özgeylani
17-11-2007, 10:02 PM
Erdal Öz
GÜLÜNÜN
SOLDUĞU
AKŞAM .(1) Erdal Öz, 26.3.1935 yılında doğdu. Devlet memuru olan babasıyla
birlikte Türkiye’nin değişik yerlerini dolaştı. Ortaokulu Antalya’da,
liseyi Tokat’ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde
başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı.
İstanbul’da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte a dergisi’ni
çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar’ı (1960),’a dergisi yayınları’ arasında
yayınladı. Sonra ilk romanı Odalarda (1960) ‘Varlık Yayınları’
arasında çıktı. 12 Mart darbesiyle birlikte Ankara’da işletmekte olduğu
Sergi Kitabevi kapatıldı, kendisi de siyasal görüşlerinden dolayı
tutuklandı ve sıkıyönetimce yargılandı. Tutukluluk döneminden
sonra, o dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Yaralısın, önce
1973′te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi, sonra 1974′te kitap
olarak çıktı. Bu roman Macaristan’da Almanya’da, Hollanda’da, Suriye’de
ve Makedonya’da yayınlandı. 1975 Orhan Kemal Roman
Ödülü’nü aldı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabı, Deniz Gezmiş Anlatıyor
(1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün
Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitabı, Havada Kar Sesi Var
(1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve
Odalarda (1995) adlı yeni romanı çıktı. 1975-1981 yılları arasında
Arkadaş Kitaplar adlı ‘çocuk edebiyatı dizisi’ni yönetti. 1981 yılında
Can Yayınları’nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: Kırmızı
Balon (1990) ve Alçaktan Kar Yağar (1982).
:::::::::::::::::
Herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam.
TURGUT UYAR
:::::::::::::::::
BU KİTABI YAZARKEN
O günlerden bende kalanları toparlayıp yazarken Pal
Sokağı Çocukları adlı o pek sevdiğim çocuk romanını yeniden
okuyor gibi oldum.
Bütün inançları, olanca sevimlilikleri içinde, ellerini
kana bulamaktan özenle kaçınan; hele ‘kır gerillası’ serüvenini,
sanki dağda kamp kurmuş korkusuz bir izci topluluğu
olarak yaşayan bu gözüpek çocuklara karşı büyüklerin
çok acımasızca davrandığını da öfkeyle belirtmekten
kaçınmadım.
Bir önceki dönemin asılan üç büyüğüne karşılık, üç
genç insanın sanki bir ödeşme biçiminde asılışlarını, sonucu
üç-üç biten o korkunç ve uzatılmış maçı, yaşadığım ve
edinebildiğim bilgilerin ışığında oldukça ayrıntılı anlatışım
da, uygulandıktan sonra bir daha onarılamayan, bir daha
dönüşü olmayan ölüm cezalarının ne kadar insanlık dışı,
ne kadar ilkel bir eylem olduğunu vurgulamak içindir.
Bu kitapta anlatılanlar, serüven dolu sürükleyici bir
roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap
olduğu da bilinmelidir. Birtakım acı gerçekleri daha da
etkili kılabilmek için, böyle bir biçim kullanmam kaçınılmazdı.
Başka türlüsünü de yapamazdım. Bu da benim yazış
biçimim. Ancak, bu yazdıklarımın, bir roman gibi
okunsa da, roman olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
Serüvenlerini yazarken, bu gözüpek çocukların kişiliğinde
birer kahraman yaratmaya çalışmadım. Okuyunca
görülecektir: onlar gerçekten yiğit kişilerdi.
Olaya, bir avuç teröristin silahlı eylemi, birkaç anarşistin
düzene karşı ayaklanışı olarak bakmak, olanları bu
gözle görmek, o günlerde olduğu gibi, şimdi de yanlış bir
yargılamaya götürebilir.
Belki bir avuçtular, birkaç kişiydiler. Görünüşe göre
de silahlı eylemlere girişmişler, kurulu düzene başkaldırmışlardı.
Yanıltmamalı bu. Görünüşün ardında yatan büyük
ve gizli girişimi görmezden gelerek bu genç insanları
yargılamaya kalkarsak, 12 Mart sonrasında olduğu gibi, yine
onları yok edip ortadan kaldırmak, öldürerek cezalandırmak
kastıyla yargılar, birçoğunu yeniden ipte sallandırırdık.
Bir avuçtular, ama bir başına değillerdi.
Oyuna getirildiklerinin, yalnız bırakıldıklarının acısını,
öldürülmekten yakayı sıyırıp yaşıyor olanlar, sanırım
hala duyuyorlardır.
12 Mart’ı gerçekleştiren karşıt güçlerin sorumluları,
sonra aradan bunca yıl geçtikten birbirlerini suçlayan, başarısızlıkları
ve suçlulukları açısından kendilerini aklatmaya
çalışan ilginç açıklamalarda bulundular. Hiçbir açıklamada,
nedense bu genç insanların adı bile geçmedi. Sanki
hiç görmemişler, hiç tanımamışlar bu çocukları; asker-sivil
bir yönetimin başarısız girişimcileri bu çocukların sırtını
hiç sıvazlamamışlar sanki.
Okuyunca görülecektir: bu çocukların bana gizlice
anlattıklarında az da olsa ipuçları vardır.
Anı, belge karışımı bu anlatıyı bir roman gibi de okuyabilirsiniz;
yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı, onarıcı
olsun.
Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür bence.
İstanbul, Ekim 1986
:::::::::::::::::
ONUNCU BASIM İÇİN
Gülünün Solduğu Akşam, 1971 yılında Ankara Bir
Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım ilk tutukluluk
dönemimde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla birlikte
olabildiğim bir hafta içinde (11-18 Eylül) onlarla yaptığım
konuşmalar sırasında hızla tutmaya çalıştığım dağınık notlardan,
cezaevi günlüğümden, dışarıya yazıp yolladığım
mektuplardan ve o mektupların satır aralarına bir gölge gibi
iliştirdiğim görünmez anılardan ve belleğimde, yüreğimde
kalanlardan yola çıkılarak yazılmıştır.
1976 yılında, elimdeki notların bir kısmını toparlayarak
günlük bir gazete için bir dizi yazı hazırlamıştım. Sonra
gazetenin şaşırtıcı tutumu yüzünden o yazı dizisini yayımlatmaktan
vazgeçip Deniz Gezmiş Anlatıyor adıyla kitap
olarak çıkarmıştım. O kitap, Gülünün Solduğu Akşam’ın
bir bölümü, bir öndenemesi sayılabilir. O kitapta
yalnızca Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’la yaptığım konuşmalar,
bir de üç gencin asılış sahneleri vardı. O kitap,
kendi içinde de eksik bir kitap olmuştu. Özellikle Deniz
Gezmiş’in konuştuğu bölümde, Deniz’in bazı sözlerini
onun bazı eylem arkadaşlarının isteklerine uyarak yazdığım
metinden çıkarmak zorunda kalmıştım. Ayrıca o kitapta
birtakım kurgu yanlışları da yapmış olduğumu sonradan
anlamıştım. Deniz’in düşürüldüğü ilk pusu ile son
pusunun ayrıntıları ne yazık ki birbirine karışmıştı.
Gülünün Solduğu Akşam’ı yazmaya kalkışınca, elimdeki
bütün yazılı notları yenibaştan çözümleyip derlemek
zorunda kaldım.
Özellikle Deniz Gezmiş’le konuşurken tuttuğum kargacık
burgacık notlar, haklı bir tedirginliğin, bir garip korkunun
belirtilerini de taşıyordu. Yazdığım notlar cezaevinde
ele geçebilir, özellikle de onların başına yeni dertler
açabilirdi. Öyleyse yazdıklarımı benden başka kimse okuyamamalıydı.
Bu yüzden oldukça okunaksız, çok kısa
cümlelerden oluşan, pek çok cümlenin özetlenerek kağıda
geçirildiği, yalnızca cümlelerin değil, birtakım sözcüklerin
de sonradan tamamlanmak üzere yarım bırakıldığı, yer
yer nokta noktalarla geçiştirilmiş bir tür steno gibiydi, öylesine
garip bir şeydi elimdeki metin.
Olmaya ki bu konuşmalar önceden tasarlanmış birtakım
sorulara düşünülerek verilmiş yanıtlardan da oluşmuyordu.
Kaçamak bir buluşmanın şaşkınlığı ve gerginliği
içinde, birbirleriyle yeni tanışmış insanların pek de açık olmayan
tutuk konuşmalarıydı kağıda geçirmeye çalıştıklarım.
Ve ister istemez de dağınıktı, savruktu anlatılanlar.
Hele Deniz Gezmiş’le yaptığım konuşma. Sürekli o’ydu
konuşan ve geç kalmış olmaktan korkar gibi konuşuyordu.
Araya girip sorular soruşum, anlattıklarının ayrıntılarını
yakalamak, sözde ileride onlarla ilgili yazacağım romana
gerekli gereçleri sağlayabilmek içindi. Nitekim anlatılanlar,
böylesi sorularla bu kadar renklenebilmiştir.
Üstelik birkaç gün sonra salıverileceğimi nereden bilebilirdim.
Öyleyse işin başındaydık. Bu anlatılanlar, olayın
ana çizgilerini kabaca belirleyecek, zamanla, geriye dönüşlerle
romanın gerçek ayrıntıları ortaya çıkabilecekti.
Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı kitabımda yer alan bölümler,
Gülünün Solduğu Akşam’da yeniden ve daha eksiksiz
toparlanıp biçimlenmiştir.
Ayrıca, bu kitabı oluştururken yazmayı tasarladığım,
ama kitaba koymadığım, ancak kitap çıktıktan sonra haftalık
bir dergide açıklamak zorunda kaldığım önemli bir
bölümü, Deniz’in benden üç kişilik zehir isteyişini anlattığım
bölümü de kitabın sonunda bulacaksınız.
:::::::::::::::::
GÜLÜNÜN
SOLDUĞU
AKŞAM .(1) Erdal Öz, 26.3.1935 yılında doğdu. Devlet memuru olan babasıyla
birlikte Türkiye’nin değişik yerlerini dolaştı. Ortaokulu Antalya’da,
liseyi Tokat’ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde
başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı.
İstanbul’da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte a dergisi’ni
çıkardı. İlk öykü kitabı Yorgunlar’ı (1960),’a dergisi yayınları’ arasında
yayınladı. Sonra ilk romanı Odalarda (1960) ‘Varlık Yayınları’
arasında çıktı. 12 Mart darbesiyle birlikte Ankara’da işletmekte olduğu
Sergi Kitabevi kapatıldı, kendisi de siyasal görüşlerinden dolayı
tutuklandı ve sıkıyönetimce yargılandı. Tutukluluk döneminden
sonra, o dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Yaralısın, önce
1973′te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi, sonra 1974′te kitap
olarak çıktı. Bu roman Macaristan’da Almanya’da, Hollanda’da, Suriye’de
ve Makedonya’da yayınlandı. 1975 Orhan Kemal Roman
Ödülü’nü aldı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabı, Deniz Gezmiş Anlatıyor
(1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün
Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitabı, Havada Kar Sesi Var
(1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve
Odalarda (1995) adlı yeni romanı çıktı. 1975-1981 yılları arasında
Arkadaş Kitaplar adlı ‘çocuk edebiyatı dizisi’ni yönetti. 1981 yılında
Can Yayınları’nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: Kırmızı
Balon (1990) ve Alçaktan Kar Yağar (1982).
:::::::::::::::::
Herkes ne zaman ölür
elbet gülünün solduğu akşam.
TURGUT UYAR
:::::::::::::::::
BU KİTABI YAZARKEN
O günlerden bende kalanları toparlayıp yazarken Pal
Sokağı Çocukları adlı o pek sevdiğim çocuk romanını yeniden
okuyor gibi oldum.
Bütün inançları, olanca sevimlilikleri içinde, ellerini
kana bulamaktan özenle kaçınan; hele ‘kır gerillası’ serüvenini,
sanki dağda kamp kurmuş korkusuz bir izci topluluğu
olarak yaşayan bu gözüpek çocuklara karşı büyüklerin
çok acımasızca davrandığını da öfkeyle belirtmekten
kaçınmadım.
Bir önceki dönemin asılan üç büyüğüne karşılık, üç
genç insanın sanki bir ödeşme biçiminde asılışlarını, sonucu
üç-üç biten o korkunç ve uzatılmış maçı, yaşadığım ve
edinebildiğim bilgilerin ışığında oldukça ayrıntılı anlatışım
da, uygulandıktan sonra bir daha onarılamayan, bir daha
dönüşü olmayan ölüm cezalarının ne kadar insanlık dışı,
ne kadar ilkel bir eylem olduğunu vurgulamak içindir.
Bu kitapta anlatılanlar, serüven dolu sürükleyici bir
roman gibi de okunabilir. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap
olduğu da bilinmelidir. Birtakım acı gerçekleri daha da
etkili kılabilmek için, böyle bir biçim kullanmam kaçınılmazdı.
Başka türlüsünü de yapamazdım. Bu da benim yazış
biçimim. Ancak, bu yazdıklarımın, bir roman gibi
okunsa da, roman olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır.
Serüvenlerini yazarken, bu gözüpek çocukların kişiliğinde
birer kahraman yaratmaya çalışmadım. Okuyunca
görülecektir: onlar gerçekten yiğit kişilerdi.
Olaya, bir avuç teröristin silahlı eylemi, birkaç anarşistin
düzene karşı ayaklanışı olarak bakmak, olanları bu
gözle görmek, o günlerde olduğu gibi, şimdi de yanlış bir
yargılamaya götürebilir.
Belki bir avuçtular, birkaç kişiydiler. Görünüşe göre
de silahlı eylemlere girişmişler, kurulu düzene başkaldırmışlardı.
Yanıltmamalı bu. Görünüşün ardında yatan büyük
ve gizli girişimi görmezden gelerek bu genç insanları
yargılamaya kalkarsak, 12 Mart sonrasında olduğu gibi, yine
onları yok edip ortadan kaldırmak, öldürerek cezalandırmak
kastıyla yargılar, birçoğunu yeniden ipte sallandırırdık.
Bir avuçtular, ama bir başına değillerdi.
Oyuna getirildiklerinin, yalnız bırakıldıklarının acısını,
öldürülmekten yakayı sıyırıp yaşıyor olanlar, sanırım
hala duyuyorlardır.
12 Mart’ı gerçekleştiren karşıt güçlerin sorumluları,
sonra aradan bunca yıl geçtikten birbirlerini suçlayan, başarısızlıkları
ve suçlulukları açısından kendilerini aklatmaya
çalışan ilginç açıklamalarda bulundular. Hiçbir açıklamada,
nedense bu genç insanların adı bile geçmedi. Sanki
hiç görmemişler, hiç tanımamışlar bu çocukları; asker-sivil
bir yönetimin başarısız girişimcileri bu çocukların sırtını
hiç sıvazlamamışlar sanki.
Okuyunca görülecektir: bu çocukların bana gizlice
anlattıklarında az da olsa ipuçları vardır.
Anı, belge karışımı bu anlatıyı bir roman gibi de okuyabilirsiniz;
yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı, onarıcı
olsun.
Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür bence.
İstanbul, Ekim 1986
:::::::::::::::::
ONUNCU BASIM İÇİN
Gülünün Solduğu Akşam, 1971 yılında Ankara Bir
Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım ilk tutukluluk
dönemimde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla birlikte
olabildiğim bir hafta içinde (11-18 Eylül) onlarla yaptığım
konuşmalar sırasında hızla tutmaya çalıştığım dağınık notlardan,
cezaevi günlüğümden, dışarıya yazıp yolladığım
mektuplardan ve o mektupların satır aralarına bir gölge gibi
iliştirdiğim görünmez anılardan ve belleğimde, yüreğimde
kalanlardan yola çıkılarak yazılmıştır.
1976 yılında, elimdeki notların bir kısmını toparlayarak
günlük bir gazete için bir dizi yazı hazırlamıştım. Sonra
gazetenin şaşırtıcı tutumu yüzünden o yazı dizisini yayımlatmaktan
vazgeçip Deniz Gezmiş Anlatıyor adıyla kitap
olarak çıkarmıştım. O kitap, Gülünün Solduğu Akşam’ın
bir bölümü, bir öndenemesi sayılabilir. O kitapta
yalnızca Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’la yaptığım konuşmalar,
bir de üç gencin asılış sahneleri vardı. O kitap,
kendi içinde de eksik bir kitap olmuştu. Özellikle Deniz
Gezmiş’in konuştuğu bölümde, Deniz’in bazı sözlerini
onun bazı eylem arkadaşlarının isteklerine uyarak yazdığım
metinden çıkarmak zorunda kalmıştım. Ayrıca o kitapta
birtakım kurgu yanlışları da yapmış olduğumu sonradan
anlamıştım. Deniz’in düşürüldüğü ilk pusu ile son
pusunun ayrıntıları ne yazık ki birbirine karışmıştı.
Gülünün Solduğu Akşam’ı yazmaya kalkışınca, elimdeki
bütün yazılı notları yenibaştan çözümleyip derlemek
zorunda kaldım.
Özellikle Deniz Gezmiş’le konuşurken tuttuğum kargacık
burgacık notlar, haklı bir tedirginliğin, bir garip korkunun
belirtilerini de taşıyordu. Yazdığım notlar cezaevinde
ele geçebilir, özellikle de onların başına yeni dertler
açabilirdi. Öyleyse yazdıklarımı benden başka kimse okuyamamalıydı.
Bu yüzden oldukça okunaksız, çok kısa
cümlelerden oluşan, pek çok cümlenin özetlenerek kağıda
geçirildiği, yalnızca cümlelerin değil, birtakım sözcüklerin
de sonradan tamamlanmak üzere yarım bırakıldığı, yer
yer nokta noktalarla geçiştirilmiş bir tür steno gibiydi, öylesine
garip bir şeydi elimdeki metin.
Olmaya ki bu konuşmalar önceden tasarlanmış birtakım
sorulara düşünülerek verilmiş yanıtlardan da oluşmuyordu.
Kaçamak bir buluşmanın şaşkınlığı ve gerginliği
içinde, birbirleriyle yeni tanışmış insanların pek de açık olmayan
tutuk konuşmalarıydı kağıda geçirmeye çalıştıklarım.
Ve ister istemez de dağınıktı, savruktu anlatılanlar.
Hele Deniz Gezmiş’le yaptığım konuşma. Sürekli o’ydu
konuşan ve geç kalmış olmaktan korkar gibi konuşuyordu.
Araya girip sorular soruşum, anlattıklarının ayrıntılarını
yakalamak, sözde ileride onlarla ilgili yazacağım romana
gerekli gereçleri sağlayabilmek içindi. Nitekim anlatılanlar,
böylesi sorularla bu kadar renklenebilmiştir.
Üstelik birkaç gün sonra salıverileceğimi nereden bilebilirdim.
Öyleyse işin başındaydık. Bu anlatılanlar, olayın
ana çizgilerini kabaca belirleyecek, zamanla, geriye dönüşlerle
romanın gerçek ayrıntıları ortaya çıkabilecekti.
Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı kitabımda yer alan bölümler,
Gülünün Solduğu Akşam’da yeniden ve daha eksiksiz
toparlanıp biçimlenmiştir.
Ayrıca, bu kitabı oluştururken yazmayı tasarladığım,
ama kitaba koymadığım, ancak kitap çıktıktan sonra haftalık
bir dergide açıklamak zorunda kaldığım önemli bir
bölümü, Deniz’in benden üç kişilik zehir isteyişini anlattığım
bölümü de kitabın sonunda bulacaksınız.
:::::::::::::::::

