| | mbiterge 16-11-2007, 03:04 PM Çocuğun duygularını kontrol etmesi öğretilmeli
Çocuk gelişiminde önemli olan hususlardan biri çocuğun duygu ve davranışları için bir kontrol sistemi oluşturmaktır. Yeni doğmuş bir bebek, ağlamak istediği zaman ağlar, haykırmak isteyince haykırır. İlk yıllarda da bu büyük ölçüde devam eder. Örneğin, ayağına takılan oyuncağa çocuğun tepkisi genellikle onu tekmelemek şeklindedir. Arkadaşlarıyla anlaşamadığında ilk tepkisi, yumruk atmak olur. Ancak 3 ile 6 yaş arasındaki dönemde çocuk duygu ve davranışlarını belli bir oranda kontrol altına almaya başlar. Öncelikle, çocuğunuzun kontrol sisteminin kısa sürede geliştirilemeyeceğini kabul etmeniz gerekiyor. Babalar bu konuda annelerden daha sabırsızdırlar. Çünkü anne günün büyük bölümünü, çocukla geçirdiği için “deneme-yanılma” yöntemiyle de olsa babadan daha çok şey öğrenir ve çocuktan neler beklenip neler beklenemeyeceğini sezer. Babalar ise, günün büyük bölümünü büyükler dünyasında geçirdikleri için o kadar anlayışlı olamazlar.
Duygular da çocukla birlikte gelişir
Duyguların gelişimi, gelişimin diğer yönleri ile yakından ilişkilidir. Çocuklar, gelişimin bir basamağından diğerine geçtikçe, dış uyarımlara tepkilerini farklılaştırmaktadırlar. Başlangıçta sadece sesi algılayan bebek, tecrübesi arttıkça sesteki öfkeyi ve sevgiyi ayırt edebilmektedir. Oynadığı bir kutunun açılıp açılmamasını başlangıçta fark etmezken, giderek onu açamayınca öfkelenmekte, açınca sevinmektedir. Zihin gelişmesi sürecinde öfke, çocuğun zekasını geliştirici bir rol oynamaktadır. Elinden bir oyuncağı alınan çocuk başlangıçta bağırıp çağırdığı hâlde, bunun bir oyun olduğunu anlamaya başlayınca gülebilmektedir. Gelişme devam ettikçe çocuklar duygularını açığa vurmayı da sınırlamayı da öğrenmektedirler.
İlk aşama öfke kontrolü
Çocuk öfkesini içine atmamayı, onu dışa vurmayı öğrenmelidir. Öfkesini hem belli etmek, hem aşırı davranıştan kaçınmak gerçekten zordur. Ahlâk, insanın duygularının bir düzene konulması ile oluşmaktadır. Öfkesini, sevgisini, açlığını, hırsını; doğruya, iyiye, güzele, kutsala yönlendirebilen insan, güzel ahlâk sahibi insandır. Okulöncesi çağdaki çocuğumuza, “Sen, ‘hayır’ demenin ne demek olduğunu bilmiyor musun?” diye çıkıştığınız olur. Çocuğunuz ‘hayır’ sözünü anlar, ancak, bu ‘hayır’ sözünün kapsadığı yasaklamaları, yönlendirmeleri hemen davranışlarına geçiremez. Bu gibi durumlarda çoğunuzun konuşmayı öğrenirken geçirdiği günleri hatırlayın. Çocuk konuşmaya başlar başlamaz, sekiz, on kelimelik cümleler kuramaz.
Doğrular ve yanlışlar
Duygu ve davranışları, kontrol etmeyi öğretirken anne-babaların düştüğü başlıca iki yanlış vardır. Bazı anne-babalar, bu tür kontrole hiç yönelmezler. Bunların çocukları altı yaşına geldiğinde, iki yaşındaki çocuktan farklı değildir. İçinden gelenlere hiç gem vurmaz, arkadaşını tekmeler, oyuncağını kırar, çevresiyle uyumsuzluk içindedir. İkinci tip anne-baba ve özellikle baba, bunun tam tersini yapar. Yani çocuğu çok kısa sürede kontrole sokmak için aşırı baskı yapar. Anne-babaların bu yanlışa düşmemeleri için çocukların gelişimlerini, onlardan hangi çağlarda ne beklenilmesi gerektiğini bilmeleri şarttır. Bir çocuğun duygu ve davranışlarını, onun becerebileceğinden daha kısa sürede kontrol altına almak için baskı yapmak sorun yaratabilir. Çocuğun yemek yememesi, aşırı yavaş ve tembel olması, karabasanlar görmesi, tırnak yemesi, hayvanlardan ve karanlıktan korkması bu tür baskılar karşısındaki tepkiler olabilir. Bu kontrol sistemine başlamak için, üçüncü yaş uygundur. Çünkü bu yaş, çocuğun denge içinde olduğu, sorunlarla bunalmadığı bir dönemdir. Konuşmaya başlamış olması da kontrolü geliştirmeye yardımcı olacaktır. Aykırı davranışların kontrol edilmesi için giderek artan bir şekilde üzerinde durun. Kardeşine öfkelendiği zaman, “Senden nefret ediyorum.” demesine göz yumarsanız, çocuğun kardeşine vurmasını engellemiş olursunuz. Duygularını sözle açığa vurduğu zaman, bunu davranışlara yükleme gereği duymayacaktır. Ona, “Kardeşine çok kızdın, anlıyorum; ama ona vurmasan doğru olur.” diyerek onu anlayışla karşıladığınızı belirtirseniz bu yolda epey aşama kaydetmiş olursunuz.
Çocuğa “şamar oğlanı” oyuncağı dikin!
Çocuğun aykırı duygu ve davranışlarını ortadan kaldırmanın veya kontrol altına almanın olumlu çözümlerinden biri de el altında bir “kukla şamar oğlanı” bulundurmaktır. Bu, evdeki kumaş parçalarından dikilebilecek bir bebek olabilir. Evdeki herkesin yerini tutabilecek olan bu bebek, çocuğun tepkilerinin hedefi olacak, böylelikle istenmeyen davranış ve duyguların önü alınmış olacaktır.
Dayak atmak çözüm değil
Aşırı yaramaz, saldırgan olan çocuklar için en iyi çözüm yolunun dayak olduğunu düşünen anne-babalar vardır. Bu, ateşi söndürmek için üzerine benzin dökmeye benzer. Çocuğunuz bir başka çocukla dövüşüyorsa, onu engellemek için dayağa yöneleceğinize, çocuğunuzun ellerini tutun, “Arkadaşına kızdın ama bunu ona konuşarak anlatabilirsin. Onu dövmeye kalkışman doğru olmaz.” deyin. Böylece, çocuğun gerçek duygularını anlayışla karşılamış olacağınız için onun kişiliğini olumsuz yöne itmeden saldırganlığını önlemiş olursunuz.
Rol değiştirme oyunu oynayın
Çocuğunuza “Bugün seninle yeni bir oyun oynayalım. Sen baba ol, ben çocuk! Şimdi sen ne dersen ben onu yapacağım. On beş dakika (bu süreyi sabrınıza göre ayarlayın) bu oyunu oynayalım.” deyin. Çocuğun sizden istediklerini ve size olan davranışlarını (yani sizin taklidinizi) gördüğünüz zaman, ondan bazen ne olmaz isteklerde bulunduğunuzu anlayacaksınız. Anne-babalar, genellikle çocuklarına ne kadar çok kural koyduğunu fark edemez. Çocukların da arada bir istedikleri gibi sözlerini dinletmek ve olumsuz duygulardan kurtulmak ihtiyacında olduklarını anlayamaz. “Rol değiştirme oyunu” çocuğa belirli bir süre de olsa, söz geçirmek ve olumsuz duyguları boşaltmak için fırsat verecektir. Başlangıçta çocuğunuz rahat davranmaktan korkabilir. Size “söz geçirmesinin” korkulu sonuçlar doğurmayacağına inanabilmesi için bir süre sabredip oyunu tekrarlamanız gerekecektir.
PROF. DR. MEHMET ZEKİ AYDIN mbiterge 16-11-2007, 03:05 PM Şiir ve Masal Çocukların Zihin Dünyasını Geliştiriyor
Torunlarına masal anlatan, tekerleme söyleyen nineler çocuklarını, sevgi dolu ninnilerle uyutan anneler bir bir göçüyor dünyamızdan. Onların yerini müzik klipleri, reklamlar, çizgi filmler alıyor. Çocuklar artık şiir ezberlemiyor, Keloğlan’ı tanımıyor, günlük defteri tutmuyor, kompozisyon derslerinden zayıf alıyorlar. İnternette chat (sohbet) yapma saatleri uzadıkça uzun cümle kurma kabiliyetlerini de kaybediyorlar. Dertlerini konuşarak değil, kesik cümlelerle, el kol hareketleriyle, mimikleriyle ve bazen de kaba kuvvetle anlatmaya çalışıyorlar. Bütün bunlar, dili güzel kullanmayı öğrenemediklerinden kaynaklanıyor. Çünkü, dil demek okumak, yazmak, düşünmek, fikir üretmek, kısaca hayat demek. Çocuklara dili güzel öğretmek için ne kadar erken davranılsa yeridir. Doğduğu andan itibaren düzgün bir dilin konuşulduğunu, kitap okunduğunu duyan çocuğun konuşması ve anlaması da ona göre olacaktır. ‘Çocukların dil eğitiminin nasıl olması gerektiği’ konusunda bilgilerine başvurduğumuz şair ve yazar Mustafa Özçelik, bir eğitimci olarak gözlemlerini ve çözüm önerilerini bizimle paylaştı. Özçelik’in önemsediği en önemli konu çocuklara şiir ezberletilmesi. İmam Şafi’nin, “Çocuklarınıza şiir ve matematik öğretiniz.” dediğini hatırlatan Özçelik, bu sözü şöyle yorumluyor: “Şiir de matematik de soyut alanlar. Birinde sembol olarak harfleri, öbüründe rakamları kullanıyorsunuz. Böylelikle birbirine zıt gibi görünen kavramlar bir yerde birleşiyor. Soyut kavramlarla düşünme noktasında şiirin bir katkısı olacağı kesin. Çocukların düşünme melekeleri buna bağlı olarak gelişiyor. Hayal güçleri gelişiyor, ki çocuğun o yaşlardaki eğitiminde bu oldukça önemli bir meseledir. Şiirin hafıza güçlendirme noktasında şiir ezberlemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de anlamasa bile şiirdeki uyumlu sesleri duyması, sevgiye, güzelliğe ilişkin kavramları alması, bilinçaltına yerleştirmesi çocuğun ruhsal ve zihinsel dünyasının zenginleşmesinde iyi bir besin olur, kanaatindeyim.”
Edebiyat ve kültür neşesi evde yaşanmalı
Mustafa Özçelik, çocuğun dil gelişiminde ilk etkili unsurun annesinden duyacağı ninniler olduğunu söylüyor. Annelerin ninni öğrenmek zorunda olduğunu düşünen Özçelik’e göre, bu konu çok ihmal ediliyor. Aslında, sadece küçük yaşlarda değil hayatın tamamında çocuklar ihmal ediliyor. “Görünüşte haklı gerekçelerimiz var; ama hiçbir gerekçe çocukların eğitiminin önüne geçmemeli.” diyen Özçelik, çocuğun kitapla, şiirle, güzel sanatlarla tanışması için önce somut örnekler görmesi gerektiğini vurguluyor. Özçelik şöyle konuşuyor: “Çocukların evde ilahi söyleyen bir anne, türkü söyleyen bir baba, ninni söyleyen bir nine veya anne, elinde kitap olan bireyler görmesi gerekiyor. Ne kadar yoğun bir hayat yaşanırsa yaşansın kütüphane, kitap, şiir olgusu somut olarak önünde durmalı. Uygun vesilelerle de okuma, ezberleme çağına gelindiğinde şiirler ezberletilmeli, ödüller verilmeli. Anne ezbere şiir okuyorsa çocuk bunu normal bir davranış olarak algılar ve yapmakta tereddüt etmez..”
Günümüz şiirleri ezberlenemiyor!
Günümüz modern şiirlerinin ezberlemeye çok elverişli olmadığını belirten Mustafa Özçelik, bu yüzden hece ile yazılmış, kafiyeli, ölçülü, ahenk özelliği daha belirgin olan şiirlerin seçilmesini öneriyor. Özçelik’e göre, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Kutsi Tecer gibi hece döneminde öne çıkan her ismin şiirleri ezberletilebilir. Eskiden lise çağlarında herkesin bir şiir defteri olurdu. Mustafa Özçelik de, ilköğretimden üniversiteye kadar öğretmenlik hayatı boyunca kız çocuklarına anne ve çocuk şiirleri, erkeklere de kahramanlık, memleket şiirleri ile ilgili defter tutturmuş. Çocukları bilinçaltında gelecekteki hayatlarına alıştırmaya yönelik bu çalışma, istisnasız her yıl yapılmış. Hepsi olmasa da içlerinden bir bölümünün bunlardan mutlaka etkileneceğini düşünüyor Özçelik ve insan ruhunun zaten güzelliklere aşina bir kabiliyette yaratıldığını, çabuk özdeşim kurduğunu hatırlatıyor.
Her çocuğun bir masal çağı olmalı
Her çocuğun bir masal çağı olması gerektiğini ifade eden Mustafa Özçelik’e göre, masal dinlemeyen çocuklar eksik büyüyor ve ileride bu boşluk belli oluyor. Günümüz çocuklarının, çizgi filmlerden, bilim kurgu filmlerinden, uzay teknolojilerinden haz duyması masal alanının boş kalmasından kaynaklanıyor olabilir. Boşluğu doldurmak için önce geleneksel masalları anlatarak başlamak lazım. Çünkü onların hafızaya alınması daha kolay. Mesela çocuklara mutlaka Keloğlan, Dede Korkut ve Nasrettin Hoca öğretilmeli. Kendi kültürümüzün güzellikleriyle doldurulmayan çocuklar ileride yabancı kültürlerin masal ve çizgi filmleriyle bir şekilde bu ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Ne kadar kelime, o kadar zenginlik
Mustafa Özçelik, okuma çağı öncesinde dilin doğru öğretilmesi için sözlü çalışmalar yapılmasını öneriyor. Büyüklerinden masal, hikâye dinleyen, şiir ezberleyen çocukların kelime hazinesi zenginleşiyor. Ebeveynin bu ürünleri düzgün bir Türkçe ile sunması ve aldıkları kitaplarda bu özelliğe dikkat etmeleri de önemli elbette. Çünkü, şuuraltı bir depo gibi her şeyi alıyor. Kelime zenginliğini farklı ülkelerin paralarına benzeten Özçelik “Cebinizde ne kadar para varsa o kadar alışveriş yaparsınız. Cebinizde Türk parası ile birlikte Alman ve Amerikan parası da olsa birinin geçmediği yerde öbürü geçer ve ihtiyacınızı karşılama şansınız artar. Kelimeler de öyle. Hafızanızda ne kadar farklı kelime varsa, hem anlamayı hem anlatmayı o kadar kolay başarırsınız.” şeklinde konuşuyor.
Anlatamıyorsa, öğrenmiş sayılmaz
Çocuklara öğrendiklerini anlattırmanın önemine dikkat çeken Özçelik, okunan bir masal üzerinde birlikte konuşmanın yararlarını şöyle anlatıyor: “Anne veya babasıyla yaşadığı bu tecrübe çocuğun topluluk önünde konuşmasını kolaylaştırır. Düşünme mekanizmasının doğru çalışması ve onun dünyasını anlamak noktasında ebeveyne ipuçları verir. Bu da çocukların ruh sağlıklarının gelişmesinde anne-babaya kolaylık sağlar. Belli bir yaştan sonra ne kadar uyumlu bir aile de olsa çocukla çatışmalar başlar. Bunların daha pozitif çözülmesi noktasında, çocuğun dünyasını bu anlamda tanırsak daha doğru çözümler bulabiliriz. Bu bakımdan okunan bir masal üzerine bir sohbet oluşturmak iyi olur. Çocuklar mecburiyeti, ödevi sevmiyor. Belki özgürlük kavramını en iyi içselleştiren varlıklar onlar. Baskıyı, dikte etmeyi sevmiyorlar. Sıkıldıklarını hissettiğiniz anda konuyu kapatmalısınız.”
Öğrenciler artık kompozisyon yazamıyor
Test sistemi, düşünmeyi tamamen iptal eden, 4-5 seçenekle doğruyu yanlışı buldurmaya yönelik bir süreç. Öğrenciler şu anda kompozisyon yazamıyor. Soruyu okuyup cevabı seçmeye alışmışlar. Özgün bir şey kurgulamak çok zor onlar için. Öğretim döneminin ilk bir ayında derste sadece kompozisyon yazdırırdım. İlk başta zorlansalar da bir süre sonra kullanmadıkları düşünme yeteneği gelişiyor ve çok güzel şeyler çıkıyordu. Kompozisyon yazamayan nesil, giderek cümle kuramayan nesle dönüşecek. Yakında Tarzanca sadece kelimeleri söyleyecek. Sesler çıkaracak, jestle, mimikle kelimeleri bütünleştirecekler. Toplumun geleceği adına dehşet verici bir şey bu. Ancak, veliler ‘Roman, hikâye okumasındansa test çözmesi daha iyi!’ diye bakıyor olaya.
Çocuk soyut düşünmeye alışmalı
Mustafa Özçelik, çocuklar için yazmanın dünyanın en zor işi olduğunu düşünüyor. Gerekli bilgilerin ve değerlerin tabii gelişim içinde verilmesi gerekiyor. Bir çocuk kitabı yazarken işin içine pedagogları, psikologları katmak lazım. Resim ve çizgilerde profesyonel kişilerin bulunması ve eser yayınlamadan önce çocukların üzerinde test etmek lazım. En önemlisi de dili iyi kullanmak gerekiyor. Modern pedagogların çocuklara soyut kavramlardan bahsedilmesine karşı çıkmalarını da eleştiren Mustafa Özçelik, “Allah inancının anlatılmasına bile karşı çıkıyorlar. Niye bahsetmeyelim? Orada ideolojik bir yaklaşım var, çocuğun faydası düşünülmüyor.” diyor.
Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu...
Türkçenin en güzel kullanıldığı dönem milli edebiyatçıların dönemidir. Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay’ın öyküleri dil açısından çok yararlı olur. Lise çağlarında Necip Fazıl, Samiha Ayverdi okutulabilir. Öykülerde de seçme yapmak gerekir. Bir öğretmen olarak Kemalettin Tuğcu’nun da okutulması taraftarıyım. Oradaki çok abartılmış duygusallık çocuklara zarar verir gibi düşünülüyor; ama o kavramları da abartmadan yeterince içselleştirmek mümkün değil. Ancak tabii ki dozunda bırakmak lazım.
ŞEMSİNUR ÖZDEMİR
Zaman/Ailem mbiterge 16-11-2007, 03:05 PM Şiddetli Çığlık
Şiddet olaylarının artması üzerine, yetkili yetkisiz herkes konu üzerinde yorumlar yapıp kendilerince çözümler önermektedir. Dikkat edilirse, yapılan konuşmalar genellikle tek yönlü, sadece içi boş çerçeve niteliğinde ve yüzeyseldir. Bir sorunu incelerken çok boyutlu bakmayı öğrenmek kaçınılmaz görünmektedir.
Aslına bakılırsa, şiddet hiç birimiz için sürpriz olmaması gereken bir sorundur. Bu kültür ve coğrafyada yaşayan bizler için şiddet, her gün ve her an yaşanabilen ve son derece kanıksanmış bir olgu gibidir. Şiddetten gelen çığlığı çoğu zaman duymayız. Duymadığımız için de anlamak ve yorumlamak derdimiz olmaz. Bir de bize dokunmayan yılanla aramızda sorun olmadığı için şiddet rüzgarlarından etkilenmeyiz çoğu zaman.
Şiddetin bireysel ve toplumsal boyutları olduğu gibi, psikolojik, sosyolojik ve kültürel yönlerden incelenmesi gerektiği ortadadır. Okuldaki şiddetin daha çok ergenlik dönemindeki bireyler arasında olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda ergenlik döneminin özelliklerini yakından bilmek gerekmektedir. Ergenlik dönemi, çocuklukla yetişkinlik arasındaki geçiş dönemini kapsamakta olup, yaklaşık 11-12 yaşlarında başlamakta ve 20’li yaşlarda tamamlanmaktadır. Her ne kadar belirli yaş diliminden söz edilse bile, ergenlik döneminin aslında karakteristik özellikleri itibariyle ileriki yaşlarda da sürebileceği ifade edilmektedir. Hatta çeşitli uzmanlar toplumumuzu “ergen toplum” olarak isimlendirmektedirler.
Ergenlik döneminde aşırı derecede duygusallık egemendir. Buna paralel olarak sıklıkla, can sıkıntısı, alınganlık, öfke patlamaları, inatçılık, ilgi dağınıklığı görülür. Ayrıca bu dönemde kişi, her şeyi eleştirme ve beğenmeme eğilimindedir; bir yandan da hayatı, çevresinı ve kendini sürekli olarak sorgulamaya başlamıştır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, bu dönemde kimlik arayışı yaşanır. Bir ergen için temel soru “Ben kimim?” şeklinde ifade edilir. Bu dönemde arkadaşlık ilişkileri de duygu yoğunlukludur. Fanatik bir arkadaşlık anlayışı vardır. Öyle ki, bir yandan arkadaşı için doğru-yanlış diye düşünmeden pek çok fedakarlık yapabilir; onun borcunu öder, onun için kavgalara karışır, riskli durumlarda onu korur. Diğer yandan da, çok küçük bir anlaşmazlık yüzünden arkadaşlığını bitirebilir. İlişkileri, süreçleri ve duyguları abartma eğilimindedir. Ergenin bir diğer özelliği de, benlik açısından ya çok katı ya da aşırı derecede gevşek olmasıdır. Kimi zaman anlamsız konulara takılıp kalma, inatlaşma ve ısrarcılık yaşarken kimi zaman da hayranlık duyduğu kişilerle özdeşim kurarak dış etkilere aşırı derecede açık olur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında da, toplum katmanları arasında yaşanan gerginlikler, medya kuruluşlarındaki uyduruk programlar, mafya dizileri şiddeti körüklemekte ve adeta meşrulaştırmaktadır. Bireyler olarak, istesek de bu kirlenmeden kendimizi kurtarma şansımız bulunmamaktadır.
Sosyolojik faktörlerin şiddet için uygun bir zemin hazırlaması ve tetikleyicilik yapması ile ergenin gelişim dönemine ait psikolojik özellikler bir araya gelince şiddet olaylarının yaşanması çok da şaşırtıcı sayılmamalıdır.
Şiddet olayları ile ilgili olarak belki de en ağır sorumluluk eğitim kurumlarına aittir. Eğitim kurumlarının sorumluluğunu bir başka yazının konusu olarak ele almakta yarar bulunmaktadır. Değerler ve kişilik eğitimini başaramadığı anlaşılan eğitim kurumları, bu etkisizliğini gerçekçi bir şekilde sorgulamak zorundadır.
Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın oktayaydn@hotmail.com mbiterge 16-11-2007, 03:05 PM Enkoprezis
Dört yaş üzeri çocuklarda dışkının giysilerine ya da uygunsuz herhangi bir yere kaçırılmasıdır. DSM-IV tanı ölçütlerine göre konstipasyonlu ve konstipasyonsuz olarak iki tipi tanımlanmıştır.
Sıklık
Batı kültüründe 4 yaşındaki çocukların %95’inin, 5 yaşında ise %99’unun dışkı kontrolünü kazandığı kabul edilmektedir. Enkoprezis 7 yaşında %1.5, 10-11 yaşlar arasında %0.8 olarak bildirilmektedir.
Nedenleri
Bozukluk değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yeterli tuvalet eğitimi verilmemesi ya da bu eğitime yeterli yanıt alınmaması şeklinde olabilir. Bu durumda barsak kontrolü hiç kazanılmamıştır. İkinci şekilde ise ruhsal bir bozukluğa bağlı olarak, fizyolojik barsak kontrolü normal olmasına rağmen uygun yerlere dışkılamayla ilgili kurallara karşı isteksizlik, direnç ve başarısızlık vardır. Fizyolojik olarak dışkıyı tutamamanın sonucu ortaya çıkan son durumda ise barsak içeriğinin birikmesine bağlı olarak kaçırma ve uygunsuz yerlere dışkılama görülebilir. Bu ebeveyn-çocuk arasındaki tuvalet eğitimi çatışmasından ya da ağrılı dışkılama nedeniyle dışkının tutulmasından kaynaklanabilir. Bozukluğa yol açan nedenler:
Fizyolojik etkenler: Sfinkter kontrol bozuklukları, sıvı ya da yarı sıvı durumundaki dışkının kaçırılmasına yol açan kabızlık, psikojenik megakolon, tuvalet eğitiminin verilmemesi veya tamamlanmaması, DEHB nedeniyle tuvalet alışkanlığının gelişmemiş olması ve depresyon sayılabilir.
İlişkisel etkenler: Ebeveynden kaynaklananlar: babanın uzaklığı, annenin ise nevrotik özellikleridir. Özellikle annenin tuvalet eğitimindeki ya aşırı katı tutumu ya da aşırı gevşek ve aldırmaz tutumu örnek verilebilir. Çocuktan kaynaklananlar: nörolojik, bilişsel ve fiziksel gelişme gerilikleri, tuvalet ve tuvalete gitme ile ilgili mantık dışı fantezi ve korkular ile çocuğun genel olarak inatçı tutumu içinde tuvalet eğitiminde de direnmesidir.
Çevresel etkenler: Aile içi bozuk etkileşim, anne-çocuk ilişkilerindeki bozukluklar ve aile dışı diğer çevresel etkenler ayılabilir. Aile dışı çevresel etkenlerden ise çocuğun ya da birincil bakım veren kişinin önemli hastalıkları, çocuğun stres olarak algılayabileceği önemli değişiklikler ile çocuk ve aileyi etkileyen önemli yaşam olayları sayılabilir.
Organik nedenler: Anal ya da rektal dışa atım dinamiklerindeki bozukluklar sayılmaktadır. Bu başlık altında, rektal ya da anal bölge stenozları, düz kas hastalığı, anal fissür, rektal prolapsus, konjenital aganglionik megakolon, gastrointestinal enfeksiyonlar, spina bifida ve endokrin nedenlerdir.
Ayırıcı tanı ve eşlik eden bozukluklar
Yukarıda belirtilen organik nedenlerin tümünün ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
DEHB; karşı gelme bozukluğu ve davranım bozukluğu ile enürezis ve masturbasyon enkoprezise eşik edebilmektedir. Enkoprezise eşlik eden hiperaktivite oranı %23.4 olarak bildirilmektedir. Enkoprezisi olan çocuklarda bozukluğa bağlı sosyal etkinliklerden kaçınma, özgüvende azalma gibi sorunların yanı sıra, bulaştırdıkları çamaşırlarını saklama gibi davranışlarda gelişebilmektedir.
Tedavi
Çocukların %78‘i eğitimsel, davranışsal ve fizyolojik girişimlere yanıt verirler. Ailedeki sorunların ya da gerginliklerin giderilmesi belirtilerde azalmaya neden olmaktadır. Enüreziste olduğu gibi takvim tutması önerilir. Konstipasyonla giden tipinde oral laksatif ve rektal katartikler ile liften zengin diyet önerilebilir. İlaç tedavisi olarak düşük dozda imipramin kullanımının da yararlı olabileceği bildirilmektedir. mbiterge 16-11-2007, 03:06 PM Enürezis
Enürezis; 5 yaşından büyük çocukların istem dışı idrar kaçırmasıdır. En sık gece işemesi olarak bilinen enüreziste sadece gündüz, veya hem gece hem de gündüz idrar kaçırması görülebilir.
Enürezis diyebilmek için çocuğun en az 3 ay süreyle ve haftada 2’den fazla altını ıslatması gerekir.
5 yaşındaki çocuklarda enürezis %15 oranında görülmekteyken; erişkinlerde bu oran %1’e düşmektedir.
Çocuğun hiç idrar kontrolü kazanmadığı duruma “primer enürezis”, idrar kontrolü kazanmış ve en az 6 ay kuru kalmış çocuğun tekrar idrar kaçırmaya başlamasına “sekonder enürezis” denir.
Enürezisin organik nedenleri arasında idrar yolu enfeksiyonu, diabetes mellitus ve diabetes insipitus sayılabilir. Ancak organik nedenlerden çok, ailesel yatkınlık ve psikolojik nedenler görülmektedir.
Baskıcı tuvalet eğitimi, aşırı temiz ve titiz anne tutumu, çocuğu aşırı koruyucu yetiştirme de enürezise neden olabilmektedir.
Enürezis, çocuğun sosyal hayatını ve ruh sağlığını olumsuz etkileyeceği için tedavi edilmelidir.
Öncelikle organik bir hastalığın varlığı ekarte edilmelidir. Daha sonra ailenin tutumu birlikte değerlendirilmelidir. Çocuğu diğer çocuklarla kıyaslamak, aşırı cezalandırmak veya bebeksi davranışlarını desteklemek ve tutarsız davranmak yapılmaması gereken davranışlardır.
Aile ile çocuk arasında bir çatışma olduğu düşünülürse psikiyatriden yardım almak gerekir.
Bunların dışında, gece yatmadan önceki sıvı alımının kısıtlanması, gece yattıktan 1,5 saat sonra tuvalete kaldırılması gerekir.
Çocukla birlikte takvim tutulmalı, altı kuru kalktığı günlere “güneş”, ıslak kalktığı günlere ise “yağmur” çizilmelidir. Bu takvimler 10 günlük periyotlarla değerlendirilmeli ve çocuk kuru kalktığı günler için ödüllendirilerek teşvik edilmelidir.
Birçok vaka yukarıda saydığımız önlemlerle kontrol altına alınabilmektedir. Ancak bunlardan yarar görmeyen hastaların doktor tavsiyesi ile alarm zilleri ve ilaç tedavisi kullanması gerekebilir.
Uzm. Dr. Pınar Yılmazbaş
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı mbiterge 16-11-2007, 03:06 PM Minik Ergenler: Egosantrik Dönem (3-6 yaş arası)
İnsanların hayatlarında belli dönemler vardır ve bu dönemlerin her biri insan içi yeni eğitim sezonunun başlangıcı gibidir. Her dönem birey için biraz daha olgunlaşma kapısıdır. İlk yetişkinlik dönemine kadar olan dönemlerde ailenin mesuliyetleri vardır. Özellikle iki dönem vardır ki, oldukça karmaşık ve çocuk için oldukça önem arz eden dönemlerdir. Egosantrik (benmerkezci) dönem (3-6) ve Ergenlik dönemi… (11- 20) Her iki dönem içinde hâkim duygu, ben duygusudur. Her iki dönemin de birbirine benzeyen çok fazla özelliği vardır. Ergenlik dönemi birçok ebeveynin korkulu rüyasıdır âdeta. Bu nedenle ebeveynler tedbirli olmak isterler ve bu dönemin hususiyetleri konusunda bilgi edinme çabaları vardır. Ve çabalarında da oldukça haklıdırlar, çünkü günümüz koşullarında ergenin zarar görmeden bu dönemi atlatması ve ailesi ile çatışmaların en asgari seviyede olabilmesi için hassas olunması gerekir. Ancak bu dönem kadar önem arz eden bir başka dönem de vardır ki; o da egosantrik dönem olan (3-6) yaş dönemidir. Egosantrik dönem çocuğunun ergene benzeyen hususiyetleri nedeni ile ben bu dönemi ilk ergenlik olarak tanımladım. Egosantrik dönem ve ergenlik dönemi hangi bakımlardan birbirlerine benzerler:
Her iki dönemde de hâkim duygu ben duygusu ve hâkim ifade ben ifadesidir. 3-6 yaş çocuğu henüz “benim evim”, “benim oyuncağım” derken ergen “benim düşüncem”, “benim fikrim” der.
İnatçılık her iki dönemde de görülebilir.
Farklı duyguları yaşama hâli, yani duyguda karmaşa her iki dönemde de görülebilir.
Ergenlik dönemi başlı başına kapsamlı ele alınması gereken bir konu olduğu için konuyu sonraki haftaya havale ediyor, şimdi sadece minik ergenleri konuşalım istiyorum.
İsteklerinin mutlaka yapılmasını ister
3-6 yaş dönemi ne kadar sağlıklı geçirilebilirse yaşamın diğer dönemleri de bu denli sağlıklı olur. İnsan yaşamının temeli niteliğinde olan bu dönemin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1. Çocuğun dünyayı ve bu dünya içinde kendini keşfettiği dönemdir
2. Bu dönemde çocuk tüm dünyanın merkezinde olduğunu ve dolayısıyla isteklerinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini düşünür.
3. Soyut olanı düşünemez ve bu nedenle kendisine anlatılanların somutlaştırılması gerekir
4. Sahiplenme duygusu oluşmuştur.
5. Paylaşmayı reddedebilir.
6. En iyi öğrenme şekli modelleyerek öğrenmedir
7. Yoğun bir hayal gücü vardır.
Ebeveynler neler yapabilir?
Çocuk tüm hayatı boyunca öğreneceği bilgi ve davranışların büyük bir kısmını 3-6 yaş döneminde öğrenir. Temel niteliğinde olan bu dönem yeterince üzerinde durulmadan ve negatif davranışların kazanıldığı bir süreç hâlinde geçerse ilerleyen yaşam dönemlerinde kişilik binası zarar görme veya çökme tehdidiyle karşı karşıya kalır. Bu dönem ne kadar sağlıklı geçerse ergenlik dönemi de o denli pozitif geçer.
1. Nasıl bir çocuk istiyorsanız öyle ebeveyn olun
Çocuğunuzun sizi modellediğini unutmayın. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz davranışları evvela siz uyguluyor olmalısınız. Ya da çocuğunuzda görmek istemediğiniz davranışlar konusunda öncelikle siz hassas davranmalısınız. Çocuğunuzun bağırmamasını istiyorsanız bağırmamalı, yalan söylemesini istemiyorsanız, kesinlikle yalan söylememelisiniz. Veya kitap okuma alışkanlığının olması için onun yanında kitap okumalı, nezaketi öğrenmesi için ona nezaketli tavırlar sergilemelisiniz.
2. Çocuğun inadını tahrik etmeyin
Kendi “ben”ini keşfeden çocuk istekleri gerçekleşinceye kadar ısrar edebilir. Çocukla inatlaşmak kesinlikle yapılmaması gereken bir davranıştır. İnat anında çocuğun dikkatinin dağıtılması veya kendisine alternatifler sunularak birini seçmesi sağlanmalıdır.
3. Paylaşmayı öğrenmesi için zorlamayın
Bu dönem çocuğu olan ebeveynler çocuklarının bencil olacağı kaygısıyla, onlara paylaşmayı öğretmek isterler. Çocuğa elindekini ısrarla arkadaşı veya kardeşi ile paylaşması istenmemelidir. Çocuk istemeyerek paylaşırsa ve bunun sonucunda mutsuz olursa paylaşmayı sevmesi ve dahası öğrenmesi düşünülemez. Paylaşması için siz çocuğunuzla bir şeylerinizi paylaşın. Mesela ona şeker alıp hadi paylaşalım demek yerine, şekeri kendinize aldığınızı söyleyip siz onunla paylaşın.
4. Enerjisini boşaltmasına yardımcı olun
Bu dönemde çocuğun vücudunda yoğun enerji birikimleri vardır. Çocuk enerjisini rahatlıkla boşaltamaz ve kapalı bir alanda kalıp hareketleri sürekli engellenirse çocuk enerjisini boşaltamaz ve ebeveyne taşkınlık gibi görülen davranışları sergiler. Bu nedenle çocuğunuzu spora yönlendirebilirsiniz. Veya sık sık hareketlenebileceği zeminler oluşturmak, sık sık duş almasını sağlamak yapılabileceklerden bazılarıdır.
3-6 yaş çocuğu yuvaya ya da anaokuluna gönderilmeli mi?
3 yaşını dolduran çocuklar için çocuk yuvaları hem bir eğitim mekânı ve hem de eğlenip enerjilerini deşarj ettikleri sosyal ortamlardır. Özellikle 5-6 yaş çocukları için beş tam gün yuvaya gidiyor olmak çocuk için oldukça faydalıdır. Çocuğun daha küçük dönemlerde de yuva ortamı ile tanıştırılmasının herhangi bir sakıncası olmadığı gibi çocuğun farklı gelişim süreçlerine hizmet ettiği düşünülebileceğinden bu dönemlerde de okula gitmenin faydalı olduğu söylenebilir. Fakat 4 yaş ve altı çocukların bu yoğunlukta okulda bulunmalarına (beş tam gün) ve yoğunlaştırılmış bir eğitime tabi tutulmalarına gerek yoktur. 3 yaş altı çocuklar ise mecbur kalınmadığı takdirde yuva ortamına gönderilmemeli, ebeveyn veya birinci derece bir yakın tarafından ilgilenilmelidir Genel hatları ile çocuk yuvaları çocukların sosyal, devinimsel, zihinsel ve duygusal gelişimlerine katkı sağlar. Şöyle ki:
Çocuk bir gruba dâhil olmayı ve bu grup içinde kendisin ifade etmeyi öğrenecektir.
Akranları ile ve yetişkin gruplarından farklı birimlerle (öğretmen, idareci, personel, servis şoförü vs.) ilişki kurabilmeyi öğrenecek ve böylece iletişim becerileri artacaktır.
Belli bir disipline dâhil olmayı ve kurallara uymayı öğrenecektir.
Paylaşma, işbirliği, yardımlaşma gibi sosyal yetiler yine okul öncesi eğitim kurumlarında kazanılmış olur.
Dil gelişimi hızlanır. Çocuğun telaffuz kabiliyeti güçlenir.
Kurum içinde yapılan masa üstü faaliyetleri ile ince kas gelişimi, koşma, atlama, zıplama gibi hareketlerle kaba kas gelişimi desteklenmiş olur.
Okulöncesi eğitimle zihinsel egzersiz yapan çocuğun düşünme becerileri artacaktır.
Zaman/Ailem mbiterge 16-11-2007, 03:06 PM Çocuğunuz Duygularını İfade Edebilmeli
Çocuğun duygularını ifade etmesine fırsat vermek çok yararlıdır. Her şeyden önce, duyguların ifade edilmesi bir paylaşmadır.
“Sevinçler paylaşıldıkça çoğalır, üzüntüler paylaşıldıkça azalır.” meşhur sözü bunu çok güzel ifade etmektedir. Bazı insanlar, bastırarak veya unutarak acı veren duygulardan kurtulmanın mümkün olduğunu sanırlar. Halbuki, duygular açıkça dile getirildiğinde azalır. Anne babalar çocuklarının duygularını dinleyerek, hem tam olarak onları anlama imkanı bulmuş hem de onların duygularını paylaşmalarını sağlamış olurlar. Bir başkası tarafından anlaşılmak insanın çok hoşuna gider. Çocuklarını dinleyen anne babalar, onları anladığını ve duygularını paylaştığını söz ve davranışlarıyla belli etmelidir. Böylece, çocukla onu dinleyen arasındaki sevgi daha da artar. Ayrıca, çocuk da büyüklerini anlamaya çalışır. Ne yazık ki anne-babamıza çocukken bir şey söylememiz hep “büyüklere cevap vermek” ve “saygısızlık” olarak yorumlanmış ve lafımız ağzımıza tıkanmıştır. Bizler, aynı yanlışa düşmeyelim. Hiç kuşkusuz, bizim de başka sorunlarımız veya sabrımızın taşmak üzere olduğu anlarımız vardır. Böyle zamanlarda, “İnsan annesiyle babasıyla böyle konuşur mu!” diye çocuğu terslemek yerine, “Şu anda senin duygularını dinleyecek durumda değilim.” demeniz, duygularını bastırmasına yol açmadan sorunu çözümleyecektir.
Bazı anne-babalar bu sözleri yanlış yorumlayacak ve çocukların olumsuz duygularını her zaman her yerde açığa vurmalarının doğru olduğunu sanacaklar. Halbuki durum böyle değil. Örneğin, çocuğunuz okulda öğretmenine ondan nefret ettiğini söylerse pek de hoş bir sonuç doğurmaz. Çocuklara duygularını dile getirmeyi öğretirken, başkalarının da duyguları olduğunu mutlaka öğretmelisiniz. Çocuklar, başkalarının duygularına da saygı duymayı öğrenmelidirler. Ancak, okulöncesi çağdaki bir çocuktan başkalarının duygularına karşı saygılı olmasını beklemek, fazla bir beklenti olur.
Başkalarının hislerini de hesaba katmalı
Çocuğunuza, karşısındaki insanların da duyguları olduğunu öğretmeye başlamanın zamanı 5 yaş civarıdır. Duyguları dışavurmanın uygun yeri ve zamanı olduğunu, kimi zaman da başa dert açmamak için duyguları hiç açığa vurmamak gerektiğini çocuğa öğretmek için 6 yaşını beklemek gerekir.
Yanlış bir şekilde, çocuklarımıza, duygularını ifade etmemeyi ve içlerinde saklamayı öğrettiğimizde, onlar normal bir insan olmak yerine içe dönük ve mekanik birisi durumuna gelebilir. Çocuklarda duyguların ifade edilememesi durumunda onların daha ileriki hayatlarında tedavisi gereken psikolojik sorunlara yol açabileceği bilinmelidir.
Çocuklarınıza zaman ayırın
Onlarla beraber olabileceğiniz, yoğunlaşabileceğiniz bir zaman ayırmanız gerekmektedir. İşiniz zamanınızın çoğunu alıyor olabilir. Ancak önemli olan, her türlü önemsiz işi programlamak değil, önemli işlere öncelik vermeye çalışmaktır.
Çocukların duygularını ifade edebilmelerini temin için hayali oyunlar oynamaları önemlidir. Yapılan bir yanlış da sadece olumlu duygularımızı ifade etmeye fırsat vermek, olumsuz duygularımızı göstermeyi yasaklamaktır. Örneğin, çocuğun, “seni seviyorum” demesine bir şey demezken, “sana kırgınım, seni sevmiyorum” demesine büyük tepki gösteririz. Bunun sonucunda, olumsuz duygularını hayat boyu içinde saklamak zorunda kalan çocuk, yetişkinlik döneminde ciddi ruhî sorunlar ve buna bağlı travmalar yaşayabilir.
Duygularını anlamak için soru sorun
Okul çağındaki çocuklarımızla konuşarak, gerekiyorsa sorular sorarak duygularını anladığımızı belirtmemiz gerekir: “Seni neyin mutsuz ettiğini bana söylemek ister misin?” gibi.yorumla.net Aynı zamanda, “Niçin böyle öfkelisin?” cümlesinde olduğu gibi, sadece “öfke” kelimesiyle sınırlandırmamak, duyguların renk tonları diyebileceğimiz, “mutlu, üzgün, yorgun, düş kırıklığına uğramış, ürkmüş, sinirli” gibi geniş bir alanı kapsayan, duygu ifadelerini kullanabilmek iletişimin rahatlığı açısından önemlidir.
Zaman/Ailem mbiterge 16-11-2007, 03:06 PM Çocuklarda gece işemesi
Enurezis Nocturna (çocuklarda gece işemesi):
İstemdışı olan idrar çıkışına enurezis denmektedir. Bu durum daha çok gece uyku esnasında oluştuğundan enurezis nocturna adını almaktadır. Ancak bu durumdaki çocuklarda teşhisin konulabilmesi için gereken yaş alt sınırı 5 tir.
Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı % 7; kızlarda aynı yaşta % 3 olarak saptanmıştır. Bu oranlar 10 yaşında erkeklerde % 3’e; kızlarda % 2’ye düşmektedir. 18 yaşına gelen erkeklerde % 1, kızlarda ise biraz daha düşük bir yüzdede sürebilmektedir. Bu çocuklarda yaşıtlarına göre gelişimsel gecikmeler de saptanmıştır. 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı % 5-10 arasında bulunmuştur.
Rahatsızlığın teşhisi için en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açması , kişinin 5 yaşından büyük olması gerekmektedir. Ayrıca idrar kaçırma durumu başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmamalı, kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek bir hastalık olmadığı tespit edilmelidir ( şeker hastalığı , ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi).
Enürezis riskini arttıran durumlar:
-Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar
-Baba ya da annenin boşanma ya da ölüm sonucu kaybı da önemli etkenlerdendir. Özellikle daha öncesinde idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir.
-Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır.
-Yapılan çalışmalara göre ailede anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da enürezis riski 5-7 kat artmaktadır.
Çocukta gece işemeleri varlığında yapılması gereken incelemeler:
Öncelikle idrar yollarında mikrobik bir durum varlığı, basit bir idrar tahlili ile araştırılabilir. Bu duruma idrar yollarının özelliği nedeniyle daha çok kız çocuklarında rastlanmaktadır. Daha nadiren rastlansa da idrar yollarındaki yapısal kusurlar varlığı radyolojik incelemeler ile belirlenebilir. Nörolojik muayene ve şeker hastalığı varlığı açısından kan şeker düzeyi araştırılmalıdır.
Tedavi:
İlaç tedavisi yanında uygulanabilen psikoterapi, özellikle davranışsal sorunlar yaşayanlarda etkili olmaktadır. Bu özellikle sonradan başlayan idrar kaçırmalarında gereklidir. Diğer bir yöntem ise, ıslanmaya duyarlı nesnelerle döşenmiş olan özel donanımlı bir yatağın , ıslanma ile ikaz edici bir ses çıkarmasına ve kişinin bu durumu zaman içinde öğrenebilmesine dayanan bir sistemdir.
Encopresis ( dışkı tutamama):
Bu durum idrar kaçırmaya göre biraz daha sorunlu bir durumdur. En az 3 ay süre ile görülen ve en az ayda bir kez var olan dışkı kaçırma durumudur. Bu teşhisin konulabilmesi için çocuk 4 yaşından büyük olmalı, başka bir ilacın yan etkisine ya da başka bir hastalığa bağlı olmamalıdır.
Hastalık iki şekilde kendini gösterebilir. İlkinde kabızlık ve sonrasında buna eşlik eden aşırı miktarda dışkının boşalmasına bağlı tip ve diğeri bu durumun olmadığı tiptir. Kabızlıkla birlikte olan tip gündüz ya da gece olabilmektedir. Normalde tuvalet yapma esnasında çok az miktarda dışkı çıkışı gözlenir. Dışarıya çıkan dışkı şekilsizdir ve kabızlığın tedavisi ile büyük ölçüde düzelir. Diğer tipte dışkı şekillenmiştir. Dışkı barsakta belli bir yerde depolanır.
Bu durum barsak kontrolünün sağlandığı dönemde istemli olarak, uygunsuz yerlerde psikolojik nedenlerle dışkı depolanması ile kendini göstermektedir. İstemsiz olan şekilde barsağın son bölümündeki anüs çıkışını denetleyen kas dokusu halkasının yeterince kontrol edilememesi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca kaygı ya da aşırı birikime bağlı olarak istemsiz dışkılama da görülebilmektedir.
Yapılan araştırmalara göre erkeklerde daha çok olmak üzere, 5 yaşındaki çocuklarda % 1 oranında görülebilmektedir.
Psikiyatrik kökeni açısından rahatsızlığın oluş sebepleri arasında nevrotik yapıdaki anne ve uzak duran kendini göstermeyen babanın varlığı ; tuvalet terbiyesinin aşırı zorlayıp, cezalandırıcı bir şekilde çok erken yaşta gerçekleşmesi;nörolojik gecikme varlığı ile ilişkili bulunmuştur.
Bu teşhisin öncesinde barsaklara ait olabilecek diğer sorunların (Hirschsprung hastalığı gibi) varlığı araştırılmalıdır.
Tedavi:
İlaç tedavisi ve yaşanılan ya da hissedilen sorunlara yönelik psikoterapi yüz güldürücü sonuçlar vermektedir. mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Dikkat! Çocuğunuz Sanal Terörist Olabilir
7 yaşındaki küçüklerin bile rahatça girebildikleri internet kafelerde oynanan şiddet içerikli bilgisayar oyunları, çocukları suça teşvik ediyor. GTA, Counter gibi şiddet içeren oyunların bağımlısı olan minik beyinler, bu oyunlarda ne kadar çok adam öldürürse, hırsızlık, gasp gibi kanunsuz işler yaparsa o kadar çok puan kazandırıyor. Mesela adam öldürmek 100, polis öldürmek 300; otomobil yakmak 100, tanker yakmak 500’er puan. Çocuklar, oyun oynarken suçla tanıştığının farkında değil. Oysa bilgisayar başında geçen saatler, masum ve sevimli çocukları sanal terörist yapıyor! Gerçek hayatta ise şiddete karşı duyarsızlaşıyor. Normalde 12 yaşından küçük çocukların internet kafelere girmesi yasak! Ancak uygulayan yok. Meclis yaş sınırını 18’e çıkarmaya, yetkililer ise şiddeti önlemeye çalışıyor. Ama nafile! Çocuklarınız internet kafelerin müdavimiyse, saatlerce bilgisayar başından kalkmıyor, şiddet içeren oyunlar yüzünden agresifleşiyorsa tehlike çanları çalıyor demektir. Acaba çocuğunuz internet ve bilgisayar oyunu bağımlısı mı oldu? Prof. Dr. İlhan Yargıç; uyuşturucu, alkol bağımlılığı gibi internet ve bilgisayar oyunu bağımlılığının da mevcut olduğunu söylüyor.
Büyük ya da küçük şehir fark etmiyor, semtler internet kafelerle örülmüş durumda. ‘Bu masum kafelerin, teknolojinin ne zararı var’ demeyin! Çünkü, bu kafelerin her biri eğer önlem alınmazsa birer suç merkezleri olma yolunda. 7 yaşındaki çocukların bile gidebildikleri internet kafeler ve bu kafelerde oynanan şiddet içerikli oyunlar var. Bu oyunlar çocukları suça teşvik ediyor. GTA, Counter bu oyunların en çok tercih edileni. İçeriği ise dehşet verici. Çocuklar bu oyunlarda ne kadar çok adam öldürürse, hırsızlık, gasp gibi kanunsuz işler yaparsa o kadar çok puan alıyor. Küçük ve tertemiz beyinler bu oyunlar yüzünden sanal suçla tanışıyor. Sanal terörist ya da katil oluyor! Gerçek hayatta ise şiddete karşı duyarsızlaşıyor. Bu durum çocuklarda ve gençlerde giderek yaygınlaşıyor. Normalde 12 yaşından küçük çocukların internet kafelere girmesi yasak! Ancak uygulayan yok. Meclis yaş sınırını 18’e çıkarmak için bugünlerde yoğun bir gayret içerisinde. Bakanlar ve il emniyet müdürleri, kafelerdeki şiddeti önlemek için peş peşe açıklamalar yapıyor, internet kafelere neşter vuracaklarını söylüyorlar. Peki çözüm ne? Sorun internet kafelere neşter vurmakla bitiyor mu? Saatlerce şiddet içerikli bilgisayar oyunlarının ve internetin başından kalkmayan, okuldan kaçıp internet kafeye giden çocuklar için ne yapılabilir?
Okula geç kaldığını bile bile bilgisayar başından kalkmıyorsa, uykusuz kalmasına rağmen oyundan kopamıyorsa, arkadaşlarıyla oynamak yerine internette bu oyunları tercih ediyorsa çocuğunuz internet veya bilgisayar oyunu bağımlısı olmuş demektir. Bağımlılıklar (alkol, uyuşturucu) konusunda uzman Prof. Dr. İlhan Yargıç, artık bilgisayar oyunları ve internetin de yaygın bir bağımlılık olduğunu söylüyor. Bunun çözümü ise yasaklama, ortadan kaldırmayla değil; çocuklarla iyi iletişim kurmaktan geçiyor. Yargıç, yasaklar ve baskılarla özellikle ergenlik dönemindeki gençlerden sonuç elde edilemeyeceğini söylüyor. “Çocuklarınıza hesap sorar gibi değil de yaptıklarının ona zarar vereceğini fark etmesini sağlayacak bir şekilde yaklaşın. ‘Kaç saattir internettesin farkında mısın, sana yazık değil mi?’ gibi yumuşak bir üslup takının. Hayatını zora soktuğunu, derslerini engellediğini, arkadaşlarından uzaklaştığını, uykusuz kaldığını fark ettirin.”
Yargıç, internet kafeye gitmek için okuldan kaçan, bilgisayar başından kalkamayan, gününün büyük bir kısmını oyunla geçiren bağımlılar içinse doktor yardımını öneriyor. Savaş, kan ve silahın yoğunlukta olduğu şiddet içerikli oyunların çok daha kötülerinin piyasada olduğunu anlatan Yargıç, ailelere çocuklarını gözetim halinde tutmalarını ve şiddet içeren oyunlardan uzak tutmalarını öneriyor.
Türkiye İnternet Evleri Derneği (TİEV) Başkanı Yusuf Andiç’in tahminlerine göre Türkiye’de şu anda 18 bin internet kafe var. Bunların sadece 4 bin kadarı TİEV’e üye. İnternet kafeleri bağlayan resmî oluşumları olmadığı için standartları da yok. Geçtiğimiz yıl çıkan bir genelgeyle oyun salonlarıyla, eğitim amaçlı internet kafeler birbirinden ayrıldı. Fakat denetimsizlik ve başıboşluk yüzünden bu genelge uygulanamıyor. Siyasiler ise bu boşluğu doldurmak yerine popülist açıklamalarda bulunuyor. GTA, Max Payne gibi şiddet ve savaş içerikli oyunlar çocuklar arasında çok çabuk yayılıyor ve bir başka versiyonu hemen piyasaya çıkıyor; öyle ki buna internet kafeler bile yetişemiyor. İletişim ve bilişim çağında bu oyunların oynanması internet kafeler kapatılarak mı engellenebilir? Oysa, Amerika’da ve AB’de aileden sorumlu bakanların, uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu kurullar tarafından hangi oyunları kaç yaşındaki çocukların oynayabileceği belirleniyor. Türkiye’de ise böyle bir kurul yok. TİEV’in başkanı Andiç böyle bir kurul oluşturulması için birçok kez resmi kuruluşlara başvurduklarını ama sonuç alamadıklarını söylüyor. Andiç; “Dernek, olarak oyunlar için AB’de uygulanan yaş sınırlamasını baz aldık. Şimdi dernek üyelerinin kullanmaya başladığı bir program var. Bu program sayesinde kullanıcıların uygunsuz ve yasak sitelere girip girilmediği hemen belli oluyor. İsteyen bütün internet kafelere, evlere, işyerlerine bu programı ücretsiz olarak verebiliriz. (0216 442 75 00)” diyor.
Mehmet Köken (Fatih Koleji Rehberlik ve Psikolojik Danışmanı)
Faydalı internetin zararları!
Sokak aralarındaki internet kafelerin bazılarının kapısında internet kafe olduğuna dair en ufak bir levha bile bulunmuyor. Bu durum o mekanların denetiminin yapılamadığının en büyük göstergesi. Denetimden uzak olan yerlerde her türlü olumsuzluğun olabileceğini unutmamalıyız. İnternet kafelerde çocuklar ve gençler her şeyden önce argoya alışıyor. Arkasından sigara, alkol, ecstasy vb. bağımlılık yapıcı maddelere... Ayrıca internet kafelerde çocuklar ve gençler, zamanından önce cinsellikle tanışıyorlar. Üstelik yanlış cinsel bilgilerle tanışan fertlerin ileriki yaşamlarında cinsel sapmalara yöneldikleri görülüyor. İnternet kafelerin önemli bir zararı da çocukları şiddete karşı duyarsızlaştırmaları ve çocukların şiddet eğilimini artırmaları. Üzülerek söylüyorum, ülkemizde şu an internet kafelerin yararından çok zararı bulunuyor.
Aileler ne yapmalı?
Çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmak ve onlara internette dolaşırken başlarına gelebilecek zararları anlatmak.
Evlerindeki bilgisayarlara filtre programları kurmak.
Şiddet içerikli oyunlardan çocuklarını uzak tutmak.
Bilgisayarların salon gibi evin toplu kullanım alanlarından birinde bulunmalarını sağlamak.
İnternet kullanımına sınır getirmek.
Çocuklarının internet ve oyun alışkanlıklarını öğrenmek.
Ebeveyn olarak çocuklarımıza güvensek bile internetteki diğer fertlere güvenmemek ve bunun için gerekirse internet ve bilgisayar konusunda eğitim almak.
Zaman mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Çocuğa Fazla Para Vermek Onu Yanlış Arayışlara Sevkediyor
Çocuğa verilecek harçlık elbette her ailenin ekonomik durumuna göre verilecek kişisel bir karar; ancak bu konuda ebeveynlerin dikkat etmesi gereken birkaç husus var.
Harçlıklar çocuğun büyümesine ve özerk olmasına yardımcı olan bir sorumluluktur. Fakat harçlık verirken yapılan yanlışlar çocuğun bu dönemde kazanması gereken sorumluluk ve özerklik gibi gelişim ödevlerini sekteye uğratmaktadır. Çocuğa kontrolsüz olarak ihtiyacından fazla para vermek veya verilen paranın aşırı bir şekilde denetlenmesi sonucu çocukların kimisi müsriflerin en müsrifi kimisi de cimrilerin en cimrisi olmaktadır. Çocuğun cep harçlığını kullanırken göstermiş olduğu performans onun ilerleyen zamanlardaki yaşamıyla ilgili de ipuçları verecektir.
Okulöncesi dönemde çocukların paranın ne olduğuna ilişkin net bilgileri yoktur. 3-4 yaş civarlarında para, çocuk için oyuncak veya şeker elde etmek için bir araçtır. 5-7 yaş arası dönemde çocuklar paranın değerini yeni yeni anlar. 8-11 yaş döneminde ise paraya ilişkin karmaşık değerleri anlayabilirler. Dolayısıyla çocuğa 8-9 yaş civarlarında cep harçlığı günlük olarak, 10-11 yaş dolaylarında ise haftalık olarak verilmelidir. Haftalık olarak verilen harçlıklarda çocuk çeşitli hesaplamalarla planlar yaparak kendi parasını yönetmeyi öğrenir, karar verme yetkinliğini geliştirme fırsatı bulur.
Harçlık bir ceza yöntemi değildir
Cep harçlığını çocuğun başarısızlıkları veya yaramazlıkları nedeniyle ebeveynler ceza aracı olarak kullanmamalıdır.
Kısa süreli para biriktirme hedefi koyabilirsiniz. Biriken bu parayla sizin kontrolünüzde bırakın istediği şeyi alsın.
Bütün çocuklara aynı miktarda harçlık vermeyin. Yaşa göre bir artışa dikkat edin.
Harçlık haftalık ihtiyaçları kapsamalıdır. Çocuğunuza her hafta biraz harcaması biraz da biriktirmesi için ekstra para verebilirsiniz. Ancak harçlık miktarını çocuğun ihtiyaçlarının çok üzerinde tutmak, zararlı ortamlara gitme riskini artırmaktadır.
Ailede gücün ve güvenin simgesi bir babadan harçlık almak çocuğun özgüven gelişimine katkıda bulunacaktır. Bu nedenle ailelerde mümkünse babalardan da çocuğun harçlık alması sağlanmalıdır.
Zaman
Özel Özgören Liseleri Psikolojik Danışmanı mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Ailede Stres ve Çocuk
Nasıl ki kişinin bir organı hasta olduğunda bütün vücudu etkilenir ve işlev kaybına uğrar, aynı şekilde aile üyelerinden birindeki bedensel veya ruhsal sorun veya onu etkileyen stres etkeni de ailenin ve aile üyelerinin işleyişini, psikolojisini ve yapısını etkileyecektir. Bu etkilenme sonucunda aile ile birlikte aile içindeki her bireyde yakın veya uzak gelecekte bazı etkilenme belirtilerinin görülmesi kaçınılmazdır. Şunun altını çizmek gerekir ki aileyi oluşturan temel unsurlar olan anne ve babanın çocukluk dönemindeki durumları, hayatları boyunca karşılaştıkları olaylar, şuanki kişilik yapıları, eğitim durumları, çevre şartlarından etkilenmeleri, toplumsal statüleri gibi bir çok konu ailenin bugününü ve geleceğini her konuda etkileyecektir.
Geçmiş, geleceği etkiler
Bir anne babanın küçükken başından geçen bir hadise veya anne babasından devamlı olarak gördüğü davranış tarzı onun stres etkenine karşı cevap durumunu aynı zamanda çocuğuna karşı uyguladığı eğitimi veya gösterdiği tepkiyi etkiler. Bununla birlikte bir ailenin şu anki durumunu ve stres etkenine karşı gösterdiği cevabı tam olarak değerlendirmek için onun geçmişindeki etkenleri hesaba katmak yerinde olur. Anne - babanın hayatında karşılaştığı her olay onların şu anki durumuna gelmesine ve kişiliğinin şekillenmesine negatif veya pozitif bir katkı sağlamıştır. Aynı zamanda aynı aile içerisindeki her bir çocuğun şu anki hemen her konudaki iyi veya kötü yönde etkilenmeleri de onların ileriki dönemde durumlarını belli edecektir.
Faydacı davranmak
Stres etkenleri, strese anne babanın verdiği cevabın, stres etkeninin süresinin, destek faktörlerinin, stres sonucunda ailenin aldığı konumun çocuğun gelişiminde kesin bir etkisi vardır. Bu çocuk isterse anne karnında bir çocuk olsun veya 6 aylık çocuk olsun hiç fark etmez. Bu stres etkenlerinin kısa ve uzun vadede bir çok etkisi olacaktır. Anne - babaya düşen görev bu etkilenmenin negatif etkenlerini en aza indirmesi, hatta bu stres ortamında bile çocuğu adına kazanımlar sağlamasıdır.
Yapılması gerekenler
1- Çocuğa yönelik sevgi ve destek mesajlarının artırılması
2- Çocukta görülebilecek davranış değişiklikleri ve yukarıda sayılan belirtilerin fazlalığı durumunda gerekli psikiyatrik müdahalenin vakit geçirmeden yapılması
3- Stres etkeninden çocukları mümkün olduğunca korumaya çalışmak
4- Okul ve öğretmen ile işbirliğinin sağlanarak onların çocuğa yönelik ilgi ve desteğinin artırılması
5- Bu dönemde gelişebilecek madde bağımlılığı , riskli davranışlar olarak çocukların durumlarının takip edilmesi
6- Anne babanın mümkün olduğunca çocuğu ile yakınlık sağlayarak onun kendini ve duygularını ifade etmesine zemin hazırlamaları
7- Anne babanın bu durumdan etkilenmeleri durumunda vakit geçirmeden psikiyatrik yardım almaları
8- Çocukların bu dönem için mümkün olduğunca sosyal aktivite yönünden desteklenmeye çalışılması
9- Dinlenmeye ve stres ortamının etkisini azaltan faaliyetlere ailenin tamamının katılması
10- Çocuğun motivasyonunu ve moral durumunu artıracak kişilerle sık sık görüştürülmesi
11- Uzun dönemde stres etkeninin etkileri açısından uyanık olmak
12- Çocuğa gösterilen hoşgörü sınırlarını bu dönem için (stres etkeni geçene kadar) artırmak (bu arada uygunsuz olarak görülen davranış problemleri konusunda dikkatli olmak )
13- Çocuğun olaylar karşısındaki duygusal ifadelerine değer vermek ve onları bazı konularda doğrular çerçevesinde rahatlatmaya çalışmak
14- Çocuğa ayrılan vaktin artırılarak ona olan desteğin her iki ebeveyn tarafından olmasını sağlamak
15- Önceden tahmin edilebilen stres etkenleri için önceden bazı tedbirleri almak ve çocukları bu olaylara hazırlamaya çalışma.
Stres etkenleri
Bir yakın yada arkadaş ölümü, taşınma, ayrılık, boşanma, göç, ekonomik zorluklar, bedensel hastalıklar, tabii afetler, sosyokültürel sorunlar, cinsel yada fiziksel istismar, ebeveynlerdeki madde bağımlılığı, çocuğa yeterli ilgi sevginin verilememesi, çocuğun sağlık bakımının yapılamaması, çocuktaki zeka sorunlarına paralel olmayan ondan aşırı beklenti içinde olma, işsizlik, yeni bir iş, ebeveynlerin işyerinde terfi alması ( iş yoğunluğunu ve başarı kaygısını artırarak çocuğa olan ilgiyi azaltabilir), yeni bir kardeş doğumu, toplumu etkileyen stres faktörleri, suça bulaşma ve sabıkalı olma, ikinci evlilik, anne babanın aşırı koruması, çocuğu çok aşırı kontrol, okur yazar olmama, okuldaki şiddet olayları, okul sorunları, eğitim sistemi ile ilgili sorunlar…vb.
Anne-babadaki belirtiler
Hayata karşı isteksizlik, kendi bakımında azalma, iş motivasyonunda azalma, ailesine olan ilgide azalma, uyku ve iştah değişiklikleri, konsantrasyon düşüklüğü, çabuk sinirlenme, tahammülsüzlük, çocuklarının sevgi ve duygusal ihtiyacını karşılayamama, yalnızlığa eğilim, sosyal çevrelerinde uyumsuzluklar, halsizlik, yorgunluk, madde bağımlılığına eğilim,ailesine ayrılan vakitte azalma vb gibi bir çok belirtiyi anne baba gösterebilir. Anne babadaki bu değişikliklerin muhakkak olarak işleyen aile yapısına, o ailede yaşayan bireylere ve elbetteki çocuklara çok önemli etkileri olacaktır.
Çocuklarda görülen belirtiler
Okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, sosyal aktivitelere karşı ilgisizlik, kendi özgüveninde azalma, tahammülsüzlük, çabuk sinirlenme, çok fazla uyuma veya uykusuzluk, iştahta artma veya azalma, olayları olumsuz değerlendirme, yalnızlığa eğilim, alınganlıkta artış, karşı gelme, riskli davranışlar, madde kullanımına eğilim, her şeyden çabuk sıkılma, sevdiklerinin başına bir şey gelecek korkusu, içe çekilme ve sessiz sakin olmayı tercih etme, okula gitmek istememe, konuşmaya ve etkileşime isteksizlik, sese ve olaylara karşı aşırı uyarılma, öfke patlamaları, aşırı hareketlilik görülebilir. mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Çocuk kaç yaşında idrarını tutabilir
İlgi Hastanesi Üroloğu Op. Dr. Hakkı Uzun, çocukların altını ıslatmaları konusunda şu açıklamalarda bulundu.
Enürezis; bir çocuğun 3 yaşından sonra geceleri altını ıslatması olarak tanımlanır. Çocukların çoğu bu yaşta idrarını tutabilme yeteneğini kazanır. Kızlar genellikle erkeklerden daha erken dönemde idrarlarını kontrol edebilirler.
5 yaşında gelindiğinde çocukların %5’inde enürezis olduğu görülür. Bu çocukların her yıl %15’i kendiliğinden iyileştiğinden 15 yaşında gelindiğinde %99’u iyileşmiş olur. Bu çocukların anne ve / veya babalarında sıklıkla enürezis hikayesi vardır. Çocukların %15’inde geceleyin idrar kaçırma şikayeti sonradan gelişir, bu çocuklar başlangıçta bir süre idrarlarını tutmuş olurlar.
Enürezis erkek çocuklarda kız çocuklarına nazaran 2 kat daha sık görülür. Bu hastaların %20’sin gece idrar kaçırma ile beraber gündüz de idrarlarını tutamazlar. Bu durumun muayene esnasında sorgulanması önemlidir; çünkü gündüz idrar kaçırmanın eşlik etmesi durumunda uygulanacak tedavi farklı olur.
Bu çocuklarda gece altını ıslatmanın en önemli nedeni mesanenin nörofizyolojik gelişimini ve olgunlaşmasını geç tamamlamasıdır. Bazı hastalarda ailesel eğilim vardır. Eğer gece altını ıslatma ile beraber idrar yolu infeksiyonu da mevcutsa bu hastalarda önemli nörolojik hastalıklar bulunabilir ve çocuk ve aileler farkında olmadan böbrek yetmezliği gelişebilir.
Gündüz idrar kaçırma, sık idrara çıkma ve idrar yaparken yanma şikayeti olan çocuklarda mutlaka Tam İdrar Tahlili, İdrar Kültür Antibiogram ve Üriner Sistem Ultrasonografi yapılmalıdır.
Tedavide mesane eğitimi egzersizi, ilaç tedavisi veya alarm tedavisi uygulanır. Özellikle ilaç kullanan hastalara geceleri yatmadan 2-3 saat önce bütün sıvı alımları yasaklanmalıdır. Alarm tedavisinde başarı oranı çok yüksektir ancak aile ve çocuğun tedaviye uyumu gereklidir. mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Çocuklarımıza İslam’ı Nasıl Anlatmalıyız?
DOÇ. DR. ABDÜLAZİZ HATİP
Amaç güzel ve doğru olduğu halde, ona götüren yol da doğru değilse, çoğu zaman istenenin tersiyle karşılaşılır. Yüce İslam dininin bütünüyle hak, hayır ve fayda olan gerçekleri de eğer usulüne uygun olarak sunulmazsa ters teper. Bazı dindar aile çocuklarının dinden uzaklaşmalarının nedeni genellikle bu tür yanlış uygulamalardır. Zorlayıcı olmamalı
Çocuklara bir şey anlatırken, zorlayıcı, mecbur edici tavırlardan titizlikle kaçınılmalıdır. Allah, sevgili Peygamberine de “zorlayıcı olmaması gerektiğini” ısrarla hatırlatıyor. Bizim görevimiz sadece tebliğdir. Hidayete getirmek, kalplerde iman ışığını yaratmak Allah’ın işidir. Görevimizi yapmalı Allah’ın işine karışmamalıyız. İnsanoğlu, özellikle gençlik çağında muhalefet etmekten hoşlanır. Muhalefet damarlarını tahrik etmekten uzak durulmalıdır.
Hikmetle hareket edilmeli
Gençlerin yetiştirilmesinde hikmetli hareket edilmelidir. Yapı ve yetenekleri iyi tespit ve teşhis edilmeli, nabızlarına göre şerbet sunulmalıdır. İnsanları eğitip yönlendirirken bu yapılar zorlanmamalı, sadece dengeleyip olumluya kanalize edilmelidir. Aksi halde tepkiyle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.
İyi arkadaş edinmesine yardımcı olmalı
Özellikle iyi bir arkadaş ortamı oluşturulmalı, bu onun da ilgisini çekecek unsurlarla cazip hale getirilmelidir. Faydalı sporlar, sanatsal kurslar, geziler, piknikler, izci kampları vs. bu gibi arkadaşlıkları pekiştirebilir. Bunu yapmazsanız bu boşluk zararlı olanla dolabilir.
Örnek hayatlar lanse edilmeli
Tarihimizden örnek şahsiyetlerin hayat hikayelerini roman akıcılığıyla sunmalıyız. Başka milletler, bu boşluğu hayalî kahramanlarla doldurmaya çalışırlar. Bizim öyle hayalî kahramanlara ihtiyacımız yoktur. Tarihimiz gerçek kahramanlarla doludur. Piyasada bu tür faydalı eserler çok şükür ki, oldukça boldur.
Bizzat örnek olunmalı
Örnek ve rehber sunma ihtiyacı için sadece uzak ve yakın tarihteki şahsiyetlerle boşluğu doldurmak yetmez. Biz de gençlere düzgün ve ideal yaşayışımızla örnek olmalıyız. Hal dili, söz dilinden daha etkilidir. Sigara içen birinin, başkasına “içme” demesi ne derece etkili olur? Bu yapılmadığı takdirde, Müslümanlığın ancak geçmiş çağlarda yaşanabildiği, günümüzde ise ideal prensiplerinin yaşama şansı olmadığı sanılır ve sürekli geçmişin hayal ve özlemi ile yaşanır.
Faydalı yayınlar temin edilmeli
Yaşına ve meraklarına göre yayınlar temin edilmeli ve bunlardan istifadesi sağlanmalıdır. Şu anda her seviyeye göre, her türlü yapıya hitap edici, son derece kaliteli, rengarenk kitap ve dergi mevcuttur. Bu konuda hiçbir masraftan kaçınılmamalıdır. Çocuklarımızın en az giyim ve beslenmelerine verdiğimiz önem kadar zihin ve ruhî beslenmelerine de özen göstermeliyiz.
İyi bir hedef verilmeli
Gençliğe amaç kazandırmalıyız. Onları yüksek gaye ve ideal sahibi yapmalıyız. Böylece çalışma azim ve enerjileri artar. Amacı olmayan, ya da himmeti düşük olanlar, yüksek amaç ve ideal sahibi başkalarına hedef ve yem olmaktan kurtulamaz. Amacı olan insanlar meydana getirilmelidir.
Doğru ve güzel bakış açısı kazandırılmalı
Bakış açısı kazandırmak en önemlisidir. Bu da kuvvetli bir iman ile mümkün olur. İmana ağırlık ve önem vermeliyiz. Meşhur misaldir: Bir kasa balık hediye etmektense balık tutmayı öğretmek daha faydalı olur. Gençlerimize öylesine sağlam bir iman perspektifi kazandırmalıyız ki, gezip seyrettiği her tabiat manzarasını, öğrendiği her ilmi o gözle değerlendirebilmelidir. Böylece, bütün hayatı tefekkür ve ibadet hükmüne geçer.
Kök ve temelden başlanmalı
İman köktür, esastır. Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları o kadar gür, meyvesi de o kadar güzel ve kaliteli olur. İman da ne kadar sağlam olursa, dalları olan ibadet o kadar gür ve candan, meyvesi olan güzel ahlak da o kadar güzel ve olgun olur. Şu halde, yaş ve seviyelerine göre imanî bir bakış açısı kazandırılmalı ki, rahat ibadet edebilsinler, ahlakları güzel olsun. Çürük bir temel üzerinde gökdelenler dikebilir misiniz? İman Müslüman kişiliğin temelidir.
Problemlerin kaynağına inilmeli
Sıkıntılar ve aksaklıklar varsa, gerçek sebebini araştırmalıyız. Tıpta da durum böyledir. Ateşi olan bir hastaya, ateş düşürücü vermek çare değil. Meselâ, vücuttaki sancı, bir iltihaptan kaynaklanıyorsa o iltihap kurutulmalıdır. Tırnak yiyen bir çocuğa engel olmak amacıyla tırnaklarına acı ilaç sürmek çözüm olabilir mi? Bu defa da dudaklarını kemirecektir. Anormalliğin asıl sebebi teşhis ve tedavi edilmedikçe aksaklık başka bir şekilde ortaya çıkarak sürüp gidecektir.
Şefkatle yaklaşılmalı
Gençlerimize dostça, şefkatle yaklaşmalı. Bu hem halimizde, hem de söz ve üslubumuzda kendisini göstermelidir. Gerek kendi hayatımıza, gerekse etrafımızdaki insanlara baktığımızda böylesi bir şefkatli elden iman denilen hayat iksirini içen, böylece iki dünyası kurtulan pek çok örnek görebiliriz. Böylesi şefkatli simaların bakışları, tomurcuklar açtıran güneş; nefesleri, ruhları okşayan meltem; sözleri yaralı gönüllere merhemdir. Hatıraları da en sevgili bir babanın ki kadar sıcak ve özlem doludur.
Uygun zamanları kollamalı
Gençlerimizin almaya istekli bulunduğu anları kollamalıyız. Aç ve iştahlı iken yenen bir yemeğin ancak, faydası olabilir. İsteksiz, şevksiz ve heyecansız iken dünyanın en açık ve faydalı hakikatini de takdim etseniz gereği gibi alınmaz, sindirilmez ve yarayışlı olmaz.
Çocuk, İslam’ın güç ve cazibesinden emin olmalı
Nasıl bir ortamda bulunursa bulunsun, her genç doğuştan hakikatin müşterisidir. Onda buna yatkın bir potansiyel vardır. Günümüz Batı dünyasında, her gün her türlü nefsanîliğin içinde büyüyen çok sayıda gencin Müslümanlığı seçmesi, bunun açık bir kanıtıdır. Bugün dünyada en çok yayılan din İslam’dır. İslam’ın hiçbir rakip cereyandan endişesi yoktur. O kendi kendisini müdafaaya kadirdir. Birçok mensubundan gölge etmemekten başka bir ihsan da istememektedir. Bu gerçek bilinmeli ve İslam’ın tebliği hiçbir gençten esirgenmemelidir.
Seviyesine göre anlatılmalı
Gençlerin seviyesine inmek, anlayacağı bir dille anlatmak da şarttır. Dinî hakikatler genellikle soyuttur. Anlaşılması, idrak edilmesi kolay değil. Bu nedenle Kur’an, Hz. Peygamber ve İslam büyüklerinin metoduna uyarak meseleleri temsil ve örnekle akıllara yaklaştırmalıyız. Günlük hayattan, yaşayıp gördüklerinden temsiller getirmeliyiz. Temsil ve örnek, soyut gerçeği hem kavratır, hem de zihinde kalıcı hale getirir.
Anlatırken mütevazı olunmalı
Anlatırken öncelikle kendi nefsimizi muhatap kabul etmeliyiz. Kendimizi düzeltmeyi esas almalıyız. Çocuğumuz da olsa başkasını kendi ders arkadaşımız gibi görmeliyiz. Yoksa, hep kendimizi satıcı, başkalarını ise almaya muhtaç durumda görmek, hem ihlasa ters, hem de tesiri azaltan yanlış bir metottur.
Bıktırmadan tekrar etmeli
Bıktırmadan tekrar etmeliyiz. Bıktırmaması için de, aynı hakikatleri değişik yöntemlerle, farklı üsluplarla sunmalıyız. Kur’an’ın, aynı gerçeği farklı kıssalar, aynı kıssayı da farklı üsluplarla sunması bizim için güzel bir örnektir.
Allah’ın rızasını esas almalı
Allah’ın adıyla ve onun rızası için anlatmak. Kişisel hislerimizi işe karıştırmamak. Çocuk üzerinde en büyük hak sahibi, onu hiçten alıp aşamadan aşamaya geçirerek şekillendire şekillendire sevimli ve mükemmel bir insan halinde yaratan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla öncelikli olarak O tanıtılmalı ve sevdirilmelidir. Bize karşı hayırlı bir evlat olması da zaten buna bağlıdır.
Zaman/Ailem mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Zeki çocuklar da öğrenme güçlüğü yaşıyor
Zekanın önemli kısmının genetik olduğu belirtiliyor. Bir çocuğun zeki olması her zaman kolay öğrenebileceği anlamına gelmiyor. Zeki çocuklar da öğrenme ve algılama güçlükleri yaşayabiliyor. Her anne baba çocuğunun çok zeki olmasını ister, hatta öyle olduğunu düşünür. Bebeklikten itibaren yaptığı her şey gözüne çok büyük başarı gibi görünebilir. Ancak dikkatli anne babalar çok zeki gibi görünen çocuklarında bir şeylerin eksik olduğunu hissedebilir. Çocuğun geç konuşması, geç yürümesi, fiziksel motor hareketlerini yaşına göre tam yapamaması, bazen dalgınlaşması, özellikle okula başladıktan sonra okumayı normalden geç sökmesi, kelimeleri tersten okuması gibi birçok şey aslında bir yerlerde sorun olduğunu gösterir. Bu tür belirtiler görülen çocuk, zeki olmasına rağmen öğrenme güçlüğü yaşıyor demektir. Öğrenme güçlüğü Türkiye’de yüzde 9 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Yani Türkiye’de ilkokula giden her yüz çocuktan 9’unda öğrenme güçlüğü sorunu var. Bunun çok yüksek bir rakam olduğunu belirten Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu durumun Türkiye’nin en büyük problemi olduğunu söylüyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, öğrenme güçlüğünün sebeplerini, korunma yollarını ve tedavisinin nasıl yapılacağını anlattı.
Zekayı “alışılagelmemiş olayları çözme yeteneği” şeklinde tanımlayan Prof. Adnan Yüksel, zekanın dikkat, anlama, iletişim, davranış, bellek, zaman-mekan oryantasyonu ve entelektüel fonksiyonların bir bileşimi olarak ortaya çıktığını belirtiyor.
Zeka geriliği ile karıştırılmamalı
Öğrenme güçlüğünün zeka geriliği ile karıştırılmaması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu sorunu yaşayan çocukların çok zeki olduklarını; ancak zekayı oluşturan bileşenlerden sadece entelektüel fonksiyonlarda bozukluk yaşadıklarını vurguluyor. Yüksel’in verdiği bilgilere göre, entelektüel fonksiyon okuma, yazma ve aritmetik hesaplamadan oluşuyor. Çocuğun entelektüel fonksiyonunun geri olduğu şu üç belirtiden anlaşılıyor:
1. Çocuk yaşına göre geri olur. Takvim yaşı 5 ise 5 yaşındaki çocuktan beklenen zekaya göre okuması yazması ve aritmetik hesabı geri olur.
2. Kendi akranlarına göre geri olur.
3. Çocuğun kapasitesi ile performansı arasında farklılık vardır. Aslında kapasitesi çok iyidir; ama performansı azdır.
Prof. Dr. Adnan Yüksel’in anne-babalara tavsiyesi:
Çocuklarınızla devamlı konuşun, oyunlar oynayın
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çocukların beynini kullanmasının çok önemli olduğunu söyledi. Adnan Yüksel’in anne-babalara önemli tavsiyesi; Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Okul öncesi dönemde belirtileri
Okula başlayan çocukta öğrenme güçlüğü daha kolay anlaşılıyor; ama bu yaş eğitim için geç bir dönem. O yüzden anne babaların çocuklarını iyi gözlemleyip sorunu erken yaşta fark etmeleri tedavi şansını artırıyor. Peki, okulöncesi dönemde okuma-yazma ve matematik eğitimi alınmadığına göre bozukluk nasıl anlaşılacak?
1- Konuşma gecikmesi:
Her konuşma gecikmesi öğrenme güçlüğü değil; ama önemli bir bölümünde öğrenme güçlüğü gelişebiliyor.
2- Yaşıtlarına göre
performansının iyi olmaması:
Bu fiziksel olabilir. Biraz sakardır. Bir şey taşıyacağı zaman düşürür. Normal bir çocuk iki aylıkken başını tutar, 6 ayda oturur, 7-8 aylıkken döner, 9 aylıkken emekler, 1 yaşında yürür. Bunlar biraz gecikebilir.
3- Anne babalar düşünerek
değerlendirdiği zaman birtakım şeylerinin eksik olduğunu hisseder:
Çocuk soru sorulunca hemen cevap vermez. Diğer çocuklara göre çekingendir.
Prof. Dr. Adnan Yüksel’in anne-babalara tavsiyesi:
Çocuklarınızla devamlı konuşun, oyunlar oynayın
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çocukların beynini kullanmasının çok önemli olduğunu söyledi. Adnan Yüksel’in anne-babalara önemli tavsiyesi; Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Okul dönemindeki belirtileri
Her çocuk, 1. sınıfın ilk üç ayında genellikle okumayı söker. Öğrenme güçlüğü olan çocuk hemen sökemez. Sene sonuna doğru ancak sökebilir. Okusa bile kelime atlar veya kelime ekler. Veya sesin vurgusunu ayarlayamaz. Yazamaz, yazarken harf hatası yapar. e’leri i yazar, düzensiz yazar, bitişik yazar. Harf atlar, ‘ev’ yerine ‘ve’ yazması çok tipik bir belirtidir. ‘Hilal’ yerine ‘ilal’ okur. Satır atlar.
Okurken ters okur. Ayna yansıması gibi ‘ali’ yerine ‘ila’, ‘tarık’ yerine ‘kırat’ okur. Çocuk uzayla ilgili şeylerden konuşurken anne baba çok zeki olduğunu düşünür; ama bir türlü iki kere iki dört dedirtemez. Pratik olarak söyleyemez. Bir türlü çarpım tablosunu ezberleyemez. 3. sınıfın sonunda her çocuk bunu öğrenmiş olmalı. Günleri, ayları, mevsimleri sırayla sayamaz. Tarih okurken 2005 yerine 2004 okur.
Yönelim bozukluğu vardır. Sağını solunu karıştırır. Kuzey yerine güneyi gösterir. Araba kullanırken sağa döneceğine şaşırır, sola döner.
Sakardır. Düğme ilikleyemez. İpi iğneye geçiremez. Bisiklet sürerken çok iyi değildir. İnce motor ve kaba motor hareketleri geridir.
Bellekleri de iyi değildir. Biraz önce dinlediğini unutabilir. Bu çocuklar evde yapacağı dersi unutur. Ödev yaptıramazsınız. Konsantrasyon bozukluğu vardır. Çantasını okulda unutur, atkısını kaybeder. Yatağını düzeltmez. Düzensizdir; ama cin gibidir.
Öğrenme güçlüğünün düzeltilmesi için normal okul eğitimi yetmez. 8 yaşına kadar bu belirtiler azalır ve sonra kaybolur; ama bozukluk tedavi edilmezse ömür boyu devam eder. Profesör de olsa okurken satır atlamaya devam eder.
Çocuk genetik olarak anne
babasından ne kadar etkilenir?
Annede öğrenme güçlüğü varsa çocukta da yüzde 25 olacak diye kesin bir şey yok. Olma ihtimali genel orandan biraz daha yüksek. Öğrenme güçlüğünün 1. derece akrabalara geçme ihtimali yüksek. 2. derece akraba olunca, dedede olan hastalık oğluna geçmemişse torununa da geçme ihtimali çok az. Ama oğluna geçme ihtimali fazla.
Öğrenme güçlüğünde çocuğun
düşüp başını vurması çok etkilidir
Bir çocuğun öğrenme güçlüğü yaşamasında, doğumda oksijensiz kalması, annenin bebeği küçük doğurması, beslenme yetersizliği, çocuğun enfeksiyon geçirmesi, çocuğun metabolik bir hastalığının olması, ailede birtakım risk faktörlerinin olması gibi sebepler etkilidir. Ama en büyük sebep yüzde 90 oranında genetik, yani anne babadan gelen bozuk etkilerdir. Öğrenme güçlüğünü etkileyen 20-25 gen vardır. Bununla birlikte çevre faktörleri de çocuğun öğrenmesini etkiler. Öğrenme güçlüğü için düşme çok önemlidir. Çocuk küçük yaşta düştükçe beyin hücreleri ölüyor. Beyin suyun içindedir. Düşünce hem önden hem arkadan etkilenir Kesinlikle düşmemeli, kafasını vurmamalı. Hücre öldüğü zaman kalan hücrelerle çalışmak farklıdır. Futbol oyununu düşünün. 11 kişiyle oynamak farklı, oyuncular ne kadar iyi olursa olsun 8 kişiyle oynamak farklı. 8 kişiyle çocuğu götürüp LGS’ye, üniversite sınavına sokmamak lazım. Küçük yaşta enfeksiyon geçirirse, menenjit olursa çok ateşlenirse, çeşitli metabolik hastalıklardan muzdarip olursa, bunlardan oluşan toksik maddeler genleri bozar. Genler ise çok çeşitlidir. Genlerin nasıl çalıştığı, neyin sebep neyin sonuç olduğu bilinmiyor. Dolayısıyla bir öğrenme güçlüğünde 20 gen etkili; ama bu genler nereden etkilenir? Anne doğum öncesinde ne yer, ne içer, nasıl davranır, nasıl streslenir, o gün aldığı protein miktarı, vitamin, element miktarı ne kadardır? Bilmiyoruz. Bunların hepsi çocuğu etkiler. Sistem o kadar mükemmel ki, bu kadar karışıklığın içinde mükemmel bir intizam var. Biz ancak risk faktörü olarak söylüyoruz.
Beyindeki kayıtta bozukluk vardır
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların beynindeki kayıtlarda bozukluk vardır. Okurken harfler seslere, sesler hecelere, heceler kelime ve cümlelere çevrilir. Beyin bu sırada kayıtta ‘ve’ yerine ‘ev’ kaydetmişse bunu belleğe atar. Kayıt yanlış alındığı için kullanırken de yanlış gelir. Bu çocuklarda genelde uzun süreli hafıza iyidir; ama kısa süreli bellek kötüdür. Bir şeyi öğrenir; ama yanlış öğrenir. Yanlış öğrendiği zaman da sonuç yine yanlış olur. Bu psikolojik bir hastalık değil tamamen organik bir rahatsızlıktır. Beyinde anatomik olarak öğrenme merkezi vardır. Bu normalde sol tarafta daha büyüktür. Bu tür çocuklarda bu ya sağdaki ile eşit ya da daha küçüktür. Anatomik olarak bunların beyin gelişiminde birtakım farklılık vardır.
Öğrenme güçlüğünün tedavisi
erken ve sürekli eğitim
Öğrenme güçlüğü tespit edilen çocuk ile hemen eğitime başlanmalı. Eğitim süreklilik ister. Bu konuda maddi bütün imkanlar seferber edilmeli. Çünkü en büyük hizmet insana hizmettir. Erken eğitim üç safhadan oluşuyor:
Bireysel eğitim: Beyni kullanmak için bu çok önemlidir. Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Çocuğa ne kadar çok ilgi gösterirseniz öğrenmesi o kadar gelişir. Çocuk nerede eksikse onun üzerinde durulmalı. Kekeliyorsa aynanın karşısında eğitilmeli. ‘Ve’lere ‘ev’ diyorsa yüz tane ‘ve’ yazdıracaksınız. Beyin ‘ev’ ile ‘ve’yi yavaş yavaş algılayacak. Çocuğun yazması eksikse saatlerce yazdırmalı. Sorun matematikse eğer, iki kere iki dördü bir çocuk iki tekrarda alır, öbürü 18’de alır, ama alır. Beynin böyle bir özelliği var. Bu kötüye giden bir hastalık değil, statik bir durum. Hücre ölse bile, beyin yavaş da olsa yeniden hücre oluşturabilir. Kalan hücreler de ölen hücrenin görevini üstlenir.
Konuşma terapisi: Bireysel eğitimin yanında ayna karşısında bilgisayarlı veya elle eğitim yaptırılır. Bu uzman terapistlerle yapılır. Aileler tek başına yapamaz.
Grup tedavisi: Grup içine girip, çevresindeki insanlardan bir şeyler öğrenmeli ve onlara da öğretmeli. Çocuğun mutlaka okula gitmesi lazım.
El becerilerini artırma gibi aktiviteler yaptırılmalı: Olmayan veya eksik olan şeyleri bu şekilde tamamlayacaktır. Böyle bir eğitimle mükemmele yakın bir sonuca ulaşmak mümkündür.
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda nöbet görülme oranı toplumun geneline göre fazladır. Bu çocuklar yersiz gülebilir, dalabilir, yutkunabilir, birden uyuşabilir, boş boş bakabilir. EEG çekilmeli. Veya bunlarda hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı olabilir. Yine erken yaşta yakalanıp eğitimi sağlanabilir. Öğrenme güçlüğü zeka geriliği ile karıştırılıp bu şekilde tedavi edilmeye kalkışılırsa bilişsel fonksiyonlarda sorun çıkabilir. Bu yüzden testler yapılmalı. Zeka geriliği ile öğrenme güçlüğünü aile tek başına ayıramaz. Özel eğitimcilerden yardım istenmeli.
Prof. Yüksel: Bebeğe kitap okuyun
Anne ne kadar entelektüel ise çocuğun da öyle olma şansı büyüktür. Kitap okuma hamilelik döneminde etkiler. Biz açıkçası çoğu şeyi bilmiyoruz. Okuma beynin daha aktif olmasına, bazı proteinlerin üretilmesine, çocuğun da uyarılmasına neden olabilir. Bu konuda çok bilimsel veri yok. Böyle şeyleri deneysel yapmak da mümkün değil. İnsanda böyle çalışmalar yapmak çok zor; çünkü herkesin genleri, çevre şartları farklı. Zekayı etkileyen çevre faktörleri çok önemli. Onun için diyoruz ki çocuğunuza devamlı gülün, onu güldürün, takip edin, ilgi gösterin, hoş tutun ve konuşturun. Hamileyken de konuşulabilir. Etkisiyle ilgili elimizde bilimsel veri yok, olması da mümkün değil; ama ben bir nörolog olarak çocuğun olumlu etkilendiğine inanıyorum.
Çocuğa annesinin bakması ile başkasının bakması arasında zeka gelişimi açısından fark olur. Çünkü annenin 6. hissi, ayrı bir refleksi vardır. Annenin yerini ne baba tutar ne başka akraba. Annelerin çok yorucu işlerde çalışmasına karşıyım. Çocuk üç yaşından önce kreşe verilmemeli. Üç yaşına kadar evde anne ve yakınları bakmalı.
Çocuğun zekasını geliştirmek için;
- Onunla çok ilgilenin.
- Düşmeye, enfeksiyonlara karşı koruyun.
- İyi ve düzenli besleyin. Haftada 1 defa balık, tavuk, kırmızı et almalı. Kırmızı et kas gelişiminde ve demir eksikliğinde çok önemlidir. Zeka için demir eksikliği olmamalı. Bakır, çinko gibi eser elementlerin yeterli olup olmadığına mutlaka bakılmalı. Vitamin ara ara verilmeli. Gıdalar günlük taze olmalı. Yoğurt, süt ve muhallebi dışında sebze-meyveler de taze olmalı. Buz dolabında üç günden fazla duran et demir eksikliğini gidermez.
Hamilelik döneminde ne yapılabilir?
Çocukta öğrenme güçlüğü oluşmaması için hamilelik döneminde anne çok iyi beslenmeli. Oranlara göre yağ, karbonhidrat, protein, mineral ve vitaminleri dengeli almalı. Çok karbonhidrat almamalı. Suni gıdalardan uzak durmalı. Rafine edilmiş gıdalardan kaçınmalı. Çünkü bunlarda serbest radikal miktarı artıyor. Bu tür gıdalarda koruyucu birtakım maddeler kullanılıyor. Elimizde çok veri yok; ama rafine gıdalarda, çok kavrulmuş gıdalarda toksik (zehirli) madde oranı fazladır. Hamilelikte, Batı tarzı fast food türü beslenmelerde kavrulmuş gıdalar ve doymamış yağların çok fazla alınması, meyve ve sebzelerin orantılı olarak alınmaması zeka geriliği için önemli bir risk faktörüdür.
En önemli çevre faktörlerinden biri de strestir. Stres, yağlı yemek veya hipertansiyon kadar önemlidir. Çünkü, bütün genleri etkiler. Anne adayı mümkün olduğunca stresten uzak durmalı, çevresi de bu konuda yardımcı olmalı.
Sigara çocuğun zekasını kesinlikle kötü etkiliyor. Çocuğun düşük doğum ağırlığında doğmasına sebep olduğu kesin. Bebek küçük doğunca beyin de küçük doğuyor. Alkol çok büyük hata olur.
Hamile kadınlar çok gezmemeli. Bilmediği yerlerde, tatil yerlerinde temizliğe çok dikkat etmeli. En iyisi kendi hazırladığı yemeği yemesi. Ne kadar temiz de olsa yabancı biri yapıyor dışarıdaki yemekleri. Düzenli aktiviteleri olmalı. Ultrason ve kan tahlilleri düzenli yapılmalı. Diyabet iyi incelenmeli. Metabolik hastalıklara, hipertansiyona, böbrek hastalığına çok dikkat etmeli.
Anne sütü almamak zekayı etkiler mi?
Anne sütü ile ilgili çok veri yok. Bu tür çalışmaları yapmak da mümkün değil. İnsanlar çevre faktörlerinden çok etkileniyor. Eşit şartlarda süt verilse bile toplumdan kazandıkları tecrübe farklı olacaktır. Yaygın gelişimsel bozukluk son 20 yılda arttı. Bunun sebebini araştırırken son 20 yılda nelerin değiştiğini düşünmek gerekiyor. Anne sütü alımının azalması, suni gıdaların artması, pestisit (böcek ilacı) kullanılan meyvelerin ve sebzelerin yenmesinin artması gibi çok şey değişti. Şehirde yaşayan insan sayısının artmasıyla kurşun ağırlıklı solunum problemi ortaya çıktı. Anne sütünün enfeksiyonlara karşı bağışıklık yaptığı kesin. İçeriğinde mikroplara karşı duran birtakım antikorlar var. Zekaya etkisini ölçmek mümkün değil; ama benim kanaatime göre anne sütü zeka gelişiminde çok önemlidir.
Zaman mbiterge 16-11-2007, 03:07 PM Tamamen bağımsız çocuk, disiplinsiz çocuktur
Anne babalar çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırken, bir yandan onları kendi ayakları üzerinde durmaya teşvik ettikleri gibi, diğer yandan onları da otonom (bağımsız) olmaya yönlendirmektedirler. Uzun yıllar üniversitelerde ders vermiş bir psikolog, otonom çocuk yetiştirmeyi “başa bela” yetiştirmekle eşdeğer görüyordu. “Hayatı “benmerkezci” olarak algılayan çocukların ne zaman ne yapacağı ve kimin başına hangi belayı açacağı bilinmez.” diyordu. Böylesi bir çocuk için hayatın anlamı zevktir. Hayatın anlamı özgürlüktür. Hayatın anlamı “ben”dir. Geri kalanlar ise “sizin problemlerinizdir”. Ona göre, “problem çözmek ve başkalarının derdi ile dertlenmek bir ahmaklıktır”.
Belki çocukluklarda, bebeklik yıllarındaki o sempatik ve sevimli hal bu çirkin davranışın çirkinliğinin görünmesine engel olabilir. Ancak, çocuk yetişkin olmaya başladıkça ve ergenliğe doğru adımlar atıldıkça, otonomi çocukların anne ve babaları için birer kâbus halini alabilir. mbiterge 16-11-2007, 03:08 PM Aşırı güven duygusu çocukları egoist yapar
Üniversite ikinci sınıfta, “çocuk psikolojisi” dersine gelen Hollandalı bir profesörün sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Klinik psikiyatr olan hocamız Cees Van Der Hilst şöyle söylemişti: “Çocuklarımıza kendi ayakları üzerinde, kimseye muhtaç olmadan yaşaması gerektiğini öğretirken, ne yazık ki biz, büyük bir hata yaptık. Hastalıklı ruha sahip insanlar yetiştirdik. Korku, panik ve güven duygusundan yoksun. Hayatı hep bir savaş gibi algılayan bir toplum haline geldik. Benim kliniğime gelen hastalarımın birçoğu, kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi verirken, yorulup pes eden veya yıkılan kişilerden oluşuyor. Ben, sağlıklı insanı, ‘kendi ayakları üzerinde durabilen değil, başkaları ile yardımlaşarak ayakta durmaya çalışan insan’ olarak tarif ediyorum.” demişti. Bu sözler, emekliliğine az kalmış ve tüm ömrünü on binlerce ruh hastasını gözlemleyerek geçirmiş, yaşlı bir psikiyatrın samimi tespitleri idi. O halde, anne ve babalar, çocuklarını yetiştirirken, çocuklarının, ileride taşıyamayacağı bir yükün altına girmelerini teşvik etmek, tek başına ayakta kalma mücadelesine yönlendirmek yerine, onları, sosyal çevreyle dayanışarak hayatlarını sürdürmeye teşvik etmelidirler.
Hayat bir savaş değil
Sırtına, taşıyamayacağından fazla yük yüklenmiş, hayatı bir mücadele ve ayakta kalabilme savaşı olarak tanımış çocuklar, korku, endişe ve şüphe içinde kalarak etraf ile iletişim kuruyorlar. Her an kendisinin bir darbe alacağını, her an aldatılacağını ve her an mahvolacağının endişesi ile çevrelerine şüphe ile bakıyorlar. Ve, bu gergin bekleyiş bir gün akıl zembereğinin boşalmasına kadar devam ediyor.
Kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veren çocuğun hali, bir deniz yolculuğuna çıkmış şu yolcunun haline benziyor: Bir adam, uzun bir yola çıkmak üzere gemiye biner. Çıktığı bu yolculukta, kimseye muhtaçlık duymadan ve kendi ayakları üzerinde yolculuğunu sürdüreceğine inanır. Kimseye güven duymamaktadır ve sırtındaki yükü de bu yüzden yere koymamaktadır. Kendisinin bu garip tutumuna şahit olan diğer yolcular, “Kendine yazık ediyorsun, yolculuğumuz çok uzun, sırtındaki yükü indir ve dinlenmek üzere otur.” dediklerinde, onun cevabı “Hayır ben eşyamın kayıp olmasını istemiyorum. Kendi ayaklarım üzerinde durabilecek ve kendimi idare edebilecek gücüm de var.” diye cevap verse, ne kadar akıllıca bir cevap olmuş olur?
İnsan uzun deniz yolculuğuna çıkmış bir yolcu gibidir. Geminin kaptanına güvenmelidir. Sırtındaki yükü güven içinde yere indirmeli, aynı gemide yolculuk yapan diğer yolcularla tanışmalı ve dayanışmalıdır. Yoksa bu yolculuğun belli bir noktasında, taşımaya çalıştığı yükün ağır baskısı altında kalarak yere yığılabilir.
Hollanda Devlet İstatistik Enstitüsü (CBR)’nün yaptığı araştırmaya göre, Hollandada 8-11 yaş arası çocukların yüzde 7’si ağır psikolojik problem yaşıyor. Yine aynı kurumun yaptığı araştırmaya göre, stres ile tanışma yaşı 8 yaşına inmiş. Halbuki daha ergenlik çağında bile olmayan bu çocuklar için hayat, rengarenk ve eğlence dolu bir lunapark gibi olması gerekirken, ne oldu da daha hayat yolculuğunun başladığı ilk yıllarda çocuklar ağır psikolojik problemler yaşıyorlar? mbiterge 16-11-2007, 03:08 PM Suç işleyen çocuğunuza ödül verin!
Çocuğunuz, sizin istemediğiniz bir davranışı sergiliyorsa reaksiyonunuz nasıl olur? “Önce konuşurum, sonra ikaz ederim, hâlâ aynı davranışta ısrar ediyorsa ceza veririm” mi diyorsunuz? Sanırım suç işleyen bir çocuğa mükafat vermek çoğumuzun başvurduğu bir yöntem değildir... Öyle ya, ‘mükâfat, güzel davranışın karşılığında verilir’ diye biliyoruz. Aslında bildiğimiz şey pedagojinin bugün ulaştığı nokta açısından doğru. Ancak pedagoji biliminin yarın ulaşacağı noktaya göre baktığımızda görüyoruz ki, suç işleyen çocuğa ceza vermek çok da doğru değildir.
Çünkü ‘ceza’ dışa dönük bir terbiye metodudur ve baskıcıdır. Ceza ile çocuk, iç dünyasında kabullenmediği bir davranışı, dış baskı ile kabul etmeye zorlanmaktadır. Vicdanda kabul görmeyen davranışlar samimi olmaktan uzaktır. Bir davranışın çocuk tarafından kabul edilebilmesi için, çocuğun iç dünyasında ve vicdanında o davranışın kabul görmesi gerekir. Vicdanın kabul etmediği ve iç dünyanın benimsemediği davranış çocuğun içte farklı, dışta farklı kişilik sergilemesine sebep olabilir.
Çocuk, ceza korkusu ile, belki istediğiniz davranışı sergiliyor olsa bile, üzerindeki ceza baskısı kalktığında, yen |