAZIM HİKMET
:::::::::::::::::
BİR AKŞAMÜSTÜ
OTURUP
Ankara, Bir Numaralı Mamak Askeri Cezaevi.
30.6.1971 (Cezaevinde tuttuğum günlükten): –Bugün
görüş günüydü. Ne güzeldi. Annem, babam, karım, üçü birden
gelmişlerdi. Çift kat cam bölmeli daracık görüşme odasında
seslerimizi duyurabilmek için bağıra bağıra birşeyler
konuşmaya çalıştık.
Döndüğümde Deniz Gezmiş’i bizim koğuşta buldum.
Nurhak’ta yaralı olarak yakalanan Mustafa Yalçıner’in başucundaydı.,
Yavaş sesle konuşuyorlardı. Bu, onu ilk görüşüm.
Yakalandığının ertesi günü gazetelerde boy boy yayımlanan
fotoğraflarındakinden daha süzgün. Uzun süredir güneşsiz
kaldığı belli. Zayıf ve beyaz. O yeşil parkasının içinde incecikti.
Yakalandığı gün üzerinde olan yakası kürklü parkasını
giymişti yine. Sonra nöbetçi yüzbaşı girdi içeriye. Yumuşak
bir sesle birşeyler söyledi Deniz’e. Direnmedi Deniz, kalktı;
birlikte koğuştan çıktılar. Gardiyanların dışarıda azarlandığını
duydum.
Aradan üç ay geçecek ve Deniz Gezmiş’le, yine bir
görüş günü, başka bir boyutta, başka bir bağlamda karşılaşacaktık:
11.9.1971 (Aynı günlükten): Uykusuz geçen bir gecenin
ertesinde, öğle yemeğinin ağırlığı içinde yatağıma uzanmıştım.
İçim geçivermiş, uyuyakalmışım. Uyandığımda akşamı
çok yakınımda buldum; dostları da. Yatağıma tırmandılar,
bağdaş kurup oturdular. Sevgili konuklarıma çay söylemek
için alttaki yatağa basarak indim, çayocağına gittim. Birden
orada, çayocağının içinde Deniz’i görmek şaşırttı beni. Aylardır
hiç görünmemişti ortalarda.
Deniz, iki üç kişinin güçlükle sığışabileceği, çayocağı olarak
kullanılan daracık bölmenin içindeydi. Çayocağını işleten
iki tutuklu erin arkasında bir taburede oturuyordu.
–Merhaba, — dedi.
–Merhaba, — dedim: –İyi misin?–
–Öykünü bir daha okudum,– dedi. –Ernesto’yu (Bu öykü ‘Kanayan’ adlı
kitabımdadır.) Daha önce bir gazetede de çıkmıştı. –
–Cumhuriyet’te,– dedim.
–Memet Fuat’ın hazırladığı. ‘Yıllık’ geçti elime. Orada
gördüm. Bir daha okudum. İyi belgelemişsin.–
–Pek öykü sayılmaz o, — dedim.
–Yo, yo, olsun. Çok gerekli bir yazı. Eline sağlık. –
Görüş günüydü o gün. Cezaevindekilerin yakınları,
beş dakikacık da olsa içeridekileri görebilmek için onca
yola, onca eziyete, onca engellemeye katlanıyor, cezaevine
geliyorlardı.
Biz içeridekilerin hazırlıklarıysa bir gün öncesinden
başlardı. Tıraşlar olunur, en temiz kılıklar giyilirdi. Amaç,
dışarıdakilere ezik, yılgın görünmemekti. Bu tavır, dışarıdakilere
güç verirdi.
O gün Deniz de görüşmecisiyle buluşmak için beş dakikalığına
koğuşundan çıkarılmış, dönüşte nasıl olduysa
yine kendini unutturup çayocağına sığınmıştı.
Cezaevinde yatanlar bilir: bir koğuşun içinde yataktan
yatağa konukluğa gidilir; tıpkı bir evden bir eve, bir
mahalleden bir mahalleye gidilir gibi.
Benim de yatağımda konuklarım vardı, beni bekliyorlardı,
çayla birlikte.
11.9.1971 (Günlükten): Hazırlanan dört bardakla sekizlik
demliği aldım.
–Gitme de konuşalım,–dedi Deniz.
–Yatağımda arkadaşlar var, — dedim.
–Boşver, atlat onları,–dedi.
–Atlatamam. Çay beklerler şimdi. –
–Canım, ver çaylarını gel,–dedi.
Gerçekten de on dakika sonra çayocağındaydım. Bekliyordu.
Deniz’in yanına bir tabure uzattılar, geçip oturdum.
Çayocağını işleten iki tutuklu erden Ahmet, sıcak suyla doldurduğu
değişik boylardaki kararmış demliklere birer tutam
çay atıp kıvırıp büktüğü kağıt parçalarını demliklerin akıtma
yerlerine tıkıştırıyor, Aziz de yıkadığı bardakları, dolu
demlikleri alıp dağıtmaya gidiyordu. O sırada üçüncü tutuklu
er Bahattin de geldi. Ahmet’le Bahattin önümüzde dikelip
bizi meraklı gözlerden gizlediler. İkisi de Deniz’le aramızda
geçen konuşmayı, pek anlamasalar da, ilgi ve hayranlıkla
dinlediler. Durmadan bardak yıkadılar, çay demlediler.
O gün Deniz’le aramızda geçen konuşmanın konusu
edebiyattı. Edebiyata bunca yakın oluşuna sevinmiştim.
Ummuyordum. 12 Mart’ın içeri aldığı nice arkadaş için
edebiyat, genellikle küçümsenen bir şeydi. İçeriye kuramsal
kitaplar da pek sokulamadığı için, zamanla onlar da
edebiyatla tanışmak zorunda kaldılar. Pek çoğu, doğru dürüst
bir romanla, bir öyküyle, bir şiirle orada tanıştı. Sanırım
bugün de öyledir. Ve okudukça, edebiyata ısındıkça,
önce nasıl şaşırdıklarını, sonra nasıl değiştiklerini sevinçle
izlemişimdir.
(Günlükten): Bir ara Deniz, –Bugünleri de yazmak gerek, — dedi.
–Yazılacak elbette,– dedim. –Daha olayın çok başındayız.
Zamanla yazılır.–
–Yarının gerçek edebiyatı bugünün mahpusanelerinden
çıkacak, göreceksin,– dedi. –Yazarlarımız konu sıkıntısı çekiyorlardı.
İşte bir sürü konu onlara. –
Doğru söylüyordu.
–Peki ama neden yazarlarımız içeride değil?–
–Niye?– dedim, –Fakir Baykurt burada. Dursun Akçam
da burada. Muzaffer Erdost da. Emil Galip de. Mümtaz Soysal da. –
–Ama aramızda değiller,– dedi. –Çoğu Dış B’ye attı kapağı. –
‘Dış B’ denilen yere ‘Vitrin’ de diyorduk; Mamak Cezaevinin
dış kesiminde, idarenin bitişiğinde, önündeki çiçekli
geniş bahçeye bakan, uzaktan da olsa bütün Ankara’yı
gören ayrı bir koğuştu. Orada, genellikle üniversite
öğretim görevlileri, gazeteciler, yazarlar, yani ’seçkinler’
kalıyordu. Beni de bir ara oraya almak istemişler, yanaşmamıştım.
O ara içeride kalmak, içeriyi yaşamak bana daha ilginç gelmişti.
(Günlük’ten): –Cezaevine giren çok az yazar var,– dedi.
–Bırak da dışarıda kalanlar, içeri tıkılanlardan çok olsun, –
dedim.
Nazım Hikmet’ten sonra en beğendiği şair Ahmed
Arif’ti.
–Ama onun şiiri, daha çok eşkıyanın şiiri. Nedense yıllardır
yeni bir şey yazmıyor. Tek kitabıyla kaldı. Bugünleri
de yazmalı o,– dedi. Sonra birden sordu: –Bekir Yıldız’ı nasıl
buluyorsun?–
–Severim, — dedim.
–Ama kaba gözlem onunki,– dedi. –Sanatçı yanı şimdilik
pek ağır basmıyor. Yaşar Kemal’in ‘Bu Diyar Baştanbaşa’sına
benziyor yazdıkları. Öykülerinde röportaj ögesi ağır
basıyor. –
Bilge Karasu’yu okumuş, pek beğenmemiş.
–Füruzan diye bir kız var, okudun mu?– dedi. –Bir kitabını
okudum, pek bir şey anlayamadım ondan da. –
O konuşuyordu daha çok. Soruyor, çoğunlukla da kendisi
yanıtlıyordu. Daha bir sürü ad saydı. Ece Ayhan’ı beğenmiyor,
ama ilginç buluyordu. Edip Cansever’i, Turgut Uyar’ı,
Cemal Süreya’yı iyi izlemişti. Adnan Özyalçıner’i, Kemal
Özer’i, Ülkü Tamer’i biliyordu. Hepsinin de beğendiği, beğenmediği
yanları vardı.
Edebiyata bunca yakın oluşuna gerçekten şaşıyordum.
–Biz edebiyattan geldik reis, — dedi.
Onunla yalnız kalmalıydım. Çayocağını işleten erlerin
meraklı bakışları altında onunla kesik kesik konuşmak hoşuma
gitmiyordu.
–Sıkıldın sen burada, kalk avluya çıkalım, — dedi.
Kafamdan geçenleri sanki anlamıştı.
–Avluda görürler seni, bırakmazlar,–dedim.
–Boşver, kalk, — dedi.
Çıktık beton avluya. Esmer bir akşam koyuluğu vardı
ortalıkta.
Yan yana volta atmaya başladık.
Dal gibi upuzundu. Omuzları dardı. Yürürken genç bir
kavak gibi sallanıyordu. Meraklı bir sürü göz bizi izliyordu.
Cezaevinde haklarında en çok konuşulan, en çok merak
edilen iki ilginç kişiden biri Deniz, biri de İrfan Uçar. İrfan,
İstanbul’da gördüğü ağır işkenceler karşısında gösterdiği olağanüstü
dirençle herkesin dilinde. Bir direnç anıtı İrfan.
Ve her ikisi de öbür arkadaşlarıyla birlikte ayrı bir koğuştalar,
gözden ıraktalar.
Birden, –Reis, sen iyi belgeliyorsun,– dedi. –Che Guevara’yı
belgelediğin öykün çok iyiydi. Belgeye dayalı iyi şeyler
yazacaksın sen. Yazmalısın. Bizi de yazmalısın. –
Şaşırmıştım.
–Bizi sen yazacaksın,–dedi. –Bizim şu anda tek görgü tanığımız
sensin. Boku bokuna asılıp gideceğiz. Yanımıza sokulan
tek yazar sensin. Bizlerden sen sorumlusun reis. Bizleri
iyice incele. Bize sorular sor, gerekli her şeyi öğren, yaz bizi.
Yazar mısın?–
–Yazarım tabii. Yazarım ama, konuşamayız. Konuşturmazlar. –
–İstersen konuşuruz,–dedi. –Sana istediğin her şeyi anlatırım.
Bütün arkadaşlar anlatır. Ne istersen. –
–Nasıl olacak bu?–
–Bir yolunu bulurum ben. İster misin?–
Nasıl istemezdim. Heyecanlanmıştım.
–Var mısın reis? Yazacak mısın?–
–Seve seve, — dedim. –Çok isterim yazmayı. –
Keyifle güldü.
–Nasıl bir şey düşünüyorsun?– dedi. –Roman mı? Roman
gibi olmalı. Roman olmalı değil mi?– .
–Roman olabilir,–dedim.
–En güzeli de o. Roman olmalı. Kuru kuru anlatılmamalı.
Kalıcı bir şey olmalı. Yarına kalmalı. Unutulmamalıyız. –
Bir roman kahramanıyla yan yana volta atıyordum beton
avluda.
–Ne zaman başlayabiliriz?– dedim.
–Hemen şimdi. Niye olmasın? Bir roman için neler gerekliyse,
sen bilirsin onları, sor anlatalım. Neler gerekli sana?–
–Genel yapısıyla konuyu oluşturan olaylar gerekli önce.
Sonra da bol ayrıntı.–
–Hemen başlayalım öyleyse. Vaktimiz kalmadı. Bu
adamların ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Vakit çok az.
Hemen başlayalım. –
Aklıma ilk gelen soruyu soruyorum.
Olmuyor. Olamaz. Sorumu yanıtlamaya çalışıyor, ama
olmuyor. Giremiyor konuya. Sorular da yanıtlar da dağılıp
gidiyor. Asıl önemlisi, not tutamıyorum.
Avludaki meraklı kalabalığın arasında ikimizin de dikkati
dağılıyor. Yalnız kalmalıyız, baş başa. Deniz, olayları
anlatırken, ben araya girip sorularımla onu ayrıntılara çekmeliyim.
Baş başa kalmanın kaçınılmazlığı konusunda sessizce
anlaşıyoruz. Ama nasıl baş başa kalacağız?
Daha sonra bunun da bir yolunu buluyoruz.
Deniz’lerin koğuşu bizlerden ayrıydı. Bizler, bir koğuştan
ötekine rahatça geçebiliyorduk. Onlarsa bir ayrı ıssız
adada gibiydiler. Bizlerle her türlü ilişkileri kesikti. Kesin
ve sıkı bir kuşatma altındaydılar. Ara sıra, koğuşların
giriş kapısının ortasındaki küçük konuşma deliğinden yüzlerinin
bir parçasını gördüğümüz oluyordu. Ama o koğuşun
önüne yaklaşmamız bile yasaktı. Yalnızca onların duruşma
günlerinde, sabah götürülüp akşamüstü getirilirlerken,
bir de görüş günlerinde önümüzden geçerlerken görebiliyorduk
onları.
Her duruşma dönüşünde, koğuşlarına girer girmez kıyameti
koparırlardı. Hiç değişmezdi bu. Dönüp koğuşlarına
sokulduktan kısa bir süre sonra, içeriden koğuşun büyük
demir kapısını yumruklayıp tekmelerler; onlar götürüldükten
sonra koğuşlarına gizlice yerleştirilen bir avuç
dinleme aygıtını elleriyle koymuş gibi bulup bir bir toplar,
çiğneyip ezdikleri bu küçük canavarları kapının gözetleme
deliğinden dışarı fırlatıp bağıra çağıra ağızlarına geleni
söylerlerdi. Cezaevi yönetimi de, nedense, bu işten kesinlikle
vazgeçmez, bu oyun da böylece sürüp giderdi.
Kaldıkları koğuş, uzun bir koridorun bir yanınca sıralanmış
bir dizi hücreden oluşuyordu. Gece yoklamasından
sonra her biri, birer ikişer bu hücrelere kapatılıyor, sabah
olunca kapılar yeniden açılıyordu.
Uzun koridorun sonunda, hücrelerin bittiği yerde, iki
uzun yemek masasının bulunduğu genişçe bir alan vardı.
Masaların üzerinde, savunmalar için gerekli kitaplar, dosyalar
yığılıydı.
Savcı, iki gün önce iddianameyi okumuş, hemen hepsinin
idamını istemişti. Sıkı bir savunma hazırlığı içindeydiler.
Savunmanın hazırlanışında işbölümü yapmışlardı.
Gördüğüm kadarıyla, savunmayı genel olarak tasarlayan
ve geliştiren, Hüseyin İnan’dı. Atilla Keskin de ona yardım
ediyordu.
Koğuşlarına ilk girişimde dipteki alanda topluca yemekteydiler.
Hemen hepsi ayaktaydı. Önlerindeki kavun
dilimlerini kaşıklıyorlardı. Bir geç kalmışlık duygusu içinde,
bir yere yetişmek ister gibiydiler.
Deniz, savunma hazırlıklarına pek katılmıyordu. Bu
da, onunla uzun süre baş başa kalabilmemize, konuşabilmemize
yaradı.
Tek başına kaldığı hücresine girdik. Yerler, sigara dipleriyle
doluydu. Yatağın bir köşesinde Orhan Kemal’in
okunmaktan yıpranmış bir romanı vardı: ‘Bereketli Topraklar
Üzerinde’.
Yatağı oldukça kirli ve dağınıktı. Deniz, yatağın dibine
oturdu, sırtını duvara dayadı. Ben demir parmaklıklara
dayandım; koridora sırtımı dönmüştüm. Yazdıklarımı görebilmeme
yetecek kadar bir ışık, dizlerimin üstündeki küçük
defterimi aydınlatıyordu.
O konuşurken, ben sık sık araya giriyor, onu ayrıntılara
çekiyordum. Anlattıklarının asıl renkli bölümleri de
bu ayrıntılarla ortaya çıkıyordu. Çok yavaş anlatıyor, ben
de hızla not alıyordum.
İlk günkü konuşmamızı kaçamak yapmıştık. Ertesi
gün, koğuşlarına girmeme izin verilmesi için cezaevi komutanlığına
bir dilekçe hazırlayıp verdiler. Şaşılacak şey:
bana izin çıkmıştı.
Gerekçe olarak da, benden aldıkları küçücük ‘Hermes
Baby’ yazı makinemi, klavyesi değişik olduğu için kullanamadıklarını,
savunmalarını hazırlamak için önlerinde pek
az günleri kaldığını, makineyi ancak benim kullanabileceğimi,
üstelik hukukçu olduğumu belirtip, savunmalarının
hazırlanmasında kendilerine yardımcı olabilmem için koğuşlarına
girmeme izin verilmesini istemişler. Komutanlıktan
bu izin çıkınca, ertesi gün koğuşlarına gizlice girmeme
gerek kalmadı. Demir kapı açılıverdi önümde.
Deniz, anlatmak istediklerini kolayca toparlayamıyordu.
Anlatacak çok şeyi vardı. Anlatmak istemediği şeyler de
çoktu. Duruşmalara zarar verebileceğini düşündüğü
konularda açıklama yapmaktan kaçınıyordu. Onları anlatılabilir
duruma sokmak için özel bir çaba harcadığı belli
oluyordu. Gizli kalması gereken konuları anlatmamasını
ben de istemiştim. Onu rahatlatmıştı bu sözlerim. Kimi
anlattıklarını da küçük defterime değil, yüreğime ya da
belleğime yazıyordum. Ara sıra o da beni uyarıyor, –Yazma
bu anlatacaklarımı,– diyordu. Yazmıyordum.
Anlatmadığı ne kadar çok şey olduğunu yıllar sonra
anlayıp şaşıracaktım.
Aldığım notların ele geçebileceği düşüncesi benim kadar
onu da tedirgin ediyordu. Bu yazdıklarımı nasıl dışarı
çıkarabilecektim? Gerçekten de çok zor oldu, ama oldu sonunda.
12 Mart döneminin ölüm isteğiyle yargılayıp astığı bu
üç genç insanın üçüyle de uzun uzun konuşmuş olmayı
çok isterdim. Görüşleri, eylemleri ne olursa olsun, bir döneme
damgalarını vurmuş, o günlerin en ilginç kişileriydiler.
Hiç beklemediğim anda salıverilişim, gerçekten bir
romanın, hem de büyük bir romanın gereçleri olabilecek
bu konuşmaların yarım kalmasına neden oldu:
Kısa da olsa Deniz Gezmiş’le ve Yusuf Arslan’la konuşabildim.
Ama arkadaşları arasında ‘Dede’ diye çağrılan
ve hareketin gerçek önderi olduğu söylenen, eski arkadaşım
Hüseyin İnan’la görüşme olanağı bulamadım. Çünkü
o günlerde Hüseyin, yoğun bir biçimde, ortak savunmanın
çatısını kuruyordu. Önlerinde gerçekten pek az günleri
vardı. Onu bu çalışmalarından alıkoyamazdım.
Elimdeki notlardan yola çıkarak bir roman yazmayı
çok düşündüm. Olmadı. Yapamadım. Konuya her girişimde,
sanki bir emanete hıyanet ediyormuşum duygusuna
kapılıyordum. İşte o ara Yaralısın adlı romanım ortaya çıkıverdi.
Bana anlatılanların yükünü yıllarca taşıdım.
Bir döneme ışık tutacağı düşüncesiyle, şimdi bu notları
toparlayıp yeniden yazıyor, romanlaştırmadan, belge,
anı, anlatı biçiminde günışığına çıkarıyorum.
:::::::::::::::::


EZ Archive Ads Plugin for vBulletin Copyright 2006 Computer Help Forum


Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0