4umTurk Portal.Sizin için en iyisi Türkiye'nin incisi


4umTurkü ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.Burası sitemizin arşividir.Ana siteye giriş için lütfen yukarıdaki bannerı tıklayınız.


Nietzsche ve yaşamı

mbiterge
17-11-2007, 11:51 AM
BİYOGRAFİ

...1844- 15 Ekim: Nietzsche, Leipzig'in güneybatısında Saksonya'da bir Prusya köyü olan Röcken'de Karl Ludwig Nietzsche adında papaz bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. ...1849- 30 Temmuz: Babasının ölümü.

...1850- Annesi bütün ailesi ile birlikte Naumburg�a yerleşir.

...1858- Naumburg yakınlarında Almanya'nın önde gelen Protestan yatılı okulu Schulpforta'ya kayıt yaptırır.

...1864- Ekim: Teoloji ve filoloji öğrencisi olarak Bonn üniversitesine kayıt yaptırır.

...1865- Ekim: Nietzsche, Bonn'daki filoloji hocası F.W.Ritschl'in peşinden Leipzig'e gider ve eğitimine burada devam eder. Leipzig'de eski kitaplar satılan bir dükkanda Schopenhauer'in bir kitabını bulur ve arkadaşlarına bundan böyle bir "Schopenhauer'ci" olduğunu açıklar.

...1867- Prusya ordusundaki askerliği ağır bir kaza sonucunda liyakat madalyasıyla sona erer.
...1868- 8 Kasım: Nietzsche'nin Leipzig'de Richard Wagner'le ilk buluşması.

...1869- Şubat: Henüz doktorasını tamamlamamış olan Nietzsche, Ritschl'in tavsiyesi üzerine Basel üniversitesi klasik filoloji bölümüne genç yaşta öğretim görevlisi olarak atanır.
...17 Mayıs: Nietzsche'nin Wagner ve Cosima'ya (von Bülow) Tribschen'de ilk ziyareti.
...28 Mayıs: Basel üniversitesinde "Homeros ve Klasik Filoloji" üzerine bir açılış konuşması yapar.

...1870- Ağustos: Nietzsche, Fransa-Almanya savaşı patlak verince üniversiteden izin alır ve gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye gider. Ama sağlığının bozulması nedeniyle iki ay sonra Basel'e geri döner.
..."Empodokles" yayımlanır.

...1871- Ocak: Basel üniversitesi felsefe kürsüsüne yaptığı başvuru geri çevrilir. İsviçre Alp'lerinden kalbi kırık bir şekilde ayrılır ve klasik filolog olarak mesleğinden giderek hoşnutsuz olmaya başlar, felsefeye yönelir. Bu yıldan sonra Nietzsche bozuk sağlığıyla sürekli bir mücadeleye girer.

...1872- Ocak: İlk kitabı "The Birth of Tragedy Out of The Spirit of Music/Müziğin Ruhundan Trajedinin Doğuşu" yayınlanır.
...Şubat/Mart: Basel'de "Eğitim Kurumlarımızın Geleceği" konulu halka açık seminerler verir.
...22 Mayıs: Nietzsche, Bayreuth tiyatrosunun temel atma töreni için Bayreuth'a giden Wagner'in 59. doğum gününde besteciye eşlik eder.
...1873- "Birinci Zamansız Düşünceler: David Strauss'a Karşı" yayımlanır.
...1874- "İkinci Zamansız Düşünceler: Sahte Kültür ve Tarihin Tehlikeleri Üzerine" yayımlanır.
..."Üçüncü Zamansız Düşünceler: Eğitmen Schopenhauer" yayımlandı.

...1876- Ağustos: 1. Bayreuth festivali. Wagner'le dostluğu gölgelenir.
..."Schopenhauer'ci Felsefe ve Uygarlığı" yayımlanır.
...Eylül: Paul Ree ile birlikte Bayreuth'tan ayrılır.
...Ekim: Basel üniversitesi sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle Nietzsche'ye bir yıllık hastalık izni verir.

...1878- "Human, All to Human/İnsanca, Pek İnsanca" ilk bölümü Voltaire'e adanmıştır.
3 Ocak: Wagner Nietzsche'ye yeni yayımlanan eseri Parsifal'in bir kopyasını gönderir.
...Mayıs: Nietzsche Wagner'e yazdığı son mektupla birlikte "İnsanca, Pek İnsanca: Özgür Ruhlar İçin Bir Kitap" adlı çalışmasının bir kopyasını gönderir. Wagner'den tamamen kopar.

...1879- "İnsanca, Pek İnsanca"nın ikinci cilt birinci kısmı: Assorted Opinions and Maxims.
...Nietzsche sağlığının bozukluğu öne sürülerek Basel'deki kürsüsünden istifa etmeye zorlanır. Bundan sonraki on yıl boyunca otel odalarında ve pansiyonlarda yaşayan yalnız bir gezgin yaşamı sürecektir.

...1880- "İnsanca, Pek İnsanca", ikinci cilt ikinci kısım: Gezgin ile Gölgesi.

...1881- "Tan Kızıllığı: Ahlakın Önyargıları Üstüne Düşünceler". Sils Maria'da ilk yazını geçirir.

...1882- "Şen Bilim" (Neşeli Bilgelik adıyla da bilinir) 125. aforizmada bir deli, Tanrının öldüğünü açıklar.
...Mart: Paul Ree Roma'ya gitmek üzere Cenova'da Nietzsche'den ayrılır. Ree Roma'da Lou Salome ile tanışır ve ona aşık olur.
...Nisan: Nietzsche Roma'ya gider ve Lou Salome ile tanışır. Nietzsche bir kaç gün sonra, önce Ree aracılığı ile daha sonra şahsen Salome'ye evlenme teklif eder. Teklifi geri çevrilse de kendisi Ree ve Salome arasındaki düşünsel "menage a trois" bağlılıktan hoşnuttur.
...Yıl sonunda Nietzsche, Ree ve Salome'den kopar ve kendisini ikisinin ihanetine uğramış hisseder.

...1883- "Böyle buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap" adlı çalışmasının birinci ve ikinci kitaplarını yazar.
...13 Şubat: Wagner'in ölümü

...1884- Nice'de Zerdüşt'ün üçüncü kısmını yazar.

...1885- Zerdüşt'ün dördüncü ve son bölümünü sınırlı sayıda ve kendi başına yayımlatır.

...1886- "İyinin ve Kötünün Ötesinde: Geleceğin Felsefesine Giriş"

...1887- "Yeraltından Notlar"ın Fransızca baskısı tesadüfen eline geçer ve böylece Dostoyevsky'i keşfeder.
...10 Kasım: "Ahlakın Soykütüğü Üstüne: Bir Polemik"

...1888- Mayıs/Ağustos: Wagner olayı; Dionysos Dithyrambosları'nı bitirir. (1891'de yayımlanır.)
..."Gücün İradesi" yayımlanır.
...Eylül: "Deccal" (1894'de yayımlanır.)
...Ekim/Kasım: "Ecce Homo"yu yazar. (Kitabın yayımlanması Elisabeth Förster Nietzsche tarafından 1908'e dek ertelenir.)
...Aralık: "Nietzsche Wagner'e Karşı" (1895'te yayımlanır.)

...1889- "Putların Alacakaranlığı" (Özgün adı: Bir Psikoloğun Atıllığı.)
...3 Ocak: Nietzsche, Torino'da Piazza Carlo'da sinir krizi geçirir ve sahibi tarafından kırbaçlanan yaşlı bir atın boynuna sarılarak ağlar.
...18 Ocak: Jena Üniversitesindeki psikiyatri kliniğine kaldırılır. Doktorlar "ileri yeti yitimi" teşhisi koyarlar.

...1890- Nietzsche'nin annesi oğlunu alır ve bakmak üzere Naumburg'taki evine getirir.

...1897- 20 Nisan: Annesinin ölümü. Kız kardeşi Nietzsche'yi alarak beraberinde Naumburg'tan, 1894'de Nietzsche arşivini taşımış olduğu Weimar'a götürür.

...1900- 25 Ağustos: Nietzsche Weimar'da ölür. Röcken'de babasının mezarının yanına gömülür.

...1901- 1880'lerde kaleme alınan Nachlass'tan 500 bölüm Güç istemi adıyla yayımlanır. 1906'da kitabın ikinci baskısı bu sefer 1067 bölümlük bir çalışma olarak piyasaya çıkar.

mbiterge
17-11-2007, 11:51 AM
FRIEDRICH NIETZSCHE YAŞAMI

Friedrich Wilhelm Nietzsche 15 Ekim 1844�te Sachsen�in Prusya hakimiyeti altında bulunan bölümündeki Lützen�e bağlı Röcken�de doğdu. Ailesi dindar ve lüteriyen bir küçük esnaf ailesiydi. Soyunda başka bir çok meslekten de olmak üzere şapkacılar ve mezbahacılar da vardı. Ancak büyük babası ve babası devlete sadık ve pietist rahipler olmuşlardı. Nietzsche�nin babası, Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm�in sadık bir hizmetkârıydı. Bu nedenle, ilk oğlu kralın yaş gününde dünyaya gözlerini açtığında, başka bir isimle vaftiz edilme şansı hemen hemen hiç yoktu.
Bahsi geçen bu üç adamın hepsinin da aklını yitirmiş olması tamamen anlamsız bir rastlantıdan başka bir şey değildir. İlk önce babası Friedrich Ludwig öldü. -yıl 1849. Otopsi sonucunda -beyin yumuşaması- teşhis edildi. Sözüm ona beyninin bir çeyreği -yumuşamış- idi. Tıpta bu tür teşhisler artık geçerli olmamakla beraber, Nietzsche�nin saygıdeğer biyografları, Nietzsche�nin deliliğini babasından almadığından eminler.
Nietzsche�nin çocukluğu Naumburg�ta, -iffetli kadınlarla- dolu bir evde geçti. Bunlar annesi, kız kardeşi, anneannesi ve evde kalmış biraz deli iki teyzesiydi. Belli ki kadınlarla çok erken yaşta yaşadığı bu deneyimler Nietzsche'�in hayatında izler bıraktı, çünkü biyografisi teyzelerinin yaşantısını yansıtan karakteristik izler tekrarladı durdu. 13 yaşındayken o dönemim her üst düzey yatılı okuluyla yarışabilecek denli iyi ve tanınmış bir eyalet okulu olan Pforta�ya başlar. Öğrenciler bu okulda salt yaramazlıklar yapmanın dışında gerçekten de bir şeyler öğreniyordu. Büyük oranda dindar ve şımartılmış terbiyesinin bir ürünü olan Nietzsche okulda -küçük Protestan papazı- diye çağrılıyordu ve kendisi derslerinin en başarılı öğrencisiydi. Gelişmekte olan dahiliği günün birinde kendi aklını kullanmasına yol açtı. On sekiz yaşına geldiğinde inancından şüphe etmeye başlar.
Nietzsche�nin keskin zekâsı, içinde yaşadığı dünyanın çelişkilerini görmezlikten gelmesine engeldi. Muhtemelen, başkalarıyla fikirlerini paylaşmıyordu; bu durum, daha sonraları da kesinlik kazanacağı gibi, kendisi için tipik bir davranıştı. Nietzsche kendi yolundan gitti ve yaşayan (veya ölü) hemen hemen hiçbir tinin kendisini etkilemesine izin vermedi.
Nietzsche on dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasik filoloji öğrenimine başlar. Zaten hayat akışı çok önceden -iffetli kadınlar- tarafından plânlanmıştı. Ancak Nietzsche daha şimdiden huzursuzdu: Bilinçsiz bir isyan dürtüsü kişiliğine etki etmeye ve onu değiştirmeye başlar. Bonn�a geldikten kısa bir süre sonra o münzevi okul delikanlısı neşeli ve taşkın ruhlu bir üniversite öğrencisinin en iyi örneklerinden birine dönüşür. Herkesin giremediği özel öğrenci birliklerine girer, arkadaşlarıyla içki içmeye başlar ve öğrenciler arasında yapılan eskrim düellolarına katılır. Kaçınılmaz olarak bir düelloda yara alır ve ritüel gereği düelloya hemen son verilir. Burnunun üstündeki küçük dikiş izi o günlerden kalmadır. Ne yazık ki bu yara izi daha sonraları gözlüğünün altında gizlendi. Ama bu sadece küçük bir ara piyesti.
Nietzsche aynı dönemde şu sonuca vardı: -Tanrı öldü.- Tatilde eve döndüğünde dini ayinleri katılmayı reddederek, bundan böyle asla bir kiliseye adımını atmayacağını açıklar. Bir sonraki yıl üniversitesini değiştirerek Leipzig�e yerleşir ve ilâhiyat eğitimine son vererek klasik filoloji üzerinde yoğunlaşır.
Nietzsche Leipzig�e Ekim 1865�de varır. O ay yirmi bir yaşına basar ve hayatı üzerine daha sonra etki edecek iki olay yaşar. Önce, ziyaret ettiği bir genelevde, daha sonraları zihinsel bulanıklığına neden olacak frengi mikrobunu kapar. Görünüşe göre - böyle şeyleri hissetmek mümkünse eğer - Nietzsche birkaç genelev ziyaretinden sonra kendisine frenginin bulaştığını fark etti. Göründüğü hekim kendisinden gerçeği gizler. (O dönemlerde bu adettendi, çünkü bu hastalık henüz tedavi edilebilir değildi - aynı ikiyüzlülükle günümüzde kanser hastalığına kılıflar uydurulmaktadır.) Bu olayın sonucunda Nietzsche�nin kadınlarla olan cinsel ilişkilerine bir son verdiği sanılmaktadır. Ancak felsefi yazılarında kadınlarla ilgili birçok yüz kızartıcı ve de faydalı kayıtta yer alır. -Kadınlara mı gidiyorsun ? Öyleyse kırbacını unutma.- (Belki de Leipzig�te çok özel türden bir genelevi ziyaret ediyor ve erkeklerin de oraya giderken yanlarına kırbaç almalarının adil olacağını düşünüyordu.)
Hayatını değiştiren ikinci olay, bir sahaf dükkânına dalışıydı. Nietzsche burada Schopenhauer�in -İstem ve Tasarım olarak Dünya- adlı eserine rastlar. Schopenhauer�in kıssadan hisse çıkaran üslûbu ve bulaşıcı karamsarlığı onu çok derinden etkiler: -Burada her satır vazgeçiş, yadsıma ve kabulleniş çığlığıydı; burada, dünyayı, yani yaşamı ve insan doğasını ürkünç bir muhteşemlikle gördüğüm bir aynaya baktım... Burada hastalık ve şifayı, sürgünü ve sığınağı, cehennemi ve cenneti gördüm.-
Şaşılası derecede kâhince olan bu duyumsamalar Nietzsche�yi Schopenhauer felsefesinin bir hayranı yaptı. Nietzsche�nin inanabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı. Schopenhauer�in karamsarlığına (pesimizmine) ihtiyaç duyuyordu ve kendi doğasına tamamen uymasa da, onun dürüstlüğünü ve gücünü keşfetmişti. Pozitif düşünceleri bundan karamsarlığı ancak güçlü olduklarında yenebilirlerdi. İleriye doğru giden yol Schopenhauer�den geçiyordu. Ancak Nietzsche�nin düşüncelerinde en belirleyici olan şey, Schopenhauer�in istemin temel rolü ile ilgili tasarımıydı. Bundan yola çıkan Nietzsche, sonunda Güç İstemini geliştirdi.
1867'de Nietzsche bir yıllığına Prusya ordusuna çağrılır. Belli ki askeri yetkililer onun aşırı büyük boyutlu askeri bıyığından etkilendi, çünkü Nietzsche kendisini süvari topçu alayında bulur. Bu bir hataydı.
Nietzsche�nin kararlılığı büyüktü, ancak yapı itibariyle acıma duygusu uyandırabilecek denli yumuşak huyluydu. Ağır bir kaza geçirdikten sonra Prusyalıların geleneklerine uygun bir tavır sergileyerek, hiçbir şey olmamışçasına atını sürmeye devam eder. Ama asker Nietzsche kışlaya geri döndüğünde bir aylığına hastaneye yatırılır. Daha sonra gayet ve iyi niyetini ödüllendirmek için çavuş türbesine terfi ettirilerek evine gönderilir.
Bu arada tekrar Leipzig�te üniversiteye devam eden Nietzsche, son kırk yılda yetiştirdiği en iyi öğrencisinin Nietzsche olduğunu düşünen profesörünün takdirini kazanır. Ne var ki her geçen gün filolojiden ve hayatın gerçek ve acil cevap bekleyen sorunlarına karşı sergiledikleri kayıtsızlıktan dolayı filologlardan soğumaya başlar. Nietzsche�ye göre filoloji, -bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi- idi. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde bunalarak, kimya öğrenimi almayı ve -ilâhi kankan- dansını ve -sarı yavşan otu zehrini- denemek için bir yıllığına Paris�e yerleşmeyi bile düşünür. Tam bu arada, gizlilik içersinde Leipzig�te bulunan besteci Richard Wagner ile tanışma şansını elde eder. (Wagner yirmi yıl önce devrimci tahrikleri yüzünden sürgün edilmiş ve aşırı uçlarda seyreden siyasi görüşleri solda sağa kaymış olsa da, yetkililer sürgün kararını iptal etmişti.) Wagner, Nietzsche�nin babasıyla aynı yaştaydı ve bizlere aktarılan kaynaklara göre ona şaşılası derecede benziyor olmalıydı. Nietzsche, bilinçsizce de olsa çaresizlikle bir baba figürü arıyordu. Şimdiye dek hiçbir meşhur sanatçıyı şahsen tanımamıştı. Aynı zamanda, tasarımları kendi tasarımlarına bu denli uyan hiç kimseyi de tanımamıştı daha önce. Wagner�le paylaştığı kısa bir süre içersinde Nietzsche onun Schonpenhauer�e olan derin sevgisini keşfeder. Wagner parlak bir filozof olan bu genç adamın kendisine duyduğu hayranlıktan etkilenir ve ortaya tüm hünerlerini döker. Bunun yarattığı etki zaman geçmeksizin tepkisini aldı ve Nietzsche�nin duyduğu hayranlık gittikçe derinleşti. Nietzsche en az operaları kadar ilginç ve sıra dışı olan bu büyük besteciden çok etkilendi.
Nietzsche iki ay sonra İsviçre�deki Basel Üniversitesinden klasik filoloji kürsüsünde profesör olmak üzere davet aldı. Henüz yirmi dört yaşındaydı ve doktorası bile yoktu. Filolojiye karşı geliştirdiği olumsuz düşüncelerine rağmen bu öneri kendisi için geri çevrilebilecek cinsten değildi. Nisan 1869�da Nietzsche Basel�de ki görevine başladı ve filoloji dersleri yanında felsefe dersleri de verdi. Yapmak istediği şey, her iki disiplini, yani estetiği ve klasik çağ öğrenimini birbirleriyle bağıntılı hale getirmek ve bundan hareketle, uygarlımızın zayıf noktalarını irdeleyebileceği bir alet geliştirmekti - daha mütevazı bir şey değil.

mbiterge
17-11-2007, 11:51 AM
Kısa bir süre içerisinde üniversitenin yeni yıldızı oldu. Rönesans�ı tarihsel bir dönem olarak niteleyen ilk kişi olan büyük kültür tarihçisi Jacob Burchardt ile tanıştı. O, Basel�de ki profesörler arasında Nietzsche ile aynı tinsel seviyeye sahip olan tek kişiydi. Burchardt büyük bir olasılıkla, Nietzsche�nin hayatı boyunca saygı duyduğu tek kişiydi aynı zamanda. Eğer o dönemde, soğuk bir patrisyen olmasaydı, Nietzsche�nin hayatında pekala bir istikrar faktörü olabilirdi.
Ama zaten baba rolü etkisi, Nietzsche�yi istikrara kavuşturmanın ötesinde her şeyi yapan başka bir adam tarafından üstlenilmişti.
Basel kenti, Wagner�in, Liszts�in kız kardeşi, Cosima ile birlikte yaşadığı, Lutzern�e bağlı Tribschen�e sadece yüz kilometrelik bir uzaklıktadır. (Cosima o sıralarda henüz, Wagner ve Liszts�in ortak arkadaşı olan von Bülow adında bir orkestra şefi ile evliydi.) Kısa bir süre sonra Nietzsche düzenli olarak her hafta sonunu Vierwaldstätter gölünün kıyısındaki lüks villada geçirmeye başladı. Ne var ki Wagner�in hayatı sadece müzikal, duygusal ve politik açılardan bir operaya benzemekle kalmıyordu. Wagner hayatının, tüm fantezilerini sonuna kadar yaşamak üzere kendisine sunulduğunu düşünüyordu. Tribschen�deki yaşamı bir operanın sahneye konuluşuydu adeta ve başrolü kimin oynayacağı konusunda kimsenin bir kuşkusu yoktu. -Flaman tarzındaki- giysileriyle (-Uçan Hollandalı- ve Ruben�in maskeli bir baloya giderken giydiği kostümlerden harmanlanmış bir kıyafetti) Wagner paçaları dizlerinde biten siyah saten bir pantolonu, geniş şapkası ve rüküş bir şekilde bağlanmış ipek şalı ile tepelerini rokoko meleklerin süslediği pembe saten kaplı duvarlar boyunca yürüyerek, büstler, her zaman aynı motifli büyük boy yağlıboya tablolar ve kendi operalarının temsillerinden kalan gümüş kaseler arasında şiirlerini okurdu. Havada dolanan tütsülere sadece maestronun müziğinin eşlik etmesine izin veriyordu. Cosima ise hayat arkadaşının teatral uğraşlarında ancak hizmetçi kız rolünü oynayabiliyor ve bahçede gezinen ev hayvanlarının, ki bunlar parfümlenmiş kuzular, fiyonklarla süslenmiş kurt köpekler ve süs tavukları idi, çalınmamasına dikkat ediyordu. Nietzsche�nin nasıl olup ta bunların etkisi altında kalabildiğini anlamakta zorlanıyoruz. (Wagner�in bu özel zevkleri sürekli beş parasız kalmasına ve bir takım zenginler tarafından yardım almasına neden oluyordu. Bu zenginlerden biri de, devletin kasasından Wagner�e büyük meblağlar aktaran Bavyera Kralı II. Ludwig�ti.) Wagner�in ikna yeteneğine denli büyük ve cazibesinin de ne denli karşı konulmaz olmuş olabileceği ancak onun müziğine kulak verildiğinde anlaşılabiliyor. Belli ki bestecinin kendisi de en az besteleri kadar büyüleyiciydi. Toy Nietzsche çok kısa bir süre içersinde bu baş döndürücü atmosferin ve boğucu salonların içersinde sürükleyici motifler gibi gezinen bilinçsiz fantezilerin etkisine girdi.
Temmuz 1870�de Almanya ve Fransa arasında savaş patlak verdi. Prusya için bu, Napolyon�un kazandığı zaferlerin intikamını almak, Fransa�yı mağlup etmek ve Almanya�nın Avrupa�daki egemenliğini sağlamlaştırmak için bulunmaz bir fırsattı. Nietzsche vatanperverlik coşkusuyla gönüllü hasta bakıcısı olmak için başvurur. Cephe yolunda karşısına Frankfurt�ta tam teçhizatlı bir süvari birliği çıkar. İşte o anda gözlerindeki perde kalkıverir ve Nietzsche ilk kez, en güçlü ve yüksek yaşama isteminin hayatta kalmak için mücadele etmekte değil, tersine güç, savaş ve egemenlik isteminde yattığı duygusuna kapılır. İşte bu, Nietzsche�nin Güç İstemi Kuramı�nın doğuşudur ve ileride kendisini bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu düşünceden bir hayli uzaklaştıracak ve bu istemi kişisel öğelerden çok toplumsal öğelerinde görecek olsa da, bu düşüncenin militarist kaynağını hiçbir zaman tam anlamıyla inkar edemedi.
Bismarc ve Moltke Fransızları hezimete uğratırken, Nietzsche savaştaki her şeyin şanslı şöhretli olmadığını anlar. Wörth�deki savaş alanı -sayısız üzünç verici kalıntılarla doluydu- ve çürümekte olan cesetlerin ağır kokusuyla kaplıydı. Daha sonraları Nietzsche altı yaralı askerle beraber bir sıhhiye trenine bindirilir (vagonların bazıları büyükbaş hayvan taşıyan vagonlardan oluşuyordu) ve iki gün sürecek bir yolculuğa gönderilir. Kolları bacakları kurşun yaralarıyla bezeli ve etleri çürümeye başlayan askerler arasında kalan Nietzsche onlara elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır. Ancak tren Karlsruhe�ye vardığında kendisi de hasta bir adam olmuştu. Dizanteri ve difteri teşhisleriyle hastaneye sevk edildi.
Başından geçen bu sarsıcı olaylara rağmen Nietzsche iki ay sonra Basel�deki görevine ve derslerine döner. Filoloji ve felsefe dersleriyle kendisini yoran bir yükün altına tekrar giren Nietzsche, bunun yanında bir de -Tragedya�nın Doğuşu-nu yazmaya başlar. Yunan kültürünün bu parlak ve alabildiğine özgün analizinde berrak, Apolloncu (ölçülü ve düzenli), klâsik kanaatkârlığın karşısına karanlık, içgüdüsel ve Diyonisoscu (coşkulu tutku) güçleri diker. Nietzsche�ye göre Yunan Tragedyası bu iki unsurun kaynaşmasından ortaya çıkmış ve sonunda Sokrates�in sığ rasyonalizmi tarafından yok edilmiştir.

mbiterge
17-11-2007, 11:51 AM
İlk kez birisini Yunan kültürünün karanlık yanlarına üstüne basa basa değiniyordu. Öte yandan, Nietzsche�nin, bu karanlık yanların temel bir öneme sahip oldukları şeklindeki iddiası daha da tartışmalıydı. Diyonisoscu boyutu daha sonraları Nietzsche Felsefesi�nin esasını oluşturacaktı. Nietzsche bundan böyle Schopenhauer�in -istemin Budist�çe yadsınması- fikrine bağlı kalamazdı. Uygarlığın zayıflamasına neden olduğunu düşündüğü Hıristiyanlığ�a karşı diyonisostik olanı öne sürdü. Hıristiyan hayırperverliğine, duyguların ve arzuların bastırılmasına karşı saldırıya geçti ve yerine, duygularımızın oluşumuna daha uygun düştüğüne inandığı daha güçlü bir ahlakı savundu. Nietzsche�ye göre tanrı ölmüş ve Hıristiyanlık süreci sona ermişti. Yirminci yüzyılın en kötü dönemleri Nietzsche�yi doğruladı, en iyi dönemleriyse, olumlu -Hıristiyan- inançlarının çoğunlukla tanrı inancına bağlı olmadığını göstererek onu tekrar yalanladı. Bugün o ilk-içgüdüye daha fazla sahip olup olmadığımız sorusu ise tartışmalıdır.
Sanatçı olarak Wagner en üst basamakta durmaya hak kazanıyordu belki, ama bu türden yüksek felsefi seviyeler onu aşıyordu. Zamanla Nietzsche Wagner�in entelektüel maskesini çözmüştü. Wagner, olağanüstü büyüklüğe ve sezgi gücüne sahip değişken bir egoydu,ama Schopenhauer�e olan sevgi ve hayranlığı bile gelip geçici ve sanatsal hayal gücüne malzeme oluşturan bir şeydi. O zamana dek Nietzsche, Wagner�in hayatındaki bazı çirkinliklerini; örneğin antisemitizmini, ölçüyü kaçıran kibrini ve onun diğer insanlardaki yeteneği ve ihtiyaçları takdir ve kabul eme yoksunluğa görmezlikten gelmeye hazırdı. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Wagner, Bavyera kralı II. Ludwig�in salt Wagner�in kendi operalarını sahneye koyacağı bir tiyatro yaptırdığı Bayreuth kentine taşınmıştı. (Bu proje Bavyera devletinin iflasını ve Ludwig�in tahttan düşürülüş sürecini hızlandırdı.) 1876�da Nietzsche -Niebelungen Halkası-nın prömiyerine katılmak üzere Bayreuth�e gelir, ancak, muhtemelen psikosomatik nedenlerle hastalanır.
Wagner�in megalomanlığı ve doruğa tırmandırdığı çöküşü Nietzsche için artık dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Kendisini Wagner�den kurtarmalıydı.
İki yıl sonra Nietzsche -insanca, Pek İnsanca- adı altında özdeyişlerini yayınladı. Bu özdeyişler Wagner�le arasındaki kopuşu kesinleştirmişti. Nietzsche�nin Fransız sanatını övüşü, psikolojik irdelemelerdeki keskin zekâsı, romantik hırsın maskesini düşürüşü ve olayların ardındaki gerçekleri kavrama konusundaki eşsiz yeteneği Wagner�i aşıyordu. Nietzsche eserinde geleceğin -güzel yeni dünyasını- hazırlıyordu: Bu dünyada transandantal bir tanrı veya şeytan, mutlak değerler veya tanrısal cezalar yoktu artık. Nietzsche Hıristiyanlığ�ın bilinçsiz motiflerine, güç istemini hadım etmeyi amaçladığını düşündüğü -köle ahlakına- karşı saldırıya geçti. Bu arada Wagner Schopenhauer�e olan bağlılığın sonu ve Hıristiyan cemiyetine dönüşü anlamına anlamına gelen son eseri olan -Parsifal- üzerinde çalışıyordu. Yolları ebediyen ayrılmıştı. Yaygın bir söylentiye göre Nietzsche hayatı boyunca sadece tek bir insanı bütünüyle tanımış ve tanıdığı bu adam onu, çağının en büyük psikologu olmasını sağlayan, yeterli derecede malzeme ile beslemiştir. İşte bu adam Wagner�di.
1879�da Nietzsche sağlık nedenleriyle Basel�deki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Zaten birkaç yıldır hastalık hastasıydı, ama şimdi gerçekten de hasta bir adam olmuştu. Üniversite kendisine küçük bir maaş bağladı ve doktor ona daha yumuşak iklimli yerlerde yaşamayı tavsiye etti.

mbiterge
17-11-2007, 11:51 AM
Takip eden yıllarda Nietzsche İtalya�yı, Fransa�nın güneyini ve İsviçre�yi gezdi. Hastalığını dindirecek bir iklim aradı durdu. Neydi şikayetleri ? Öyle görünüyor ki, bir insanın geçirebileceği tüm hastalıklardan şikayetçiydi. Gözleri yarı kör denebilecek oranda kötü görüyordu. (Doktoru ona bundan böyle kitap okumamasını tavsiye etti, ama aynı şekilde bundan böyle nefes almamasını da isteyebilirdi ondan.) Şiddetli ve felç edici bir baş ağrıları çekiyordu. Bu ağrılar onu zaman zaman günlerce yatağa bağlıyordu. Çoğu zaman da sayısız küçük şikayetlerden muzdaripti. İksirlerden, ilaçlardan, haplardan, kolonyalardan ve özütlerden oluşan koleksiyonu, hastalık hastası diğer felsefecilere kıyasla eşsizdi. Buna rağmen Üstinsan tasarımını geliştiren kişi o oldu. Bu dengeleyici öğe bizlere Üstinsan fikrinin Nietzsche�nin diğer ve daha kabul edilebilir düşünceleri arasındaki önemli yerini unutturmamalıdır. Bu öğe belki de, bu bilgesizlik incisini ortaya çıkaran kabuğun içindeki bir kum tanesiydi.
Üstinsan, uzun ve -dithyrambosca- bir şiir olan -Böyle Buyurdu Zerdüşt-te ortaya çıkar. Bu şiir neredeyse dayanılmaz bir süslülük ve ciddiyet içindedir ve bu mutlak ciddiyet yazarının tüm -ironik olma- çabalarına ve kuşun -hafifliğine- rağmen kitabı cazip tutuyor.
Tıpkı Dostoyevski veya Hesse gibi -Zerdüşt-ü de ancak yirmi yaşın altındaysanız okuyabilirsiz. Buna rağmen bu eserin anlattıkları -hayatı değiştiriyor-. Üstelik her zaman kötü yönde de değil. Eserdeki aptallıklar hemen göze çarpıyor, ama geriye kalan kısımlar okuyucuyu mevcut tasarımlar hakkında derin düşüncelere teşvik ediyor. İçindeki felsefenin ise dikkate değer bir konumu yok.
Yumuşak bir kış iklimine sahip olan kaplıca ve ılıcalara yaptığı sürekli seyahatleri sırasında Nietzsche, arkadaşı Paul Ree aracılığıyla yirmi bir yaşındaki Rus kızı Lou Salomé ile tanışır. Ree ve Nietzsche onunla (beraberce, bazen de onunla tek başına) yürüyüşlere çıkar ve kafasına felsefi inançlarıyla doldurmaya çalışırlardı. (Nietzsche -Zerdüşt-ü hiçbir zaman sahip olmayacağını söylediği oğlu olarak tanıtır. - bu genç Zerdüşt açısından talihli bir karardı, üstelik sadece böyle bir isimle okulda alay konusu olma ihtimali yüksek olduğu için değil.) Lou, Ree ve Nietzsche bir zaman sonra, günümüzde düşünülmesi pek mümkün olmayan üçlü bir ilişki içine girerler. Günümüzde düşünülmesi zor, çünkü cinsel açıdan bu denli saf olabilecek kimseler kalmadı. Önceleri üçü de kendilerini felsefeye adamak ve bir ménage á trois işletmek isterler. Ardından Ree ve Nietzsche (birbirlerinden habersiz) Lou�ya aşık olduklarını fark eder ve evlenme teklifinde bulunmaya karar verirler. Ne yazık ki Nietzsche gülünesi bir hatada bulunarak, Ree�ye onun adına Lou ile konuşması ricasında bulunur. (Yine de bu durum Nietzsche�nin, çağının en büyük psikologu olarak anılma hakkı ile tezat oluşturmuyor. Bunu, bir psikologun aşk hayatını yakından takip etmiş olan herkes teyit edebilir.)
Luzern�de bir fotoğraf atölyesinde çekilen bir resim, bu üç insandan hangisinin mevcut durumuna hakim olduğunu gösteren en açık kanıttır: İki duygusal olarak bâkir adam (38 ve 33 yaşlarında) bir at arabasına bağlıdırlar; arabanın içindeyse yirmi bir yaşında olan gerçek bakire oturur ve kırbacını sallar.
Sonunda üçü de bu trajikomik aşk ilişkisinin artık ayakta tutulamayacağını anlarlar ve ayrılırlar. Nietzsche öylesine deliye döner ki, şu satırları kaleme alır: -Bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.-
Ancak ardından Lou�nun düşer çocuğu -Zerdüşt-ün annesi veya kız kardeşi olmaya laik bir insan olmadığına karar verir. (Lou Andreas Salomé zamanının en dikkate değer kadınlarından biri oldu. En sevdiği kocası olan bir Alman profesörünün soyadını aldıktan sonra iki önemli adam daha üzerinde etki bıraktı: Şair Rainer Maria Rilke ile ilişkisi ve yaşlanmakta olan Sigmund Freud ile sıkı bir dostluğu vardı.)
Nietzsche kışlarını çoğunlukla Nis, Turin, Roma veya Menton�da ve yazlarını da -dünyanın 1500 metre üstünde ve dahası, diğer tüm insanların yükseğinde-, İsviçre�nin Engadin yöresinde, bir köy olan Sils Maria�da geçiyordu. Günümüzde Sils Maria güzel küçük bir ılıca merkezidir (St. Moritz�den sadece 10 kilometre uzakta.) Ancak Nietzsche�nin oturduğu ve genelde ecza dolabını kurduğu odayı gezmek hâlâ mümkün. Burada dağlar hemen gölün ardından dük yamaçlarla İtalya ile sınırı oluşturan Berina dağının 4000 metredeki karlı zirvelerine yükselir. Evin arkasından sessiz ve sakin patikalardan yamaçlara tırmanılabilir. Nietzsche felsefe yaparken bu patikaları kullanır ve ara sıra da, düşüncelerini küçük not defterine kaydetmek için ıssız bir kayanın yanından köpürerek akıp giden derenin kenarında dururdu. Eserlerinin üslûbunda bu yörenin atmosferinden, yani heybetli manzaralarından, sessiz zirvelerinden ve yalnızlık duygusundan bir parça görmek mümkündür. Nietzsche�nin, düşüncelerinin büyük bir bölümünü geliştirdiği bu yöreler gezilip görülürse, onun bazı hataları ve erdemleri daha kolay açıklanabilir olur.
Nietzsche genelde çok yalnız yaşar, ucuz odalar kiralar, ara vermeden çalışır, ucuz lokantalarda yemek yer ve o dayanılmaz baş ağrılarını ve diğer şikayetlerini elinden geldiği kadar dindirmeye çalışırdı. Yer yıl şaşılacak derecede kaliteli bir kitap yazıyordu. -Sabah Alacası-, -Şen Bilim- ve -İyinin ve Kötünün Ötesinde- gibi eserler, Batı uygarlığı ve onun değerleri, psikolojisi ve tutkuları ile hesaplaştığı harikulade eleştirel kitaplardır. Üslûbu berrak ve anlaşılır, delilikleri ise makul sınırlar dahilindedir. Buna sistematik felsefe yapmak denebilir. Hume, Nietzsche�den yaklaşık yüz yıl önce arı felsefi yıkım çalışmalarını sonuçlandırdıysa da, Nietzsche�den önce hiç kimse onun kadar iyi bir yıkım çalışmasında bulunmadı. (Ne var ki böyle bir çalışma tekrar gerekli olmuştu, çünkü idealist Alman sistemlerinde metafizik ölülerin arasından tekrar dirilmişti.)

mbiterge
17-11-2007, 11:52 AM
Nietzsche�nin felsefe yapma sanatı konusundaki üstün yeteneğinden bazı başka örneklere bir göz atalım. Nietzsche hakikate ve hakikatin anlamına dair tasarımlarımızı (gerçek anlamda -hakiki- bir argüman kullanarak) dağıtıyor. Bu çaba sonucunda ortaya, özellikle de bizlerin bilim adına kendimize ve gezegenimize yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz şeylere bakacak olursak, oldukça çağdaş olan bazı ilginç bilgiler çıkıyor. Düşüncelerinin içerikleri günümüzde, o dönemde olduğundan daha az yok edici değiller.
Seksenli yıllarda Nietzsche çalışmalarını büyük bir yalnızlık içersinde tanınmayan ve okunmayan bir yazar olarak sürdürür. Aşırı yalnızlığı ve kabul görmüyor oluşu kendisi için gitgide daha dayanılmaz bir hâl aldığı için, kendisinden beklentileri arttırdı. 1888�de Danimarkalı Musevi eğitimci Georg Brandes, Kopenhagen Üniversitesinde Nietzsche�nin felsefesi ile ilgili ilk derslerini vermeye başlar. Ne yazık ki, bu biraz gecikmiş bir girişimdi. Gerçi o yıllarda Nietzsche dört kitap yazdı, ama ilk kopukluk belirtileri de ortaya çıktı. Büyük bir düşünürdü ve bunun farkındaydı: Dünyanın da bunu bilmemesi imkânsızdı. -Ecco Homo- adlı eserinde -Böyle Buyurdu Zerdüşt- hakkında şöyle yazar: -Buna benzer bir şekilde hiçbir zaman yazılmadı, hissedilmedi ve acı çekilmedi...- - Eleştiriyi ve inanılırlığı aşan bir ifade. Bu yetmiyormuş gibi, bunu bir de şu başlıklarla yazılan bölümler izler: -Neden bu kadar bilge olduğum-, -Neden bu kadar iyi kitaplar yazdığım- ve -Neden bir yazgı olduğum-. Bu bölümlerde alkolü eleştirir, yağı alınmış kakaoyu över ve kendisinin geliştirdiği dışkılama yöntemlerini tavsiye eder. -Zerdüşt-ün tumturaklı ve sisli havası tekrar su yüzüne çıkar, üstelik bu defa çok büyük boyutlarda: Cinnet olarak.
Ocak 1889�da sonu hızla yaklaştı ve onu yakaladı. Nietzsche Turin�de bir cadde üzerinde yürürken birden fenalaşarak yığılır. Düşerken feryatlarla, az önce kırbaç yemiş bir fayton atının boynuna sarılır. Nietzsche oteline götürülür. Oradan Cosima Wagner�e (-Seni seviyorum Ariadne-), İtalya Kralına (-Sevgili Umberto�m... tüm antisemitistleri vurdurtacağım-.) ve Jacob Burckhard�a (ki burada -Diyonisos- diye imza atar) kartpostallar gönderir. Burckhardt olup bitenleri anlar ve Nietzsche�nin bir arkadaşına haber verir. O da gidip onu Turin�den alır.
Nietzsche bunama geçiriyordu ve bir daha sağlığına kavuşamayacaktı. Durumu günümüzde dahi iyileştirilemez olurdu: Aşırı çalışma, yalnızlık ve çektiği acılardı bundan sorumlu olan, ama en çok da ona bulaşan frengi. Bu hastalık, -beyin felcine- neden olan üçüncü evresine ulaşmıştı. Bir sanatoryumda kısa süre yattıktan sonra annesinin refakatına verilir. Nietzsche artık kendi halinde uysal biriydi ve zamanının çoğunu kasılıp kalır bir durumda geçiriyordu. Düşüncelerinin berraklaştığı bazı anlarda geçmiş hayatıyla ilgili şeyler hatırlıyor gibiydi. Bir gün birisi ona bir kitap uzattığında şöyle dedi: -Ben de iyi kitaplar yazmadım mı?-
Annesi 1897�de öldüğünde bakımını kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche üstlendi. Nietzsche�nin emanet edilmesi gereken son insan oydu. Kız kardeşi, tanınmış bir Yahudi düşmanı ve başarısız bir öğretmen olan Bernhard Förster ile evliydi. Nietzsche onu insan olarak ve düşünceleri nedeniyle küçümsüyordu. Förster, Nueva Germania olarak adlandırdığı -ari- bir koloni kurmak üzere Sachsen�de bazı köylü ailelerini kandırıp Paraguay�a götürmüş, sonunda köylüleri dolandırıp intihar etmişti. (Nueva Germania�dan geri kalanları günümüzde de Paraguay�a gidip görmek mümkün. -Efendi-Irk- ise bugün oradaki yerliler gibi yaşıyor ve sadece sarı saçlarından ayırt edilebiliyor.) Elisabeth Almanya�ya dönüp ağabeyinin bakımını üstlendiğinde, onu önemli bir şahsiyet yapmaya karar verdi. Nietzsche�yi alarak, bir Nietzsche Arşivi kurmak niyetiyle, Schiller ve Goethe�nin yaşadığı kent olarak belirli bir üne sahip olan Weimar�a taşınır. Ardından onun yayınlanmamış yazıları üzerinde oynar ve onlara Yahudi düşmanlığı yansıtan ve kendisini öven unsurlar katan eklemeler yapar. (Üzerine eklentiler yapılan bu yazılar -Güç İstemi- adıyla yayınlanır. Ancak Nietzsche uzmanı Walter Kaufmann daha sonraları Elisabeth Förster-Nietzsche�nin yaptığı o saçma eklentileri ayırt etmeyi başarır ve bizlere Nietzsche�nin be en ilginç ve anlamlı kitabını gerçek tarafıyla sunar.)
Nietzsche, doğasını çok doğru kehanetlerle tanımladığı yirminci yüzyılın başına kadar hayatta kaldı. O kocaman bıyıklı, üzünç verici, bezgin ifadeli ve kim olduğunu artık bilmeyen adam, 25 Ağustos 1900�de öldü. O sıralarda eserleri, tüm hayatı boyunca beklediği yankıyı buldu. Ünü çok hızlı bir şekilde yayıldı. Üzerinde etki bıraktığı ve yirminci yüzyılın önemli şahsiyetleri olan insanlar arasında Freud, Rilke, Yeats, Strindberg, O�Neil, Shaw, Mann ve Conrad da bulunuyor. Naziler onu resmi filozofları olarak ilân etmeye çalıştıklarında ve Hitler, Weimar�daki Nietzsche Arşivinin önünde Elisabeth Förster- Nietzsche�nin elini öptüğünde, çıldırmanın ve cinnetin krallığına ayak atanlar bu kez Nietzsche�nin felsefesi değil, Nazilerdi. Nietzsche açıkça şöyle dedi: -Elbette henüz, �Alman Varlığı� coşkunluğuna ulaşmadım. Bu �üstün� ırkı saf tutma isteğine ise daha da uzağım. Tam tersine, tam tersine-.- Nietzsche, günün birinde ünlü bir adam olacağından daima emindi, ama dünyanın, ama dünyanın kendisini nasıl biri olarak değerlendireceğini tam olarak kestiremiyordu (ve bunda da haklıydı.) -Günü birinde beni aziz ilân etmelerinden çok korkuyorum... Ben aziz biri olmak istemiyorum, öyle olmaktansa, soytarı olmayı yeğlerim...-

mbiterge
17-11-2007, 11:52 AM
Nietzsche'nin Gençliği

Nietzsche'nin babası rahipti. Ana tarafı da, baba tarafı da, kaç göbek rahip yetiştirmişti. Kendisi de son nefesine kadar bir vaizci kalmıştır. Hıristiyanlığa saldırmasının nedeni, kendisinde de Hıristiyanlık rûh ve ahlâkının var oluşuydu. Felsefesi kibarlığa, acımaya ve barışa olan eğilimini ılımlaştırmak ve dengelemek için karşıt bir davranıştı. Cenovalılar ona, II Santo (aziz) diyerek en son hareketi yapmışlardı. Annesi, İmmanul Kant'ınki gibi, sofu ve iffetli bir hanımdı. Nietzsche de, kötü bir ayrıcalık, sonuna kadar sofu ve iffetli kalmıştı. Sofuluğa saldırısı da bundandı belki. Bu iflâh olmaz aziz, ne kadar da çok günahkâr olmaya heves ediyordu!
Nietzsche 15 Ekim 1844'de, Prusya'nın Röcken şehrinde doğdu. Doğrum tarihi, tahttaki IV. Frederick William'ın doğum günüyle aynıydı. Krallık ailesinin birçok üyesine öğretmenlik yapmış olan babası, vatanseverlik belirtisi olarak, çocuğuna kralın adını koydu. "Hiç olmazsa, doğum günümün seçilmesinde bir isabet vardı, doğum günüm, çocukluğum boyunca her bir bayram havası içinde geçti."
Babasının erken ölümü, onu evdeki sofu kadınların kurbanı yaptı. Bu hanımlar, onu kadınsı bir incelik ve duyarlı içinde yetiştirdiler. Kuş yuvalarını bozan, bahçeleri yağma eden askercilik oynayan, yalan söyleyen çocukları sevmiyordu. Okul arkadaşları, ona "küçük rahip" diye ad takmışlardı. İçlerinden bir köşeye çekilip Kutsal Kitap'ı okumak, en büyük zevkiydi. Başkalarına zamanlarsa, dinleyicilerinin gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Gizli, sinirli bir stoacılığı ve gururu vardı: Mutius Scaevolo'nın hikâyesine inanmadığını söyleyen okul arkadaşlarının karşısına geçip, avcu içinde bir deste kibriti yakmış, sönünceye kadar da elinden atmamıştı. Tipik bir olaydı bu: Kendini ideal bir erkek durumuna getirmek için, ömrünü, güçlenecek, sağlıklı olacak fiziksel yollar aramakla geçirmiştir. "Ben her ne değilsem, o Tanrı ve erdemdir işte."
On sekizinde, Tanrı'ya olan inancını yitirdi. Hayatının geri kalan bölümünü yeni bir tanrı aramakla geçirecekti. Sonunda aradığını 'Üstün İnsan'da bulduğunu sandı. "Bu değişikliğe kolay alıştım," demişti sonradan. Ama kendini kolayca aldatmasını bilirdi. O yüzden, kendi hayatı hakkındaki sözlerine pek güvenilemez. Bütün parasını bir tek atışına bağlayıp da kaybeden biri gibi acı, alaycı olmuştu. Din, hayatının can damarıydı. Oysa, şimdi hayat boş ve anlamsız geliyordu ona. Bir ara Bonn'da ve Leipzig'de, kolejli sınıf arkadaşlarıyla cümbüşlere katıldı. Hattâ sigara ve içki içmek gibi erkekçe davranışlara uyabilmesini güçleştiren titizliğini bile yendi. Ama çok geçmeden şarap, kadın ve tütünden nefret etti. Vatanının ve çağının bira mutluluğuyla alay ediyordu. Bira ve pipo içen kimseler bir şeyi duru algılayamazlar, ince düşünemezlerdi.
Tam bu sırada, yani 1865'te, eline Schopenhauer'in "İstem ve Fikir Olarak Dünya" adlı kitabı geçti. "Bu kitap, içinde dünyayı, hayatı ve kendi yaratılışımı korkunç bir ihtişamla yansımış gördüğüm bir aynaydı," diyordu. "Sanki Schopenhauer yalnızca benim için yazmıştı. Coşkusunu duyuyor, onu karşımda görür gibi oluyordum. Her satırda bir özgeçi, bir katlanış, bir boyun eğişten söz ediyordu." Schopenhauer'in felsefesinin karamsarlığı, düşüncesini ömrü boyunca etkileyecekti. Yürekten mutsuz bir kişiydi, sinir sistemi sanki acı çekmesi için dikkatle plânlanmıştı. Tragedyayı hayatın kıvancı olarak yüceltmesi de, kendi kendini aldatmalarından biriydi. Ancak Spinoza ya da Goethe kurtarabilirdi onu. Temkinlilik (aequanimitas) ve Kader Aşkını (amor fati'yi) vazetmesine rağmen, uyguladığı yoktu. Bilgelik sükûneti ve dengeli zihin durgunluğu nedir bilmemişti.
Yirmi üç yaşında askere yazıldı. Miyop oluşu ve dul bir kadının tek oğlu olduğu için, askerlikten muaf tutulmak hoşuna gidecekti. Ama ordu yine de çağırdı onu. Sadowa ve Sedan'ın büyük günlerinde, top dolduracak filozoflara da gereksinme vardı. Bununla birlikte, attan düşerek göğüs kaslarını zedelediği için, kendisinden yararlanılamadı. Ömür boyunca bunun acısını çekecekti. Askerlik deneyi o kadar azdı ki, ordudan ayrıldığında, bu konu ile ilgili bilgisi, girdiği zamankinden farksızdı. Kumanda etmek, buyruk dinlemek, acılara katlanmak ve sıkı disiplin. Bu Sparta düzeni, her şeye rağmen, hayâlini okşuyordu ama, böyle düşünmesi de artık idealini gerçekleştirmek zorunda olmayışındandı. Askerliğe tapması, bozuk sağlığı yüzünden asker olamayacağı içindi.
Bunun üzerine, ters kutba yöneldi. Bir dinbilimcisinin akademik hayatını seçti. Savaşçı olacağına, profesör oldu. 25 yaşındayken, Basle Üniversitesinde klâsik filoloji kürsüsüne atandı. Güven altındaki bu uzaklığından, Bismarck'ın kanlı alaylarına hayran kalabilirdi. Oturduğu yerde çalışmak zorunda oluşuna, garip bir şekilde esef ediyordu. Kahramanlıkla ilgisi yoktu bunun. Bir yandan tıp gibi pratik ve faal bir meslek seçmiş olsaydım, diye düşünüyordu. Öte yandan müzikle etkileniyordu. Piyanistliği vardı, sonatlar bestelemişti. "Müziksiz hayat, yanlış bir şey olurdu" diyordu.
Basle yakınındaki Tibschen'de, müzik devi Richard Wagner, başka birisinin karısıyla yaşamaktaydı. Wagner 1869'da gelip Noeli geçirsin diye, Nietzsche'yi çağırdı. Nietzsche geleceğin müziğine coşkuyla bakıyordu, Wagner'deki bilgin havası da hoşuna gidiyordu. Büyük bestecinin büyüsü altında, ilk kitabını yazmaya başladı. İlkin Yunan dramını işleyecekti. Sonu da 'Nibelungların Halkası' ile bitecekti. Sessizlik içinde, kalabalığın gürültüsünden uzak bir yerde yazmak için Alplere gitti. Oradayken 1870'de, Almanya ile Fransa'nın savaşa girdiğini öğrenince durakladı. Yunan rûhu ile bütün şiir, dram ve felsefe perileri ve müzik, kutsayan ellerini ona doğru uzatmıştı. Ama vatanının çağrısını duymazlıktan gelemiyordu. Burada da şiir vardı. "Karşımızda devlet var," diyordu. "Başlangıcı insana utanç verici. Çünkü devlet, insanların çoğu için kurumak bilmeyen bir acı kuyusu, ikide bir buhranlara salarak onları tüketen bir alev. Ne var ki, çağırmaya görsün , rûhlarımız kendilerini unutuyor; kanlı çağrısına yığınlar koşa koşa gidiyor, kahraman oluyorlar." Frankfurt'ta cepheye giderken, gösterişli şakırtılarla şehirden geçe bir süvari birliği görmüştü. Bütün felsefesini yaratacak hayâlin ve görüntünün o an doğduğunu söylemektedir. "En güçlü ve en yüksek Hayat İstemi'nin, sefil bir var oluş mücadelesinde değil, Savaş isteminde, Güç İsteminde, Yenmek İsteminde olduğunu duydum ilk defa." Gözünün iyi görmemesi, cephede askerlik yapmasını engellemişti. Sağlık işlerinde çalışmakla yetinmek zorunda kaldı. Çevresinde savaşın dehşetini gördüyse de, kanın gövdeyi götürdüğü dövüş alanlarındaki vahşîliği gözleriyle görmedi. Çekingen rûhu, bunu sonradan yaşantı eksikliğinin verdiği hayâl yoğunluğuyla idealleştirecekti. Sağlık durumu, sıhhiye eri olarak iş görmek için bile, iyi değildi. Kan göremiyordu. Hastalandı, bitkin bir durumda evine gönderildi. O günden sonra Shelley'in sinirlerine ve Carlye'ın midesine sahip olacaktı: Bir savaşçı zırhı altında genç bir kız rûhu.

Kaynak:
Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol

mbiterge
17-11-2007, 11:53 AM
ÜSTİNSAN/ÜBERMENSCH

İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. "Hayat, hep kendini altedendir." Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru ağmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.

İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, Üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını. Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.
("Zerdüşt"ün Önsözünden)
...................................*.............. .....................
* * Nietzsche'nin yazdığı kitaplar ve yayımladığı makalelerde sık sık duyulan bir kavramdır: Üstinsan (Alm. Übermensch).

Üstinsan, fiziksel ve doğaüstü güçlerinden yoksun bir Süpermen ya da Batman değildir. Üstinsan(lar)ın insanlardan farkı, Nietzsche'nin deyimiyle "insana göre maymun" ayarında biri belki. Üstinsan deyimi Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt" isimli kitabında bolca geçer.

Hitler'in, Nietzsche'ye olan saygısı Üstinsan karakteriyle ne kadar orantılı orası bilinmez ama Üstinsan'a olan 'köprü' artık giderek yıkılıyor...
İsterseniz şimdi Nietzsche'nin Üstinsan'ını çeşitli kaynaklardan alınmış alıntılarla daha yakından tanıyalım...

mbiterge
17-11-2007, 11:53 AM
ÜSTÜN-İNSAN

Ahlâk nasıl iyi yüreklilikte değil de kuvvetleyse, insan çabasının amacı da, herkesi yükseltmek değil, daha iyi, daha kuvvetli bireyler geliştirmektir. �İnsanlık değildir amaç, üstün-insandır.� Aklı başında olan her adamın yapacağı en son şeydir, insanlığı geliştirmek. İnsanlık düzelmez, hattâ insanlık diye bir şey yoktur bile. Bir soyutlama işidir, bütün var olan. Bireylerden meydana gelmiş olan geniş bir karınca yığınıdır. Bütünün görünüşü, her çağda bazı şeylerin bazen kazandığı, çoğu başarısızlıkla sonuçlandığı büyük deney atölyesine benziyor daha çok. Bütün deneylerin amacı da, yığının mutluluğu değil, tipin mükemmelleştirilmesidir. Yüksek tipler çıkmazsa, toplumlar varsın batsın, daha iyi. Toplum, bireyin gücünün ve kişiliğinin artması için bir araçtır.
Topluluk kendi başına bir amaç değildir. �Makineler ne işe yarar, bütün bireyler yalnızca onların bakımında kullanılacaksa? Makineler ya da toplumsal örgütler kendi başlarına amaç oldular mı, bu insanlık komedisi demektir.�
Nietzsche ilkin, yeni türlerin üretimini umut eder gibi konuşuyordu. Sonradan üstün-insanını, yığınların bayağılık çamurundan, tehlike ortasında yükselen üstün birey olarak düşünmeye başladı. Varoluşunu, doğal seçimin rastlantısına değil, insan tarafından bile bile dikkatli bir biçimde beslenmesine borçluydu. Çünkü biyolojik süreç, ayrıcalıklı bireye karşı önyargılıdır. Doğa en güzel eserine karşı zalimce davranır. Daha çok bayağı olan, sıradan olanı sever ve korur. Doğa daima insanı belli bir tipe, yığının seviyesine indirmek ister. En iyi olana, çoğunluk hâkim olur daimâ. Üstün-insan ancak insan seçimiyle, soyun düzelmesini öngörmeyle, soylu eğitimle sağ kalabilir.
Yüksek bireylerin aşk uğruna evlenmeleri ne saçma şey! Hizmetçilerle evlenen kahramanlar, terzi kadınlarla evlenen dâhiler! Schopenhauer yanlış söylüyordu. Aşk, soyu düzeltmez. İnsan âşık oldu mu, bütün hayatını etkileyecek kararlar almasına bırakılmamalıdır. Bir insan aynı anda hem sevip hem de akıllı olamaz. Âşıkların birbirlerine verdikleri sözlerinin geçersiz olduğunu açıklamamız ve aşkı evlilik için kanunî bir engel tanımamız gerekir. En iyi olan, ancak en iyi olanla evlenmelidir. Aşk aşağı tabakaya bırakılmalıdır. Evliliğin amacı yalnızca çocuk yapmak değildir, aynı zamanda onları geliştirmektir de.
�Gençsin, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsun. Ama sorarım sana: Çocuk istemeye cüret edecek adam mısın sen? Başarılı mısın? Benliğine hâkim olan mı? Duyularına buyuran mı, erdemlerinin efendisi mi, yoksa isteğinin ardında hayvansı bir taraf ya da gereklilik mi var? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa kendi kendine çatışma mı? Çocuk, zaferin ve özgürlüğün özlemini duysun dilerdim. Zaferinin ve kurtuluşunun üzerine canlı anıtlar dikeceksin. Kendinden öteyi kuracaksın. Ama ilkin bedenini ve rûhunu tam sağlamlaştırmalısın. Genişlemekle yetinmeyecek, derinleşeceksin. Evlilik: Var olandan daha üstününü yaratmak için, iki kişinin istemidir derim. Evliliği, böyle bir istemi isteyecek olanların birbirine saygısı olarak kabul ediyorum.
İyi bir doğum olmadan, soyluluk olamaz. Yalnızca akıl, kişiyi soylulaştırmaz. Tersine, aklı soylu yapacak bir şey gerektir hep. Nedir peki, gerek olan? Kan... (Burada rütbe anlamında, �Lord� gibi sözler değil demek istediğim.)
Sağlam ana babadan iyi doğum oldu mu, üstün-insan formülündeki bundan sonra gelen şey, ciddî bir okuldur. Burada mükemmelleşme, tabiî bir şekilde yer alacaktır. Övgüye bile yer verilmeyecektir. İnsanın rahatını sağlayacak şeyler az, sorumluluklar çok olacaktır. Burada bedene sessizce acıya katlanması, istem�e de buyruk dinleyip buyurması öğretilecektir. Özgürlük saçmalığı diye bir şey olmayacaktır. Hoşgörü ve �özgürlük� yüzünden maddî manevî gevşeme olmayacaktır. Bununla birlikte insan bu okulda yürürken, kahkahalarla gülmeyi öğrenecektir. Filozoflar, gülebilme yeteneğine göre sıralanacaklardır. �En yüksek dağları bir adımda aşanlar, bütün tragedyalara gülebilirler.� Üstün-insanın bu eğitiminde ahlâkın sirkesi olmayacaktır. İstem sıkı bir düzene sokulacaktır, ama beden yerilmeyecektir. �Durmayın, raks edin güzel kızlar! Güzel ayak bilekli kızların düşmanı olarak, kötü gözle bakan oyun bozan yoktur karşımızda.� �Üstün-insan bile ayak bileklerinden hoşlanabilir.�
Böyle doğup büyüyen bir adam, iyi ve kötünün ötesindedir. Amacı gerektiriyorsa, �böse� yani kötü olmaktan çekinmez. İyiden çok, korkusuz olur. �İyi nedir? Kahraman olmak iyidir.� �İyi nedir? İnsandaki iktidar duygusunu, iktidar istemini, iktidarın kendini arttıran şeydir. Schlecht, yani kötü nedir? Zayıflıktan gelen her şey.� Üstün-insan baskın belirtisi, amacı olduğu süre tehlike ve mücadele aşkıdır belki de. Her şeyden önce mutluluğu çoğunluğa bırakacaktır. �Zerdüşt uzun yolculuklara çıkanları, tehlikesiz yaşamayı sevmeyenleri severdi.�
Böylece çağımızda, nedenlerinin bayağı olmasına rağmen her türlü savaş iyidir. �İyi bir savaş her türlü nedeni iyi göğüsler.� Devrim bile iyidir; kendi başına değil ama. Çünkü yığınların hakîmiyeti kadar uğursuz bir şey olamaz. Devrimin iyi olmasının nedeni, mücadele anlarının ve fırsat bulamamış bireylerin gizli büyüklüğünü meydana çıkarmasıdır. Bu karışıklıktan, kendini gösterecek olan yıldız doğar. Fransız devriminin karmaşa ve saçmalığından Napolyon çıkmıştır. Rönesans şiddet ve düzensizliğinden, Avrupa�nın o ana kadar görmediği sayısız güçlü birey çıkmıştır.
Enerji, akıl ve gurur... Bunlardır, üstün-insanı yapan. Ama bunların uyumlu hâle getirilmeleri gerekir. Tutkular; isteklerin karmaşasını, kişiliğin gücüne uyduran büyük bir amaç uğruna seçilip birleştirildiklerinde, büyük güçler hâline gelirler. �Bitkilerin bahçıvanı olmayıp, toprağı olan düşünürlerin vay hallerine!� Dürtüleriyle hareket edenler kimlerdir? Zayıflar; dizginleme gücü nedir bilmezler çünkü. Hayır diyebilecek güç yoktur onlarda. Sürekli çatışma durumunda rûhu bozuk kişilerdir. İnsanın kendini disipline sokması budur işte. Ve en büyük şeydir. �Yığınlar içinde herhangi biri olmak istemeyen adam, kendine karşı rahat davranmayı bıraksın. Kişi, amacı için başkalarına özellikle de kendine sert davranmalıdır: Dosta ihânet dışında, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç gerek. Soyluluğun son örneği, üstün-insanın son formülü budur.�
Ancak böyle bir insanı emeklerimizin hedefi ve ödülü olarak görerek, hayatı sevebiliriz. �Öyle bir amacımız olmalı ki, onun uğruna birbirimizi sevelim.� Ya kendimiz büyük olalım ya da büyük olanın uşağı ve âleti olalım. Ne hoş bir görünümdü o milyonlarca Avrupalı, Bonaparte�ın amacına araç olup, onun adını seve seve anıp düşüp öldüklerinde! Belki aramızda anlayanlar, seviyesine ulaşamadığımız o kişinin, peygamberleri olabilir ve gelmesi için yolunu hazırlayabilir. Bizler, ülkeler ve zamanlarla ilgimiz olmadan, birbirimizden nice farklı olsak da, bu amaç için birleşebiliriz. Zerdüşt bu gizli yardımcıların, bu üstün-insanı sevenlerin seslerini duyabilse, acı da çekiyor olsa, kendi türküsünü söyler. �Siz bugünün yalnızları! Siz ayrı duranlar! Bir gün gelecek, birleşip bir ulus meydana getireceksiniz. Kendi kendinizi seçtiğiniz sizlerden seçkin bir ulus doğacaktır. Bu ulustan da üstün-insan çıkacak.�

mbiterge
17-11-2007, 11:53 AM
ÜSTİNSAN

Nietzsche'nin üstinsanı ile Amerikan karikatür dünyasında, peleriniyle gökyüzünde uçan Süpermen arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur. Eğer üstinsan Nietzsche, isim babası olduğu bu mizahın en azından birazına sahip olsaydı, bu kendisi için iyi olabilirdi. Clark Kent hiç değilse, dünyadaki kötüleri ve iyileri etkisine sokmaya çalıştığı saf bir ahlakın adına çaışıyor. Nietzsche'nin üstinsanı bu tür zahmetlerde bulunmuyor bile. Onun üstinsanı için tek bir ahlaki prensip vardır: güç istemi. Ancak, Nietzsche'nin süpermeni, içinde en az o karikatür dünyasındaki kadar çok basit tiplerin bulunduğu bir dünyanın içinden doğuyor.
Üstinsan prototipi Nietzsche�nin dayanılmaz derecede sıkıcı, ama tehlikeli ve psikosomatik semptomları olan Zerdüşt�tür. İtiraf edilmeli ki, Zerdüşt ile ilgili hikâye mecazidir ve davranış kalıplarına işaret eder. Ama İsa peygamber de benzetmeler yaparak konuşurdu ve onun dağda verdiği vaazlarda da çocuksu bir yalınlık vardır. Onların derin anlamlarını idrak etmemiz ise, onlar üzerinde düşünmemize bağlıdır. Ne var ki Zerdüşt benzetmesi çocuksu bir basitliktedir, üstüne defalarca kafa patlatsanız da. Her şeye rağmen yine de önemli bir mesaj içerir. Nietzsche�nin vaazını yaptığı şey, Hıristiyanlık değerlerinin çöküşünden başka bir şey değildir: Ona göre her insan, tanrısız dünyasında, bulunduğu her eylemin tüm sorumluluğunu üstlenmelidir. Prangalara vurulmamış bir özgürlükte kendi değerlerini bulmalıdır. İster tanrısal, ister başka doğa güçleri tarafından olsun, bulunduğu eylemler için hiçbir ceza söz konusu değildir. Nietzsche bunda, 20. Yüzyıl insanının varoluşçu durumunu görüyordu. Ne yazık ki, bu tür koşullar altında nasıl davranılması gerektiği konusunda da görüşler belirmiştir. Nietzsche�ye göre, Zerdüşt�ün izlediği yol şeklinde gösterilen kuralları kendisine yön belleyecek insanlar üstinsan olacaklardı.
Böyle Buyurdu Zerdüşt�te Nietzsche kitaptaki kahramanı aracılığıyla şöyle der: "Maynun, insan için nedir ? Bir kahkaha veya acı veren bir utanç. Ve işte üstinsan için insan da böyledir: bir kahkaha veya acı veren bir utanç." (Zerdüşt�ün önsözü 3) Başka bir yerinde şöyle buyurur: "İnsanlığın hedefi onun sonu değil, olsa olsa insanlığın en iyi örnekleri olabilir." (Tarihin Yararı ve Zararı Üstüne, 9)
Nietzsche bu bağlamda akılsızca davranarak üstinsanını 'soyluluk' ve 'kan' gibi gevşek düşüncelerle birleştirir. Ama o, bunu ırkçı bir şekilde anlamamaktadır. 'Güç İstemi'nde şöyle yazar. "Sadece doğuştan ve soydan asillik vardır. (Ben burada 'von' ünvanından ve Gotha takviminden (ç.n. Doğu Almanya�da bir kent) bahsetmiyorum: Eşek olanlar için belirtme ihtiyacı duydum da)" Başka bir yerinde de şöyle der: "Platon, Pascal, Spinoza ve Goethe �den bahsettiğimde, onların kanının benimkinde gezdiğini biliyorum." Nietzsche�nin gözünde bir Yunanlı, bir Fransız, bir Portekiz Musevîsi ve bir Alman, üstinsan ile aynı derecede kan bağına sahip.
Buna rağmen ırkçı lobi Nietzsche�nin üstinsanını aldı be kendisinde yorumladı. Önce antisemitistler, sonra da faşistler işlerine gelen bölümlere atıfta bulundu. Düşüncelerinin gevşek bağı, ki Nietzsche�nin felsefi eylemi için bu tipik bir özellik, onun felaketi oldu.
Nietzsche�nin felsefesi gözden düştü, çünkü yirminci yüzyılın ilk yarısında grotesk bir şekilde kötüye kullanıldı. Bugün üstinsan hakkında, Nietzsche�nin onu anladığı şekilde konuşmak neredeyse imkânsız hale geldi.
Yazılarının poetik-fragmatik özelliği kasıtlı çarpıtmalar için ne yazık ki fazlaca bir hareket alanı tanımaktadır. Çok şükür ki Nietzsche bize üstinsanı gülünesi bir konuma çekebilmenin fırsatını da tanıdı -ki bu da günümüze en uygun düşen tepkidir belki de.

mbiterge
17-11-2007, 11:54 AM
NIETZSCHE'in ÜSTİNSAN(LAR)I

Nietzsche'nin �Zerdüşt� adlı büyük şiirinin üç bölümü de bir bilmeceyle açılır. Gördüğümüz gibi mesaj, ağaçlardan düşen incirlerin bulunduğu Sorrente'deki bahçelerde aklından şöyle geçmiştir.

"Eskiden Tanrı denirdi uzak denizlere bakarken, oysa ben, �Üstinsan� demeyi öğrettim size.
Tanrı sanıdır; ama ben sizin sanınızın, yaratıcı iradenizden öteye gitmemesini istiyorum.
Siz bir Tanrı yaratabilir misiniz? -Öyleyse bana hiçbir Tanrı'nın sözünü etmeyin! Oysa �Üstinsan�ı pek güzel yaratabilirsiniz.
Belki siz kendiniz değil, kardeşlerim! Fakat siz �Üstinsan�ın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz."

Ağustos 1881'de uyarıcı ses, sonunda iyice etkisini gösterdi. 1882 yılında Lou Salomé'ye hitap eden kısa bir şiir, şimşekler çaktıran görünmemin öncesindeki ani sessizliğin en son anlarını betimler:

"Orada, öylece bekliyordum -amaçsız bir beleyiş, iyinin ve kötünün ötesinde kah ışığı kah gölgeyi, gölü, öğleden sonrayı, yönü olmayan zamanı tadıyordum.
Ve aniden arkadaş, bir ilk oldu.
Ve Zerdüşt benim önüme geçti."

Zerdüşt'ün, insan sayesinde Tanrılaştırıldığı yeni bir dini ilan eden kutsal bir kitap olduğunu, bu kitabın beşinci �İncil� olduğunu ve gelecekteki insanlığın "kutsal müjdecisi" olduğunu ve taşkınlıklarının korkutmadığını birkaç arkadaşına kaçamaksız bir şekilde söylemiştir:
Önce Peter Gast'a yazdığı bir mektupta duyduğu sevinç esrikliğinden ve heyecanından sözeder:
"İşte sevgili arkadaşım! Ağustos güneşi tepemde parlıyor, yıl akıp geçiyor, dağlar ve ormanlar gün geçtikçe daha da dinginleşip sessizleşiyor. Düşüncelerimin ufkuna henüz tanımadığım düşünceler tırmanıyor. Ama ben hareketsiz huzuru korumak istiyorum... Ah! Arkadaşım, bazen tehlikeli bir yaşantı sürdüğüm düşüncesi aklıma geliyor. Çünkü, ben �patlayabilen makinelerden birisiyim.� Duygularımın yoğunluğu beni korkuttuğu gibi aynı zamanda da güldürüyor..."

Daha sonra Lou Salomé'ye de biraz daha fazla gizemli fakat anlaşılabilir bir şiir gönderir:

"Arkadaş, der Colomb,
Artık hiçbir Cenovalı'ya güvenme.
O gözüne her zaman derin ufukları kestirir
Ve her zaman en uzak ufuklar onu çekerler!
Çok uzaklara uzanmaya ve zamanın derinliğine
Sevdiğini beraberinde sürüklemeye çalışır;
Etrafımızda büyük sonsuzluk."

Bu sonsuzluk içinde yok olduğumuz sonsuzluktur. Denizcinin sevinci, dansçının saf gülüşü, kâhinin muzaffer kavrayışlığı, arkadaşlığın yüzüstü bıraktığı ve aşkın kapısını hiç çalmadığı bu insanın tasalarını hafifletir.
Daha sonra, Malvida von Meysenburg'a daha açık olan bir mektup yazar:
"Bütün dinlere meydan okudum ve yeni bir kutsal kitap yaptım; benim yeni kitabım, dinde gülmeye daha fazla izin verdiği halde, diğer kitaplar kadar ciddi bir kitaptır."

Öteki dünya ve onun tüm hayaletleri artık yok olmuşlardır; geriye, yazgımızın oynadığı bu dünya kalır. Ama hareketlerimiz bu dünyada, daha önce sahip olmadıkları bir yoğunluk ve değer kazanmışlardır. Çünkü gelecek, bizim, yalnızca bizim, cesur kâşiflerin, şair ve peygamberlerin, yeni Tanrıların heykellerini yapan heykeltıraşların buyruğu altındadır. İnsanlığın ya da onun argonotlarının içine gireceği yolun açılabilmesi için birçok riski göze almak, birçok tehlikelere göğüs germek ve yanlış adım atmamaya çok dikkat etmek gerekir. �Üstinsan�a giden yol o kadar zahmetli ve o kadar da bir yoldur ki, altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaştırılabilir:

"İnsan, hayvan ile �Üstinsan� arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir... İnsanın büyüklüğü onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır."

Eğer vazgeçip sürüye katılırsa, eğer güvenliğini, durmadan yinelenen tehlikelere tercih ederse, yalnızlığın yüceliğini reddederek arkadaşlarının ısrarlarına dayanamazsa bir düşüş söz konusu olur.
Bu, Kolomb'un yol arkadaşlarının geriye, Akdeniz'in güvenli koylarına dönmelerini kışkırtan "kötülük eğilimlerinin" ilki ve en ısrarcısıdır:
"Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte bir şey yaratmışlardır: Peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı altedecek yerde hayvanlara mı dönmek istiyorsunuz?"

Nietzsche aynı serüvene katılacak olan tanımadığı arkadaşlarını uyarmamak için bu kötü eğilimi iyice öğrenmiştir:
"Her yıl benim için gittikçe daha da ağırlaşıyor...
Hastalığın en berbat, en acı verici dönemleri bile varlığımda şu an olduğu kadar çekilmez ve umutsuz olmamışlardır. Ne olmuştur? Şimdiye kadar güven duyduğum insanlardan beni koparan gün gelmiştir. Biri sırtını dönüp gider, öteki başka yere gider, herkes kendi küçük sürüsünü bulur, en bağımsız olan hiç kimseyi bulmaz ve karede yalnız kalır."

Ama gerçekte acı çekiyordu, çünkü bu kesin ayrılış hiç de ona göre değildi. "Sevinçli Bilim"de bulunan bir metin, hiçbir şeyin, insanın kendisini tecrit edilmiş gibi duyumsamasından daha korkunç olmadığını söyler. İnsanın kendi kendisiyle kalması günâhların en kötüsüdür. "Cüzi iradenin vicdanla komşuluk yaptığı" ve sürüyü rahatsız edenlerin vicdan azabı duygusuyla cezalandırıldıkları zamanlar geride kalmıştır. Bilinçli olunabilir ve vicdan azabının kaynakları öğrenilebilir. Daha sonra Kafka'da Nietzsche gibi bunun denemesini yapacaktır. Bilinç, bilinmeyen yüzlerin yansıdığı çok cepheli bir aynadır, unutulmuş seslerin yankısının hâlâ sürdüğü bir mağaradır. Yolundan dönenin vay haline! Tehditlerle dolu olan bu sesleri dinleyenin vay haline!
Eğer insan, şeytanına kulak kabartmayı kabul eder ve onun eline düşerse, ortaya yeni tehlikeler çıkıveriri: Örneğin, Zerdüşt'ün dağılmış bedenini topladığı zavallı ip cambazı gibi. Bu bölüm anlatılırken anlamı bilinmez. Oysa Nietzsche yalnızca bilmecelerle konuştuğunu bize bildirir, yorum hataları yapabileceğimizi önceden bize söyler. O zaman prizmanın arkasında kalarak yanlış yorumlanan gerçeği kavramaya çalışalım.
Nietzsche çocukken bir ip cambazının gösterisine tanık olur. Bu sahne cambazın düşmesiyle son bulur? Her halükârda onun içi titremiştir. Bu resim onun bilincine yer etmiş ve daha sonra yazgısının simgesi olmuştur. Etrafında, Fex Vadisi'nin yalnızlıklarında Kuzey rüzgârının kamçıladığı sarhoş dansçı Ezé kayalıklarına tırmanırken, fırtına çam ağaçlarını köklerinden sökmekte ve tepelerden aşağıya koca kayalar düşmektedir. Ama tüm bunlar onun yüzündeki esin gülüşünü silemiyorlardı. Stendhal'de buna benzer bir anıyı "Kırmızı ve Siyah" adlı romanında yazmamış mıydı?
Belki biraz da Wagner'in Tribschen'deki o güzel günlerde bitirdiği �Usta Şarkıcılar� adlı yapıtı onu etkilemişti. Öbür dramlar ile bu opera arasındaki fark, bu operanın müzikal bir komedi gibi sunulmasıydı. Hafif ve rahatlatıcıydı. Walther bir ilkbahar ozanıydı ve yoluna bir ozanın yoluna çıkabilecek en büyük tehlike çıkar: Onu ve şarkısını karikatürize eden komik bir ozan. Bununla birlikte ip cambazı, uzaktan bakıldığında �Üstinsan�ın betimlemesini çiziyordu. Boşluğun üzerinde yalnızca el yordamıyla yol alıyordu. Bu korkunun ve yüksekliğin kurbanıdır. Eğer gerekli güvene sahip olursa, onunla ve onun gereksiz yürekliliğiyle alay eden şarlatanı görmez.
Oysa Zerdüşt şöyle buyuruyordu:
"Derken bütün ağızları susturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran bir şey oldu. Çünkü bu arada ip cambazı oyununa başlamıştı: Küçük kapıdan çıkmış, iki kule arasına ve pazar yerinin ve halkın üstüne gerili bir ip boyunca ilerliyordu. Tam yarı yoldayken, küçük kapı bir daha açıldı ve alaca bulaca giysiler içinde soytarıya benzer biri uğradı dışarı ve öncekinin ardından hızlı hızlı yürüdü. �İleri, seni topal seni, seni saz benizli seni!
Yoksa ayağımın altına alırım seni ha! Bu kuleler arasında ne işin var? Senin yerin kulenin içi, kilitlemeli seni, kendinden üstün olanın yolunu tıkıyorsun!� -Her sözle birlikte gittikçe yaklaşıyordu ötekine: Fakat bir adım kala, bütün ağızlarısusturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran o şey oldu: Şeytanımsı bir çığlık kopardı ve yolunu tıkayan adamın üzerine atladı. Fakat beriki, rakibinin kazandığını görünce, başı döndü ve ipini şaşırdı. Attığı sırığını sanki bir kol ve bacak çevrintisi gibi, sırıktan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, fırtınaya uğramış deniz gibiydi: Kalabalık darmadağın olmuş, hele gövdenin düşeceği yer de, bir birine girmişti."

Bu soytarı ne gibi bir tehdit savurmuştu da ip cambazı buna dayanabilmişti? Soytarının aklı bir an başına geldiğinde bunu Zerdüşt'e itiraf eder. Eski batıl inançlar onu felç etmişti. Yalnızca böylesi korkularını aşan bir insan maceraya atılmayı deneyebilir... Yalnızca böyle bir insan hayvan ile �Üstinsan� arasında gerili duran ipin üstüne çıkma riskini göze alabilir. İşte zavallı adam küçük kapıdan çıkarken peygamberin atlattığı budur. Hayvan ile �Üstinsan� arasında geçilmesi gereken bu ipten "ya da bu köprüden" başka bir şey yoktur. Bilincimizde bize katılmak isteyen bir sürü boş hayal vardır: Toplumun elinde bunlardan işine gelenleri ortak noktada buluşturan değişik olanaklar vardır. Zerdüşt kentin kapılarına geldiğinde, soytarı bunu ona söyler:
"Git bu kentten Zerdüşt: Senden nefret eden pek çok kişi burada. İyilerle doğrular senden nefret ediyorlar ve seni düşman ve kendilerini horgören biri sayıyorlar. Dine inananlar senden nefret ediyorlar, seni kalabalık için tehlike sayıyorlar. Talihin varmış ki sana güldüler: Gerçek soytarı gibi konuştun Talihin varmış ki şu ölü köpekle arkadaşlık ettin. Böylece alçalarak yakayı kurtardın bugün. Ama git bu kentten, yoksa yarın üstünden atlarım, -tıpkı bir diri bir ölünün üstünden nasıl atlarsa."

Zerdüşt vazgeçmeyecektir. �Zaman Makinesi� onu en uzaktaki geleceklere götürecektir. Geri döndüğü zaman gördüğü "medeniyetin" komik bir görünüşü vardır. Aslında bu, soytarılardan oluşan bir uygarlıktır.
İşte soytarılar böyledir, geçici varlıklardır. Bu insanların kafaları batıl inançlarla doludur. Zaten bu yüzden bin bir türlü çiğ renklerle resimlenmiştir. "Verimsizdirler", bu nedenle güvenleri de yoktur. Oysa yaratmak isteyen kişinin hayalleri ve yıldızları vardır. Yaratıcılar ve peygamberler �Üstinsan�ın atalarıdırlar ve dünyaların en iyisinde yer alan tatmin olmuş bir insanlığın babaları olacaklarıdır. Tam bir eşitliğin hüküm süreceği tek sürüde hiçbir çoban olmayacaktır. Aynı yerde yemek yemek, tatlı ve güven verici sıcaklığı elde etmek için birbirine sokulmak, "son" insanların ideali işte budur.
Nietzsche'nin, medeni toplumlarımızda çocuklara önerilen sahte erdemler ile acı acı alay etmeyi iyi becerdiğini kabul etmek gerekir: Hicvi, kendisinin hocası olan Fransız ahlakçılarının hicvini geçer: La Rochefoucauld, Vauvenargues bazen Chamfort ve özellikle Voltaire ve Stendhal. Sertlik bakımından hicvi, yanlış tanıdığı Flaubert'in sertliğine eşittir. İnsanların sonuncusu, düşüş yönünde olan bir evrimin sonunda, iyi insanın en son kişileştirilmesidir. Nietzsche bize bu "sahte cesur insanın" portresini çizmek için Rochefoucauld'un kullandığı çizgileri kullanır. Bu "küçük insanlarda" hiçbir erkeksi erdem, bir kahramanda bulunması gereken hiçbir kaliteyi bulamayız.
Bu "küçük insanların" arasında çok fazla yalan mevcuttur ve yine bu küçük insanların arasında içtenlikli komedyenler çok azdır. Bu sahte erdemli insanların en büyük bölümü kendilerini, onlara boyun eğen insanlardan üstün gören insanlardan oluşur. Boyun eğen insanlar kendi "iyilikleri" ve ruh sağlıkları için boyun eğerler!

mbiterge
17-11-2007, 11:54 AM
"Hizmet ediyorum, hizmet ediyorsun, hizmet ediyoruz, işte bu �yönetenlerin� iki yüzlü ezgisidir. Ve ilk sahibi, ilk hizmetkâr olanların vay haline.
Dürüsttürler, başkalarına karşı yumuşak başlıdırlar, kum taneleri birbirlerine karşı da dürüst ve yumuşak başlıdırlar.
Kimsenin onlara bir kötülük yapmaması için, başkalarına karşı çok ince davranır ve iyilik yaparlar.
Güçten ve canlılıktan yoksun oldukları için hizmet severlerdir. Sonuç olarak �korkaklığa� erdem derler."


"Ahlakın Soykütüğü Üzerine"de Nietzsche bize kaynağı hınç olan bu aktarmaların analizini verir.
"Oysa soylu doğan kişi tamamen güven içinde ve kendisine karşı dürüst bir şekilde yaşar, hınç dolu insan ise kendisine karşı ne dürüst, ne saf, ne de açık yüreklidir. Karanlık bir ruha sahiptir ve gizli köşeleri, gizli kapıları sever; gizli olan her şey onun hoşuna gider, çünkü güvenliğini burada bulur. Hınç dolu insanlardan oluşan ırk, herhangi bir soylu ırktan daha dikkatli olacaktır. Ayrıca dikkate o kadar fazla bir önem verecektir ki, onu var olmanın ilk koşulu olarak görecektir."


Böylece Hegel'in, köleler ve sahipler diyalektiğinin yerine, Nietzsche iki yönlü bir diyalektik koyacaktır: Köleler arasında yapay bir hiyerarşi kuracak ve bunlar sonuçta, her şeyden önce zorba olan devlete boyun eğeceklerdir. Bu diyalektiğin ikinci yönü ise, yaşamın istekleri üzerine kurulu verimli bir eşitsizliği ellerinde bulunduran sahipler ve soylular arasındadır.
Temmuz 1887'de "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"ye eklenen önsöz çok aydınlatıcıdır. Kötülük düşüncesinin Nietzsche'de çocukluğundan beri bir takıntı haline geldiğini biliyoruz. Ancak bir gün gelir ve Nietzsche kötülüğün kaynağını aramaktan vazgeçer. Bunun devamında, kötülük ve iyilik, "Masum" bir oluşumun değişiklikleri için gerekli olan kesin değerler olmaktan çıkarlar. Böylece, kendi kendisine şu temel soruyu sorar:
İnsan hangi koşullarda bu iki oluşumu: "İyi ve kötü"yü kullanır? Bunların değerleri nedir? Üzüntü belirtileri midirler? Ya da yaşama isteğine ihanet mi ediyorlardır?
Nietzsche "İnsanca, Pek İnsanca"yı yazdığında onun Paul Reé'den etkilendiği söylenir. Nietzsche ise bunu reddederek, bu yapıtın Voltaire'e ithaf ettiğini açıklar.
Paul Reé'nin kendi felsefesinde hiçbir etki yapamayacağını bir kez daha vurgular. Nietzsche "soylu" insanı, "iyi" insanın karşısına koyacaktır.
Bu psikolojik sorunun üzerine yeniden eğilip, 1887 yılında "Anti-Christ" adlı yapıtını yazar:
"Almanlar Avrupa'da son büyük ürünün hasadına engel oldular: Rönesans. Rönesans'ın ne olduğu anlaşılacak mıdır? Kuşkusuz yalnızca Burckhardt ve Stendhal bunu çok iyi anlamışlardı."


Ancak Reform yengin çıkar ve böylece modern dünyanın isteklerine uyumlu bir kültürün düşünce ve törelerinin evrimini engelleyen eski değerleri Luther yeniden kurar. "Üç Metamorfoz"da Nietzsche tüm değerlerin göreceli olduklarının altını çizer. Bu değerlerin kültür seviyesine bağlı olduklarını, insanlığın ulaşmış olduğu gelişim ile bağlantılı olduklarını vurgular. Kendi kendini disiplin altında tutamayan, anarşik içgüdülerini kontrol edemeyen insan, semer vurulmayı kabul etmelidir. O zamana kadar "adalet" olarak adlandırılan dengeyi, "isyan" yeniden gözden geçirmeyi sağlar. "İsyan", eski ve yeni putları yıkar yıkmaz, "aralarında en kötüsü olan: �Devlet� ve onun çelikten korsesi' üçüncü değişim" mümkün olabilir. İşte o zaman gerçek özerklik söz konusudur:
"Aslan henüz yeni değerleri yaratamaz ancak aslanın doğarken başarabileceği, yeni bir varoluş için kendisini özgürleştirmektir.
Aslanın gereksinimi olan, göreve karşı gelme pahasına da olsa, kendisini serbest bırakmaktır."


Ancak, varlıkların en hafifi, en temizi ve en iyisi kaba kabuğunu kırıp ortaya çıkıveriri:
"Çoçuk, masumiyet ve unutmadır. O bir yenilenme ve oyundur, kendi ekseni etrafında dönen bir tekerlektir, ilk hareket, bir olumluluktur."


Kuşkusuz çocuk bir oyundur, ama ciddi bir oyun. Çocuğun dünyalar yaratma yetisi vardır. Dehanın yarattıkları arasında zorlanmadan yolculuk edebilir. "Canlılık" ve "yaratıklar" bize, �Üstinsan�ın simetrik olmayan yüzünü sunarlar. Bizim kurtulmak ve kendimizi aşmak isteğimizi uyandıran canlılıktır:
"Yaşam bunu öğretmişti bana bir zamanlar: 'Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum.'
Gerçek, size diyorum: Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan altetmelidirler kendilerini.
Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirseniz, ey değer biçenler: Bu sizin gizli sevginizdir, gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır."


Yaratan irade yıkıcıdır. Eski bir dünyanın yıkıntılarının üzerine yeni bir dünya inşa eder. �Üstinsan�ın portresi biraz belirsizdir. İki betimleme arasında gidip gelir. Daha doğrusu bu portrenin çizgileri Nietzsche'nin düşünceleriyle bir zıtlık oluşturmaktadır: Sürünün güven verici sıcaklığından yararlanmak için hemcinslerine sokulmaktan hoşnutluk duyan insan, aslında her hareketini korku yüzünden yapan iyi ve sahte merhametli insandı...
Nietzsche'ye hayranlık duyulan nokta onun, hata duygusuyla kemirilen, kötü bir bilinçlenmeyle yıpratılan, her türlü korkaklığa hazır olan ve kendi kendisini terk ederek yenik düşen bizim batı toplumumuzu vuran hastalığı tanımlamaktaki zenginliktir. Batı uygarlığının hastalıklarının sorumluluğunu Hıristiyanlığa yükler. Gerçekte suçladığı da kendi kültürel değerlerinden, hatta kendi kişiliğinden yana kuşkuya kapılan ve çözümü dinin anormal biçimde yorumlanmasında bulan çağımızın hasta insanıydı.
M. de Saci, Pascal'ı dinlerken hayret ediyordu. Kendi kendisinin canını yakan ve dikenler tarafından vücudunun her bir tarafı yırtılan bu filozofa acıyordu. En büyük kötülüğü yapan romanlar gerçeği abartısız bir şekilde gözler önüne seren katı ve doğru yazılar değildir.
Gerçek kötülüğü yapanlar, "yeraltı" adamının saklandığı labirentin tüm ayrıntılarını anlatmaktan büyük bir zevk alan bu sahte-gerçekçi filmler ve yazılardır. Yoksunluklarının sergilendiği bu gösteriyi beğeniyle izleyen ve bunu kendisine iş edinen insan, kendisini isteyerek mağaraya kapatıp kötü sırlarını yineleyip durur. Anormal zevklerin temini için Hıristiyanlığa çağrıda bulunur. İki yüzlü ve sahte duygularını "erdem" olarak nitelendirir. Bu türdeki insanların çoğalması Nietzsche'yi kaygılandırıyordu.
Ama hiçliğin ve çöküşlüğün kötülüklerini ustalıkla kınıyorsa, bizim için ne büyük bir tehlike oluşturduklarını önceden görüyorsa da, bundan böyle bizim bugünümüzü koşullandıran geleceğin yalnızca bir bölümünü aydınlatabiliyordu. "Üstinsanın" iki yüzü arasında duraksamaktaydı. Rönesans insanının yüzü ya da devrim insanının yüzü: Tutkularını engellemeyen Sézar Borgia, Mirabeau ya da Napolyon gibi ve yaratıcı sanatçılar; Beethoven, Hölderlin ve bir dönemin Wagner'i gibi... Birincisi, "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"nin tanımladığı soylu kahraman. İkincisi, iki dünyanın sınırında ayakta duran peygamber, yaşamını tehlikeli denizlere açılarak tehlikeye sokan gezgin, altın postun, dehanın fatihi...
İkinci bir soru daha: Nietzsche günün birinde �Üstinsan�ların birbirleriyle karşılaşıp, işbirliği yaparak kuracakları topluluğu nasıl karşılayacaktı? Bu noktada Nietzsche pek aydınlatıcı olmamıştır ve zaten olamazdı da. Aslında görünen şudur ki, �Üstinsan�lar -her biri kendi özgünlüğü içinde kapalı olan ve bilgi seviyesinin mükemmelliği sayesinde kendi kendisine yeterli olan- yalnızca birbirlerine olan yakınlıkları sayesinde birleşebilirler. Bu birleşme sonucunda, antik sitelerin modelinde bir gelecek zaman topluluğu ortaya çıkar. İnsanın kişiliğini kaybetmeye mahkûm olduğu izlenimi uyandıran büyük çalkantılara doğru yürüyor muyuz? Oysa �Üstinsan�ın evreninde, aristokrat topluluğun yoğunlaşma ve yaratıcılık çabalarının en uç noktasında doğması gerekir. Sonuç olarak, eşitsizliklerin ortadan kaldırılamadığı bu dünyada hayvanlık seviyesini ancak aşabilmiş (hâlâ bu seviyeye gerileme eğilimi olan) günümüz insanının durumu ne olacak? Nietzsche gelecek zaman insanının korkunç tablosunu, tıpkı Wells ve Aldous Huxley'in bilimkurgu romanlarında yaptıkları gibi kendisine mi mal edecektir? Körü körüne merhameti kınadığı halde gerçek ve cesur bir iyiliği de yadsımaz, tıpkı kendi kendisini katı olmaya zorlayan bir arkadaşım iyiliği gibi. Belki yazarı öldükten sonra yayımlanan yapıtlarında bulunan özdeyişlerinde umut ve korkularını okuyabiliriz. Bu özdeyişler, eğitmen Nietzsche adını alabilecek başka bir kitaba konu olabilirler. Nietzsche'nin tanısına olan güvenine bir kez daha hayranlık duyalım. Gelecek yüzyıldaki Avrupa'nın durumu erkek erdemini yine değerli kılacaktır. Çünkü o zamanda sonsuz bir tehlike içinde yaşayacağız.
Dürüst ve cesur insanların, kahramanların ortaya çıkması gerekiyor. Bununla birlikte, ortak bir eğilimin en alt seviyede benzeşenlerin bulunduğu bir kültürün de ortaya çıkması gerekir. Zaten Nietzsche'ye göre -üstün bölgelerde, karşılıklı ve sürekli bir bağımlılık- kurulmuş gibi gözüküyordu:
"Bu milli aptallıklar bitsin artık! Özellikle Avrupa ayaktakımının kollarına düşmesin: Fakirler zenginlere karşı verdikleri mücadeleye gömülmekten asla vazgeçmesin. Aksi takdirde hem halkı, hem de kültürü çürüyecektir. Çin ve Hindistan'ı sömürgeleştirdikten sonra, kendisine de egemen olacak uçsuz bucaksız Rusya ile yüzeyselliğe mahkûm olan Amerika arasında bocalayıp duracaktır! Geceden önceki son şimşek, bu kez korkusunu itiraf ederek, şöyle bağırır: Devam etmesi gerekeni zamanında kurtarın."


Bu gerçekleşmesi yakın olan korkunç bir tanıdır. Ancak bu trajik durum, edilen öğütlerden, Nietzsche'nin keşfedeceği �Sonsuz Dönüş�lerden birisinin kaçınılmaz sonucu değil midir?

mbiterge
17-11-2007, 11:54 AM
SONSUZ DÖNÜŞ

"�Bak� diye sürdürdüm konuşmamı, �şu âna bak! Geçitten, Ândan, sonrasız bir yol uzanıyor geriye doğru: bir sonrasızlık var arkamızda.�
Her yürüyebilen, bu yolu daha önce yürümüş olmalı değil midir? Her olabilen, daha önce olmuş değil midir?
Peki her şey daha önce de var idiyse: bu âna ne dersin, cüce? Bu geçit dahi, -önceden var olmuş olmalı değil midir?
Ver her şey birbirine öyle bir bağlı ki, bu ân, bütün gelecek şeyleri kendine çekmekte, dolayısıyla, kendini de çekmekte, -öyle değil mi?
Çünkü her yürüyebilen, bu uzun yolu bir daha yürümelidir ileri doğru!-
Peki ayışığında sürünen şu yavaş örümcek, peki ayışığının kendisi, peki geçitte fısıldaşan, sonrasız şeyler konuşan senle ben, -hepimiz daha önce de var olmuş olmalı değil miyiz?
-ve dönmeli ve önümüzdeki öbür yolda, o uzun, korkunç yolda yürümeli, sonrasızca dönmeli değil miyiz?
Böyle konuştum, gittikçe yavaş konuştum: çünkü kendi düşüncelerimden ve ard düşüncelerimden korkuyordum. Derken, bir köpek uluması işittim yakında.
Daha önce de böyle bir köpek uluması işitmiş miydim? Düşüncelerim geriye doğru koşuyordu. Evet! Çocukken, -en uzak çocukluğumda:
-böyle bir köpek uluması işitmiştim o zamanlar.
Nietzsche�ye göre, bizler şu anki varoluşumuz daima tekrar edecekmiş, ve bizler, yaşadığımız her anı sonsuza dek tekrar ve tekrar yaşamak zorunda olacakmışız gibi davranmalıyız.

Aslında burada söz konusu olan şey, metafiziksel-ahlaksal bir fabldır. Ama Nietzsche ona, kendisi buna inanıyormuş gibi, çok yüksek bir değer biçmemiz gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Onu "bir insanın yüceliğinin formülü" olarak tasvir ediyordu.
Nietzsche, an�ın önemini aşırı derecede romantik bir üslûpla vurgulayışının, hayatı doyasıya yaşamaya dair bir uyarı olarak anlaşılmasını ister. Gelip geçici şiirsel bir fikir gözüyle bakılırsa bu düşünce belirli bir potansiyele sahip. Ama felsefi ve ahlaki açıdan yapılacak bir incelemede bu düşüncenin tutunabilirlik pek bir yanı yok. "Hayatı yoğunluğuna yaşa" şeklindeki klişe, tartışılabilir bir fikri içerse de, hiç değilse belirli bir kütleye sahiptir. Ama sonsuz geri dönüş ile ilgili düşüncenin, biraz derine inerek irdelendiğinde tamamen önemsiz olduğu ortaya çıkar. Tekrar eden yaşamlarımızdan her birini hatırlıyor muyuz? Eğer bu mümkünse, kesinlikle, kesinlikle bizim için bazı şeyler değişirdi. Ama değilse, daha önceki varoluşlarımızın bizler için hiçbir değeri yok. Şiirsel bir görüntü, çok büyüleyici olsa dahi, eğer, Nietzsche tarafından tasarlandığı gibi, bir prensip olarak kullanılacaksa, daha fazla içeriğe sahip olmalıdır.

mbiterge
17-11-2007, 11:54 AM
NIETZSCHE-SONSUZ DÖNÜŞ

"Şimdi, Zerdüşt'ün hikayesinin anlatacağım. Yapıtın temel anlayışı �Sonsuz Dönüş düşüncesinin, doğrulamasının bu en üstün formülü� Ağustos 1881 tarihlidir. Bir kağıt parçasına şunlar yazılmıştır: �İnsan ile zaman arasında 6000 adımda.� O gün, Silvaplana Gölü boyunca ormanda geziniyordum. Surley'den pek uzak olmayan, piramit şeklinde yükselen muhteşem bir kaya bloğunun yakınında mola verdim, bu düşünce işte burada aklıma geldi"

Belki de şöyle yazmak daha doğru olurdu: "Bu düşünce burada bilincimde doğruluk kazandı, bana kendisini karşı konulamaz bir güçle kabul ettirdi." Çünkü yavaş yavaş takıntı durumuna gelen bir nakarat gibi kendisini Nietzsche'ye çok eskiden Mutlu Adalar'da kaldığı zamandan beri göstermişti. Onun yüzünden Wagner ile yaptığı görüşmeler sırasında dalgın ve uzaklardaydı. Daha sonra, Cenova'nın küçük sokaklarında, limana doğru inerken yine bu düşünce daha da ısrarlı bir şekilde onu ayartmaya gelmişti. Şimdi, kasırga şiddetiyle Zerdüşt'ün, Peygamberin sesiyle Nietzsche'nin üstüne dalga dalga geliyordu. 14 Ağustos 1881 yılında Peter Gast'a yazdığı bir mektupta da birçok kez yinelenen belirtiyi kabul ediyor ve yazar öldükten sonra yayımlanan yapıtlarda bu durum daha açık biçimde görünüyordu. Aslında �Sonsuz Dönüş� sayesinde zamana, uzaya hükmedildiği kadar hükmedilebilirdi ve ona �Sonsuzluk� değerini veren tek bir sezgi içinde zaman deniyordu. Bu yüzden zamanı "doğrulamanın en üstün formülü" olarak görüyordu. Ancak, bu formüle erişene dek itiraf etmediği ne çok acılar, ne çok kararsızlıklar çekmişti!
İnsanın varoluşu ve geleceği ile ilgili olan bu kararsızlıklar nasıl suskunlukla geçiştirebilirdi? Nietzsche, �Sonsuz Dönüş� düşüncesine kendisininkinden daha güçlü olan bir irade ile itildiğini duyumsuyordu. Bu öylesine güçlü bir duyguydu ki, buna yazgı dedi:
"En yüce gücü sağlamaya yönelik böylesine gelip geçici bir düşünce örneği: �Yazgıcılık� (ego Fatum), onun da en uç şekli: �Sonsuz Dönüş.�"

Daha önce "yönelim" olarak algıladığını şimdi "yazgı" olarak algılıyordu. Ustası Schopenhauer'de şöyle söylemiştir: "Bu dünyada üzerinde senden başka kimsenin yürüyemeyeceği eşi benzeri olmayan tek bir yol vardır: Bu yol nereye çıkıyor?" O, bu yolu sonsuz kere özlediğini ve izleyeceğini keşfeder. Bu �yönelim�in ne olduğunu anlar: �Üstinsan�ın peygamberiyken, �Sonsuz Dönüş�ün de habercisidir ve olmalıdır da.
Böylece, tüm çelişmeler yalnızca bir düşünce çatışkısı içinde birleşmezler, bu çelişmeler yaşanmıştır.
"İnsanın sağladığı böyle bir yazgının formülü isteniyor mu? Bu formül, benim Zerdüşt'ümün içinde bulunur:
Kötünün ve iyinin içinde yaratıcı olmak isteyen kişi, önce yıkıcı olmalı ve değerleri yok etmelidir.
Böylece, en büyük kötülük, en büyük iyiliğin bir parçası olur, ancak, en büyük iyilik yaratıcıdır.
Ben, şimdiye kadar hiç kimsenin olmadığı kadar korkunç bir insanım, ama bu benim en iyiliksever insan olamayacağım anlamına gelmez.
Yıkımın verdiği mutluluğu tanıyorum. Bu mutluluk benin yıkım gücüme uygundur. Her iki durumda da olumluluk ile olumsuzluğu ayırt edemeyen Dionysos yapıma boyun eğiyorum."

Yaşamla özdeşleşmek, kendini onun akıntılarına bırakmak, yaşamın, sonu ve amacı olmayan bir hareketin iki evresini de katetmesini kabullenmek demektir -biri diğerini koşullandıran, yaratıcı evre ve yıkıcı evre-. Flaubert, �Aziz Antuan'ın Günâh Eğilimi� adlı kitabında aynı gereksinimi keşfetmiştir: Azizin gözleri önünde ürkütücü bir kuşağın anlaşılması güç olayları meydana geliyordu. Ölüm yaşamdan doğuyor ve yaşam da ölümden doğuyordu. Zaman her ikisini de birbirlerine Platon'un Fedon'unda olduğu gibi iyi bir uyum içinde karıştırmıyor, tersine ortaya bir uyumsuzluk çıkıyordu. Kuşkusuz, bize sunulan her şeyin iğretiliğine karşın inanç duyarlılığımızı bu gibi etkiler pek şaşırtmaz. Goya'dan beri sanat, iyinin ve kötünün, acı ve mutluluğun birlikte varolduğunu ifade eder. Kurtarıcının ve şeytanın yüzleri, kahkaha ve acı birbirlerine karışmıştır. Bu bağlamda, akla gelen diğer adlar: Christ d'Ensor ve Nice'li genç bir ressam olan Raymond Moretti'dir.
Şimdi, Nietzsche'nin duygularına bir başkası eklenmişti. Bu duygu daha önce de karşımıza çıkmış fakat çok kısa bir şekilde anlatılmıştır. Nietzsche'ye �Sonsuz Dönüş� düşüncesini zorla kabul ettirmekte büyük bir payı vardır: Bu duygu her gün giderek artan karşı konulamaz bir güçle çok yakında olan yıkıma doğru sürüklüyordur. Sosyal zamanın berisinde, iç organlarımıza benzeyen, aralıksız hücreler üreten ve öldüren doku gibi içimize işleyen başka biz zaman vardır. Bu, Buda'nın öteki dünyayı terk ettiğinde kendisini çok korkutan, yazgımızın sahnelediği varoluşçu zamandır.
Bu varoluşçu zaman, alışkanlık ve geleneklerin altında silineceği ön planda bulunur. Sosyal zamanda yaşayan insanlar&#