| | mbiterge 06-10-2007, 11:26 AM Kafkasya veya Kafkas Dağları adı, Eschylus ve Heredot zamanından beri kullanılmaktadır. Önceleri Hazar Denizi ile Kara Deniz arasındaki berzahda, batı kuzey batı yönünden doğu-güney doğu yönüne uzanan dağ zincirini tanımlamak için kullanılan bu isim, bu gün, Astrahan eyaletinin güneyi ve Don'dan başlayarak Türk ve İran sınırlarına kadar uzanan toprakları içine alan ülkeye verilmektedir.
Kafkasya, esas itibarıyla dağlık bir ülkedir. Kafkas halklarının büyük çoğunluğu da, Rion ve Kura ırmağının vadilerinde yaşayan Hıristiyan halkları saymazsak, genellikle dağlık bölgelerde yaşarlar. Büyük bir yükseltiye sahip olan merkezî dağ zinciri, diğer bütün fiziksel Özellikleri de etkileyerek nüfusun yapısının oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Kafkaslılar, bu dağlara, sadece herkesten değişik olan karakteristik Özelliklerini değil, fakat bu günkü varlıklarını da borçludurlar. Fazla bir abartmaya kaçmadan şunu söyleyebiliriz: Dağlar, insanları şekillendirirken onlar da, ateşli bir cesaret ve enerjiyle bu çok sevdikleri ve onun erişilmez yerlerinde tehlikeye karşı koyabildikleri dağları için dövüşerek borçlarını Ödediler. Fakat buna rağmen, her yerde bir çelişki karşımıza çıkar ve güçlülükle zayıflığın el ele olduğunu görürüz. Kendilerini düşmanlarına karşı koruyan engebeli ve yüksek dağlar, dik ve derin vadiler ve ilk çağlardan kalan gür ormanlar, aynı zamanda Kafkaslılar’ın birleşmesini önledi. Bu birleşme olmadan da, Kafkas kabileleri, uzun vadede Ruslar’ın korkunç gücüne boyun eğmek zorundaydı.
Strobo'nun kitabında çok iyi bilinen bir pasajda, şimdiki Sohum Kale veya onun yakınlarındaki bir yerde kurulmuş olan Dioscurias'ın çeşitli diller konuşan insanlar tarafından ziyaret edildiği anlatılmaktadır. Strabo, bu dillerin sayısını yetmiş olarak verirken Pliny, Timostenes'den aktardıklarında bu dillerin sayısının 300 kadar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Sonraları, biz Romalılar, oradaki işlerimizi 130 tercüman eşliğinde sürdürmek zorundaydık." Ve EI-Aziz, Doğu Kafkasya'ya "Diller Dağı" anlamına gelen "Cebel es-sine" adını vermiştir.
Kafkaslar, dünyanın başka hiç bir yerinde görülemeyen bir şekilde çok sayıdaki kabilelerinden, ırklardan ve insanlardan oluşmaktadır ve bunlar, çok çeşitli diller kullanmaktadırlar.
Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca, ülkeleri işgal edilen mültecilerin sığınak yeri olmuştur. Daha sonra, bu işgalciler de, kuzey ve güneyden gelen istila akınlarına dayanamayarak işgal edilen duruma düşerek bu sefer onlar da, Kafkaslara sığınmışlardır. Dünyanın bir çok bölgesinden gelen insanların, buraya sığınmaları, tamamen Kafkasların coğrafi konumu ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. İstilalara uğrayan bura halkı, savunmanın daha kolay olduğu ve kendilerinin daha zor izlenebildiği dağlara sığınarak daha önce buralara gelmiş olanlara katılarak onlara karışıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu başaramayanlar ise dünyadaki milletler arasından silinerek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.
Dağıstanlılar, kasaba ve köylerinin yerlerini seçerlerken her şeyden önce savunmaya uygun olmasını ön plana alıyorlardı. Bu yüzden yerleşim yerlerinin çoğu, yüksek bir tepenin üstünde veya bir tepenin ya da kaya parçasının karşısında kurulurken gerisinin de erişilmesi imkânsız dik bir uçurumla emniyete alınmasına dikkat edilirdi.
Evler, iki katlı olarak taştan yapılırlar ve her türlü ihtiyaca uygun olurlardı. İç duvarlar ve taban, killi topraklarla sıvanır ve genellikle de beyaz toprak suyuyla boyanırdı. Evler, mümkün olduğunca bir amfitiyatro şeklinde düzenlenir ve birbirlerine siper olacak şekillerde dizilirlerdi. Sadece iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar yapılan dolambaçlı sokaklar, bir parmaklığa veya ağaçtan engele sahip evlerin bulunduğu yerlerde bunlarla kesilir ve hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Bu durumda, yolu savunanların hepsi oradan çıkarılmadan veya öldürülmeden oradan geçilmesi imkânsız olurdu.
Yakıtların azlığından dolayı yerleşim sırasında göz önünde bulundurulan ikinci etken, sıcaklıktı. Bu yüzden bütün köyler, kuzey taraflarını kayalar ve dağ sıralarıyla korumaya alırken yönleri, güneye dönük bulunuyordu. Böylece kışın, güneş ışığından yeterince yararlanmayı sağlıyorlardı. Diğer bütün etkenler; içilecek soyun getirileceği yer ve yakınlarda işlenecek toprak parçasının bulunup bulunmadığı gibi şeyler, tamamen ikinci derecede kalıyorlardı. Toprağın az olması, sadece nüfusu sınırlandırıcı bir etkendi. Ondan ötesi önemli değildi. Su konusuna gelince, eğer su alınacak yer, kendi silahlarının koruması altındaki bir alanda ise o konuda bir an bile düşünmeye gerek yoktu. Çünkü bu tür işleri tamamen kadınlar yürütüyordu. Hiç bir Dağlı, böyle bir şeyle kendisini küçültmezdi.(!) Erkeklerin işi, yemek, uyumak, güneşlenirken sopa yontmak ve savaşmaktı. Bütün ev işleri, karısına ve kızlarına bırakılmıştı. Bu yüzden bir kız ne kadar çalışkan ise evlenmesi de o kadar kolay oluyordu. Bir kaç yıllık ağır çalışma şartlarından ve doğurulan çocuklardan sonra tamamen yıpranarak çöküyorlarsa buna kim bakar? Gerçekten Dağlarda kadınların durumu, o kadar imrenilecek bir şey değildi.
Çeşitli Dağıstan kabileleri, bir çok yönlerden birbirlerinden ayrılırlarken karakteristik birtakım ortak noktaları vardı. Kültür açısından oldukça gelişmiş, sabırlı, zeki, marifetli, bir bakışta karşısındakini okuyarak bir kelimeyle onun hakkında karar verme yeteneğine sahip, onurlarına çok düşkün ve son derece dinlerine bağlı insanlardır. Yeme ve içmelerde son derece itidalli davranıyorlar, aşırıya kaçmıyorlar ve çok az uyku uyuyorlar. Kusur derecesinde çok cesur olduklarını belirtmeye gerek yok savaş sırasında komşuları Çeçenlerden daha yavaş ve az atılgan olmalarına rağmen çok daha inatçıydılar ve son hadlerine zorlandıkları zaman çok daha şiddetli bir şekilde korkunç bir kavga verirlerdi. mbiterge 06-10-2007, 11:27 AM Dağıstanlılar, fert olarak tam dağlıdırlar; sağlam, kıvrak, aktif ve yorgunluğa dayanıklı. Şekil olarak kaynaklarının zenginliğini gösterircesine farklılıklar gösterirler. Fakat çoğunlukla güzel insanlardır.
Özellikle üst tabakalarda olanların mavi gözleri, sarı saçları, uyumlu çehreleri ve hafifçe çıkıntılı elmacık kemikleri vardır. Bu tip, Tweed'in kuzeyinde her yerde görülebilir. Bu karakteristik yapılarından dolayı bu insanların, Heredot'un söylediğine göre Hazar kıyısındaki şeridi izleyerek aşağı inen ve İran’ı işgal eden Kimmerler (Gimrililer) ve İskitlerin torunları olduklarını söyleyebiliriz.
Savaşın başlaması sırasında Dağıstan'ın büyük kesiminde, Araplar tarafından ülkeye getirilen hanlık sistemiyle yönetilirken bir çok yerlerde de demokratik bir yaşam süren özgür kabileler, küçük veya büyük gruplar halinde, yaşamlarını sürdürmekteydi.
"Çeçenistan" ismi Ruslar tarafından, doğuda Sulak nehri, batıda Yukarı Sunja ve kuzeyde Aşağı Sunja ile Terek arasında kalan alana verilirken ülkenin güney sınırı, Dağıstanlı Andiler ve Avarlar ile Tuşenler'in ve Kevsurlar'ın yaşadığı dağlık bölgelere kadar uzanıyordu. Şimdi bile büyük bir kısmı ormanlarla kaplı bulunan Çeçenistan, bir zamanlar tamamen ormanlık bir ülkeydi. Ormanlar, sık sık, derin yataklarında büyük bir hızla akan sayısız ırmak ve derelerle bölünüyorlardı. Bu ırmaklar, güneye doğru gittikçe daha çok yükselen ve birbiri ardınca uzanan dağlardan doğuyorlardı. Bu ırmakların kenarlarında Çeçenler, birbirlerinden ayrı büyük çiftliklerde veya sayıları bazen bir kaç yüzlere varan evlerin bulunduğu avullarda (köylerde) yaşıyorlardı. Evler, tek katlı olarak sazlardan ve kerpiçlerden yapılıyor ve dam, düz olarak örtülüyordu. Ağaçlarla desteklenerek sağlamlaştırılan evlerin içi ve dışı çok temiz tutuluyor ve çeşitli şekillerde süsleniyordu. Yaşayanların rahatlığı için halı, kilim, yastık, mineler, yorgan, bakır kaplar ve benzeri diğer bütün ev eşyaları hazır bulunurdu. Her evin, kendisine ait bahçesi veya üzüm bağı bulunurken köyün çevresinde ormanlık bölgeden arta kalan düzlüklerde mısır, arpa, yulaf veya darıyla dolu işlenmiş tarlalar uzanırdı. Köylerin yapısı savunmaya uygun olmadığından köyün bir ucu her zaman orman ile temas halinde bulunur ve bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar, yanlarına alabildikleri eşyalarla birlikte ormana sığınırlardı. Onda dokuzunu dev kayın ağaçlarının oluşturduğu bu ormanlar, bir felaket anında Çeçenlerin sığınacak yeri oluyor ve Rusların ilerlemesine en büyük engeli teşkil ediyordu. Çeçenlerin komşuları olan Kumuklardan ve Dağıstan platosunda yaşayan Dağlılardan farklı bir yapı kazanmaları, büyük ölçüde bu ormanlara bağlıdır. Ormanlar, onların coğrafi yapılarını belirleyen tek etken olduğundan savaşın şeklini ve süresini de etkileyerek yönlendirmiştir. Ormanlar ayakta kaldıkça Çeçenlerin baş eğdirilmeleri imkânsızdı. Ruslar, dev kayın ağaçlarını kesmeye başlayıncaya kadar Çeçenlere karşı kalıcı bir başarı elde edememişlerdir. Aslında uzun vadede, Çeçenlerin kılıca değil, fakat baltaya yenik düştüklerini söylersek yanılmış olmayız. Ormanların hayatî önemini kavramış olan Şamil, çok kesin emirler vererek onları korumaya almıştı. Sadece sebepsiz yere ağaçları kesenleri değil, fakat aynı zamanda, meşru işlerde kullanılmak üzere ama kendi izni olmadan ağaç kesenleri ele şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır. Kesilen her ağaç için bir inek veya boğa ceza olarak alınırken en kötü durumlarda suçlu asılırdı.
Çeçenistan'da herhangi bir hükümet sistemi olmadığı gibi halk arasında bir sınıf sistemi de oluşmamıştı. Her Çeçen, doğuştan sahip olduğu bir hakla kendisini herkese eşit sayardı. Fakat bütün demokratik toplumlarda olduğu gibi Çeçenler de, her zaman asil bir ruhun etkisi altında kalmaya hazırdılar. Şan ve şeref kazanmak için önlerinde tek bir yol vardı: savaş! Ve içlerinde en hırslı olanları, bu yolda bütün güçleriyle yürüyerek her türlü cesaret ve atılganlığı sergileyerek savaş alanlarında kendilerinin sınırlarını zorluyorlardı. Bir kere şan ve ün elde edildikten sonra saygı ve etkililik de onunla birlikte geliyordu. Fakat yine de hiç bir Çeçen, kendi halkı ve hatta sadece kendi bölgesinde, diğerleri üzerinde mutlak bir etki kurarak hükmedememiştir.
Her Çeçen, doğuştan müthiş birer binici, keskin birer silahşor ve iyi birer atıcı özelliklerini taşıyordu. Elden ele, babadan oğula geçen silahları; tüfek veya tabanca, kılıç ve kinjal, onların en değerli varlıklarıydı. Silahlardan sonra bir Çeçen için en önemli şey, atıydı. Bir Çeçen'in, duyduğu derin ve sökülüp atılması imkânsız duyguları, en iyi şekilde bir İngiliz şairinin sözleriyle anlatılabilir:
"Bir at, bir at! Eşsiz hızı olan,
Bir kılıç, keskin metalden;
Bunlardan başka herşey, değersizdir
Soylu kalpler için,
Bunlardan başka herşey, gereksizdir
Dünyada olan."
Çeçenler, daha önce pagan olmalarına rağmen şirndi hepsi Müslümandırlar. En azından önceleri fazla keskin olmayan bu duyguları, Ruslarla başlayan mücadeleden sonra kuvvetlenerek olaylara hakim olmuştur. Köylerdeki camilerde Mollalar, Kur'an'ı tefsir ederler. Arapça, Dağıstan'da da olduğu gibi dinî dil olarak konumunu sürdürürken aynı zamanda Kafkaslarda yazılıp okunan tek dildir. Fakat Şamil'in zamanına kadar bütün sivil problemler ve suç davaları, yerel gelenek ve göreneklere göre çözümleniyordu. Dil olarak da Çeçence kullanılıyordu. Bu adetler, kan davasını şiddetli bir şekilde destekleyerek körüklüyordu.
Fert olarak Çeçenler, uzun boylu, kıvrak, ince ve sağlam yapılı, genellikle yakışıklı, atik, cesur ve sert, düşmanlarına karşı korkulu ve kurnaz; fakat bunların yanında, kendi ilginç düsturlarına göre son derece şerefli ve onurlu insanlardır. Öyle ki, bunun derecesi ve şiddeti, daha gelişmiş ırklarda çok az bilinmektedir. Misafirperverlik, bütün Dağlılarda olduğu gibi, en kutsal, bir ödevdir. Bir Çeçen'in, şans eseri olarak karşılaşıp oldukça cüzî bir kazanç uğruna, hiç bir acıma duygusu ve vicdan azabı çekmeden öldürebileceği bir kimse, davetsiz de olsa evinin eşiğinden adımını içeri attığı anda Çeçen, hayatını, istediği takdirde onun ayakları dibine fırlatırdı. Başkalarının sürülerini sürüp götürmek, yolları kesmek ve düşmanlarını öldürmek gibi. şeyler, bu ilginç yaşam düsturuna göre şerefli işler sayılıyor ve bu durum, genç kızlar tarafından da teşvik ediliyordu. Öyle ki, böyle bir işte kendisini ispatlamadan genç bir kıza talip olan kimse onlar tarafından hakir görülürdü. Bu değer yargılarının zorlamaları ve bir düşmana, özellikle nefret edilen Ruslara karşı yürütülen savaşla birleşince yetişkin bir kimsenin, bütün uğraşları bunlar oluyordu. Ev ve tarla işleri kadınlarla savaşta esir alınan kölelere bırakılıyordu. mbiterge 06-10-2007, 11:27 AM 19.y.y’ın ilk yarısında bazı İngiliz gezginler tarafından Çeçenler’e ait çok miktarda tanımlama yapılmıştır.Bu gezginler Çeçenler’in daha çok savaşçı ve akıncı vasıfları üzerinde durmuşlardır.Daha önemli bir noktaya ise aşağıdaki satırları 1887 yılında kaleme alan Fransız Arkeolog Ernest Charte temas etmiştir.
“Bağımsızlık zamanlarında Çeçenler, bir Milli Meclis tarafından idare edilen, birbirlerinden ayrı topluluklar halinde yaşamaktaydılar.Bu gün herhangi bir şekilde bir sınıf fikrine sahip bulunmayan yekpare bir toplum yapısına sahiptirler.Bu durumda kendi içlerinde asaletin hükmedici bir vasfa sahip olduğu Çerkeslerden hayli farklılık göstermektedirler.Doğu Kafkasya’nın sakinleri arasında tam manasıyla ir eşitlik hüküm sürmektedir.Meclislere cemaat büyüklerini seçen kuvveti hem zaman hem de derece açısından kısıtlanmıştır.Çeçenler, zeki ve esprili insanlar olup Ruslar onları Kafkasya’nın Fransızları olarak adlandırmaktadırlar.”[1]
Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (1785-18599 Dağlıların, Çarlık idaresi eliyle yerleştirilen muhacirlere karşı vermiş olduğu olağanüstü mücadele söz konusudur.Çarlık Hükümeti’nin Kuzey Kafkasya’yı istilasına karşı, en faal ve en güçlü muhalefeti Çeçenlerin gösterdiğini söyleyebiliriz.Çarlık kuvvetlerinin Dağlılar üzerine uyguladıkları baskı politikaları bağımsızlık mücadelesindeki birliği sağlamıştır.Çeçenler savaşan esas kuvvetler ve gazavat için gerekenleri tedarik ederek en önemli rolü oynamışlardır. Çeçenistan, Gazavatın tahıl ambarı olmuştur.
İşte Kafkasya, kısaca böyle bir ülkeydi ve insanları da, böyle insanlardı. Öyle ki bunlar, dışarıdan hiç bir yardım almadan, düşmandan ele geçirdikleri hariç, hiç bir topçu kuvvetine sahip olmadan, Allah ve Peygamber'den başkasına güvenmeden sağ ellerinde parlayan çeliklerle yarım asırdan fazla bir zaman korkunç Rus fücünü hakir görmüşler, ordularını yenmişler, yerleşim yerlerini basmışlar ve onun zenginliği, gururu ve nüfusuyla kahkahalarla gülerek alay etmişlerdir. Ve bu kahramanca mücadelenin hikâyesinin, İngiliz okuyucularının sempatisini çekmeye hakkı var! Doğru, onlar, kendileri için savaştılar; İnançları, özgürlükleri ve ülkeleri için. Fakat aynı zamanda, farkında olmadan İngilizlerin Hindistan'daki güvenliğini de sağlamış oldular, şöyle diyor, Sir Henry Rawlinson; "Dağlıların, mücadelesi devam ettiği sürece ileriye doğru sürdürülen işgal hareketinin önünde kuvvetli bir engel oluşturdular, onların' bu yol üzerinden atılmalarından sonra Rusların, Aras'tan İndus'a kadar yürümelerini engelleyecek askerî ve fizikî hiç bir engel kalmamıştı." [2]
Yazarı 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi Kafkasya'nın en eski halklarından Çerkesleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti: "Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur." Yine bu konuda devam eder: "Çerkesler gruplar halinde Trabzon'daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysileri genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi." El Mesudi, Kabardey bölgesinde bulunan, bugünkü Yessentuki kaplıcalarını da gezmiş ve özellikle yaşlılara şifa veren bu suları Ab-ul Hayat olarak anlatmıştır. Bu suların Çerkesçe isminin Psıfabe olduğunu yazar. [3]
"Çerkesler'de dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi (...) Şişmanlık ise Kafkasya'da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım (...) Çerkes beyinin davranışları, onu Avrupa'da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı...[4]
Bu insanların bağımsızlıkları için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelenmeye değer bir konudur. (...) Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır..."
Genel olarak Çerkes adıyla adlandırılan birçok kabile vardır, bunlar kendi aralarında, değişik adlar altında bölümlere ayrılırlar. Bunların bir kısmı Müslümandır, diğerleri ise daha ılımlı ve bazı özellikleri açısından Avrupa’daki eski Druidizm'e benzeyen bir dine bağlıdırlar ve bunun gereklerini yerine getirirler. (...) Çerkesler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında, modern gelişmelerin sağladığı imkanlardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkeslerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.
Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes v.b. yollarla hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.[5] mbiterge 06-10-2007, 11:27 AM ÖLÜLERİN KUTSALLIĞI VE CENAZE TÖRENLERİ
Giorgio İnteriano adındaki gezginin kitabı "La Vita et sito de Zichi, Chiamati Circassi, Historia Notable" (Çerkeslerin Örf, Adetleri ve Tarihleri) adını taşır. Bu eserinde yazar, yabancılar tarafından Çerkeslere Zikhi dendiğini, fakat onların kendilerine Adığe dediklerini belirtir. Ayrıca bir Adığe soylusunun cenaze törenine tanık olduğunu da nakleder: "...Adığe soylusu ölünce köy meydanında ağaçtan yüksek bir platform inşa edildi. Sonra iç organları çıkarılan ölünün naaşı en iyi giysileri içinde, çömelmiş olarak platformun üzerine yerleştirildi. Ölenin karısı da cesedin karşısına konan bir sandalye üzerine oturtuldu. Sabit bir durumda cesedin yüzüne bakmak zorunda olan kadının ağlaması yasaktı. Zira Adığe kadınlarının özellikle savaşta ölen kocalarına ağlamaları çok ayıp sayılırdı. Bu şekilde hazırlanan katafalk sekiz gün süreyle halkın ziyaretine açık tutuldu. Bu süre boyunca ölünün akraba, dost ve bağlıları, yanlarında getirdikleri çeşitli gümüş kapları, ok ve yayları, yelpaze ve daha başka armağanları ölünün yanına bırakarak ona bağlılıklarını ve saygılarını gösterirler.
Bu ziyaretler devam ederken, bir ağaç kesilerek tabut yapıldı. Tabut içine hem cesedi hem de eşyaları alacak büyüklükteydi. Sekiz günlük ziyaret süresi dolunca naaş ve armağan olarak getirilen eşyalar tabuta yerleştirildi ve cenaze, halkın katıldığı bir törenle gömüleceği yere götürüldü. Orada, toprak kazılmadan taştan örülmüş bir zemin üzerine kondu ve çevreden taşınan toprak tabutun üzerine yığılarak bir höyük oluşturuldu. Bu höyük mezarın yüksekliği ölenin önemine göre değişir." [6]
Hemen hemen bütün vahşi kavimlerde ölülere, gelişmiş ülkelerden çok daha fazla saygı duyulması son derece müstesna bir olaydır. Bizler, en saygı duyulan adamların anısına hakaret edilmesine ve ölülerin otopsi odalarında kesilip biçilmesine aldırmazken, bir cesedin parçalanacağı ya da bir mezarın yıkılacağı düşüncesi barbar insanların dehşete kapılmasına neden olmaktadır. Cezayir'deki Araplar ve Kabyllerin savaş alanında kalan ölülerini kurtarmak için en büyük fedakârlıkları yaparak her türlü tehlikeyi göze aldıkları bilinmektedir. Aynı şekilde Müslüman, Hıristiyan ve hatta din hakkında ancak çok az şey bilen Kafkas kavimleri arasında da bu davranış çok daha şiddetli bir şekilde hakimdir. Hatta bir kölenin ölüsü bile, Ubıhlar ve Cigetler tarafından düşmana bırakılmamaktadır. Eğer ölüyü kurtaramazlarsa, daha sonra fidye karşılığında Ruslardan geri alırlar. Bu Dağlıların nasıl bir yoksulluk içinde yaşadığını hatırlarsak, ölülerine onurlu bir şekilde davranmak için gösterdikleri bu büyük fedakârlık çok daha dokunaklı görünmektedir. Eğer bir vork (asilzade) veya ünlü kahramanlardan biri, özellikle bir pşı (prens) savaş sırasında ölecek olursa bu Dağlılar, ölülerini kurtarmak için deliler gibi savaşırlar ve diğer zamanlarda kendilerini dehşete düşüren el bombalarının ve güllelerin patlamasına hiç aldırmazlar. Tek bir ölüyü kurtarmak için yüzlerce savaşçının kendini feda ettiği çeşitli olaylarda anlatılmıştır.
Ubıhların en ünlü liderlerinden biri Hacı Degumuko adındaki yaşlı bir pşıdır. Eskiden soğuk çeliği kullanma konusunda eşsiz bir kahraman olan Hacı, yılların ve zorlukların etkisiyle artık yaşlanmıştı. Ruslara karşı intikam ve nefret duygularını ateşlemekten bir an bile geri durmayan bu yaşlı kahraman, gençlik yıllarında her sözüne itaat eden binlerce kişinin başında savaşmış ve büyük kılıcıyla inanılmaz kahramanlık örnekleri vermişti. Seçme birliklerin başında sık sık Kuban'ı geçerek baskına gider, genellikle Çernomorski Kazaklarının arasına deli bir cesaretle atılan ilk o olur ve düşmanlarının kırmızı mızrakları karşısında şaşkasının ağırlığını ölçerdi. Birçok düşmanı bizzat kendi elleriyle öldüren Hajı'nın adı, Kuban ötesine yapılan cesur baskınların anıldığı huaholarda[7], Kafkas Dağlarının en önde gelen kahramanları Güz Beg ve Janbulat ile birlikte anılmaktadır.
Yaşlı kahramanın fiziksel gücü artık tükenmişti. Fakat Rusların ata topraklarına karşı giriştiği seferi haber alınca akrabalarını, arkadaşlarını ve kölelerini toplayarak, vücudunda yüzlerce yara izi taşımasına rağmen yine savaş alanına atıldı. Rus avcı birlikleri, dik bir kayanın üzerinde, bu mücadeleye bütün köleleri ve adamlarıyla katılmış olan, savaşı izleyerek emirler veren ve çocuklarının, torunlarının kahramanca çarpışmasını gururla seyreden yaşlı ve muhterem lideri gördüler. Ubıh dağlarının batı tarafına bakan dik yamaçları kısmen muhteşem ormanlarla kaplıdır. Eski çağlardan kalma meşe ve kayın ağaçları, yeşillikleriyle süsledikleri gri renkli kayaların gövdeleri ve tepeleri boyunca yükselirler.
Tahtadan yapılmış çok eski haçların bu ağaçların gövdelerine tutturuldukları görülmektedir. Bu haçlar, çok eski çağlarda buralarda hakim olmuş bir dinin kalıntıları veya belki de, muzaffer ordularıyla Hıristiyanlığı Kafkasya'ya yaydığı söylenen Gürcü Kraliçesi Tamara'nın dindar gayretlerinin ürünleri olabilir. İngiliz gezgin Bell, Kafkasya'da yaptığı maceralı gezileri sırasında böyle birçok haçı en eski ağaçların gövdelerinde görmüştür. Naklettiğine göre bazı fanatik mollalar, yanlışlıkların ve batıl inançların kaynağı olarak gördükleri bu kalıntıların kaldırılmalarını istemiş, fakat Dağlıların büyük bir çoğunluğu bu haçları atalarının dininin saygıdeğer hatıraları olarak bağırlarına bastıklarından buna karşı çıkmışlardı. Yaşlı lider Hacı Degumuko'nun torunu olan Aliyiko, Hıristiyanlığın izlerini taşıyan böyle bir meşe ağacının yanında savaşçılarıyla birlikte mevzilenerek, burasını adım adım Ruslara karşı savundu.
Yer savunmaya uygundu. Bir tarafta ormanlık bölge, diğer tarafta ise bir uçurum vardı. Hafif piyadelerle birlikte ilerleyen dağ bataryalarının komutanı, Ubıhların yoğun olarak toplandıkları noktaya iki hovitzerle ateş açtırdı. Bir gülle, yaşlı ağacın içi boş gövdesinden geçti; etrafa ağaç parçaları dağıldı, ama eski haça bir şey olmadı. Ubıhların zafer narası her tarafta neşeli bir şekilde yankılanarak gökyüzüne yayıldı. Svan süvarileri aynı noktaya saldırmak istediler. Fakat arazi böyle bir harekete uygun değildi. En öndeki süvarinin atı yere düştü ve diğer ikisini de beraberinde götürdü. Atlar ve atlılar birlikte uçuruma yuvarlandılar. Abhaz ve İmer süvarileri bile, inanılmaz bir azimle savunulan bu mevziden geri çekildiler. En sonunda, bir avcı bölüğüne komuta eden Rus subayı, arkasında süngülerini ileride tutarak koşan askerleri olduğu halde hızla bu noktaya doğru atıldı. Askerler bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ve subay yaralanarak yere düştü. Askerler durdular, silahlarını tekrar doldurdular ve düşmanın ateşine başka bir yaylım ateşiyle karşılık verdiler. Mücadele bundan sonra korkunç bir şekilde kayadan kayaya, çalılıktan çalılığa devam etti. Tüfek sesleri, her iki tarafta da aralıksız olarak devam ederken, sonuç daha çok soğuk çeliklerle alınmaya başladı. Rus askerleri takviye kuvvetleri aldılar ve düzenli bir şekilde ilerlemeye devam ettiler.
Fakat Aliyiko metanetle yaşlı meşe ağacının önünde yerini savunmaya devam etti. Sol eliyle ağacın gövdesine tutunan Aliyiko, sağ eliyle de şaşkasını sallıyor; gösterdiği bu cesaret ve sözleriyle savaşçılarını şevke getiriyordu. Bir Rus mermisi, genç kahramanın kalbini deldi. Ölüm anında bile, arkasındaki ağaca yaslanarak ayakta kalan ve cesediyle ağacı koruyan Aliyiko'nun ılık kanı yanındakilerin üzerine sıçradı.
Ubıhların ağıt sesleri yükselerek devam eden savaş fırtınasının üzerine çıktı ve yürüyüşün verdiği yorgunlukla bir kayanın üzerine oturarak dinlenmeye çalışan büyükbabanın kulaklarına erişti. Bu acılı haber yaşlı liderin kulaklarına eriştiği zaman duyduğu büyük keder, yılların getirdiği takatsizliğini yendi. Gücünün son kırıntılarını toplayan Hacı Degumuko, adamlarıyla birlikte torununun ölüsünü almak için Ruslarla çarpışan savaşçılarının yardımına koştu. Yaşlı adam çarpışmanın ortasına yaşlı bir aslan gibi daldı. Büyük kahramanın bu hareketi bütün Ubıhları kamçıladı. Teke tek, göğüs göğüse Ruslar’a Ubıhlar, o yaşlı ağacın önünde ölümüne bir savaşa tutuştular. Süngüler, kahraman Çerkeslerin göğüslerini yırtarken, keskin ve ağır şaşkalar da Moskoflar’ın kalın kafalarını parçalıyordu. Sonunda, çok pahalı bir bedel karşılığında zafer Ubıhlar’ın oldu ve genç liderin ölüsü kurtarıldı.
Aliyiko henüz on sekiz yaşındaydı. Zarif ama kahramanca bir görünüşü vardı. Geride on dört yaşında bir gelin bıraktı. Bir Çerkes prensi olan kızın babası da bütün adamlarıyla birlikte Ubıhlar’ın yardımına gelmişti. Yanındaki kadın akrabalarıyla birlikte yakınlardaki bir köyde babasını bekleyen genç kız, onunla birlikte Aliyiko’nun da dönmesini ümit ederken o korkunç ölüm haberini aldı.
Bir hafta sonra Soça'dan Ardler'e dönmekte olan Rus donanması yine bu kıyılar boyunca yelken açmıştı. Dağların bu taraftaki eteklerinde, sekiz gün önce o kanlı mücadelenin cereyan ettiği noktada çok sayıda yerlinin toplandığı görüldü. Bu savaşa katılmış olan bütün Çerkes, Ciget ve Ubıh liderleri, prensin yeğenine olan saygılarını sunmak üzere bir araya gelmişlerdi. Yaşlı büyükbaba kalabalığın ortasındaydı. Rus donanmasının gözü önünde, kanlı bir intikam almak için yaptıkları yemini tekrarladılar. Rahmetlinin büyükannesinin ve gelinin ağıtları ve gözyaşları, açık mezarının yanıbaşında söylenen ve onun kahramanlıklarını anlatan şairlerin şarkıları içine karışarak kayboldular. Genç savaşçı öldüğü zaman da vücuduyla koruduğu o ağacın altına gömüldü.[8] mbiterge 06-10-2007, 11:28 AM EVLİYA ÇELEBİ VE KAFKASYA
1611'de İstanbul'da doğan ünlü Osmanlı gezgini ve yazarı Evliya Çelebi'nin babası saray kuyumcubaşısı Mehmet Zilli Efendi'nin annesi bir Abhaz Hanımdır. Ünlü seyahatnamesinde Evliya Çelebi, 1666 yılında Osmanlı Devleti tarafından Kırım hanlığından alınan Mehmet Giray Han ile yaptığı gezide uzun uzun Kafkasya'dan bahseder. Seyahatnamesinde Kafkasya'ya ait notlar, Arap harfleriyle büyük boy yüz sayfadan fazla yer tutar. Önemli bazı bölümlerini burada sunuyorum;
"Şevval ayının onuncu günü Çerkezistan ülkesine ayak bastık. Peşkov, Çerkeş köyü, Şuake Beyi'nin tahtıdır. Yani başkent anlamında. Kasaba gibi büyük ve mamur bir köydür. Bu Çerkes milleti gayet şiddetli ve gazaplı melun adamlar olup, amma gayetle bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir. Çerakesiye kavmi birçok kabileden oluşmuştur. Her birinin başında bir bey -onlara göre bir prens- vardır. Bunların kilise veya camileri yoktur, (o devirde) Onlara gavur derseniz çok kızarlar, fakat Müslüman kabul ederseniz çok sevinirler ve iltifat kabul ederler. Hayat düzenleri ve toplumsal durumları çok demokratiktir. Para, pul bilmezler, mal değiş tokuşu ile alışveriş yaparlar. Kadınları erkekler ile eşit olarak alışverişe katılır ve yüzlerini örtmezler. Çerkesler çok sanatkârdırlar, gümüş işlemesi, kuyumculuk ve silah yapımında ustadırlar ve kendi barutlarını kendileri imal ederler. Hayvancılıkta çok ilerlemişlerdir. Geceleri köylerini çok büyük köpekler korur. Bu insanlar, eminim dünyanın en konuksever kişileridir. Bir de kendilerine sığınan kimseleri, hayatları pahasına da olsa düşmanına teslim etmezler. Çerkesler’de akraba evliliği kesinlikle yasaktır. Çerkes köyleri tahkim edilmiş kalelere benzer, en sağlam ağaç duvarlarla çevrilmişlerdir ve ayrıca ortada gözlem kuleleri vardır. Bu ülke, son derece büyük doğal zenginliklere sahiptir.
Evliya Çelebi sonra Kabardey üzerinden Dağıstan'a gider. Bu ülkeyi şöyle anlatır: "... Allah'a şükür ki Berdesti İslam ülkesine ayak basınca, bizi Dağıstan'ın Müslüman askerlerinden onbin adet öncü karşılamaya geldi. Dağıstan padişahı, Sultan Mahmut Şamhal Şah'tan binbir çeşit hediyeler, yiyecek ve içecekler getirerek Han'a (eski Kırım Hanı Mehmet Giray) büyük ikramlarda bulundular ve saygı gösterdiler ki anlatılamaz. Hatta, hanın ayak bastığı yere ikiyüz adet koyun kurban ettiler. Fukaralara dağıtarak bayram yaptılar. Bu Dağıstan diyarı öyle güvenlidir ki, bir kadın, bir güzel kız, bir oğlan, cevherleri, lal, yakut ve diğer değerli eşyalarıyla bir şehirden bir kente dağlar içinden tek başına gidip gelebilir. Asla kimse o hareme, o kadının yanına varıp başını kaldırıp yüzüne bakmaya kalkışmaz. Tüm vilayet halkı, Allah'ın birliğine inanan iyi Müslümanlardır. Hiçbir zaman haram yemezler.
Bu diyarı Dağıstan'da asker taifesi ekip, biçip ülke padişahına öşür vermez, öşürü kendilerine ulufe olarak alırlar. Sefer olunca atlanır, görevli olduğu orduya vezirle, beylerle veya Şamhal Şah ile giderler. Tamamı seksenyedi bin askerdir. Hepsi seçkin, pür silah askerdirler. O kadar çadır ve evleri yoktur, fakat askeri çoktur. Bu Dağıstan savaşçıları çok cesur olup defalarca Acem Şahı'nın askerlerini bozguna uğratıp kırıp geçirmişlerdir. Düşmanlarının hepsine cevaz veren yiğit insanlardır."[9] mbiterge 06-10-2007, 11:28 AM RUS TEHLİKESİNE KARŞI OSMANLI-ÇERKES İLİŞKİLERİNİN BAŞLAMASI
Tarihin ilk çağlarından beri hiçbir devletin yönetimini kabul etmemiş, bağımsız ve özgür yaşamış, fakat her zaman çağın silahlarını başarıyla kullanmayı beceren Kafkasyalıları boyunduruk altına almak güç, hatta hemen hemen imkansızdı. Fakat artan Rus tehlikesi karşısında ileriyi gören Osmanlı devlet adamı Canikli Hacı Ali Paşa, bizzat Kafkasya'ya gidip cengâver Çerkesleri yerinde görmek, onlarla anlaşmak, onları kazanmak ve halifeye bağlılık yemini ettirmek amacını taşıyordu.
Böylece 1778 yılının o yaz sabahı Osmanlı Donanması Çerkesya'nın Soğucak limanına demir attı. Ziyaretin bahanesi su ikmali yapmak ve birkaç gün Kırım yolunda mola vermekti. Asıl amaç ise, Çerkesler konusunda bir şeyler öğrenmek, kimsenin fethedemediği, hiçbir yabancının giremediği bu masal ülkesi hakkında bilgi toplamaktı. Serdar-ı Ekrem unvanını taşıyan Osmanlı komutanı Canikli Hacı Ali Paşa karaya çıkıp ordugâh kurdu. Bunu duyan Çerkeslerin, Cevdet Paşa Tarihi'nde Copsun boyu diye kaydettiği kabilelerden Narco Mehmet, Hojon, Harpako ve Hapako adlı beyleriyle kalabalık bir atlı grubu Türkleri görmeye ve hoş geldin demeye geldiler. Çerkes prensleri Serdarın otağında ağırlanırken, Çerkes süvarileri de atlarından inmeden ordugâhın çevresinde Türkleri seyrediyor, kendilerine tuhaf gelen taraflarını birbirlerine gösteriyor ve
gülüşüyorlardı. Türklerin ve Çerkeslerin bu ilk karşılaşması oldukça sakin geçti. Fakat sabahleyin askerler uyandığında, birçok çadırın ve askerin yok olduğunu gördüler. Büyük bir telaş başladı. Komutanlar, ordunun bir kısmının çadırları, silahları ve ağırlıklarıyla yok olduğunu görünce korkuya kapıldılar. Daha sonra anlaşıldı ki, Çerkesler geceleyin müthiş bir ustalık ve sessizlikle çadırların iplerini keserek askerin başına geçirmiş ve çıt çıkarmadan asker dahil her şeyi alıp götürmüşlerdi. Osmanlı ordusunda "benim diyen yiğitler, yola sığmayan bahadırlar Çerkesler tarafından bir öküz fiyatına satıldılar" der, Cevdet Paşa Tarihi. Hatta şanlı Osmanlı Donanma-i Hümayunu Kaptanı Deryası Gazi Hasan Paşa'nın maiyetinden birçok subay ve hizmetli de bu karışıklıkta kaçırılmış ve sonuçta Kafkasya'da kalmışlardı. Bu olaydan sonra Osmanlı ordusu Soğucak'ta daha fazla durmadı, ordugâhını toplayıp derhal Karadeniz'e açıldı.
Bu olaydan bir iki yıl kadar sonra Kırım'ı da kaybeden Osmanlı Devleti yine Çerkesler’le ilişki kurmak için yollar aradı. Deneyimli eski vezirlerden Abdi Paşa, Çerkesya'ya bu kez çok iyi tanıdığı Ferruh Ali Paşa'nın gönderilmesini önerdi. Ferruh Ali Paşa son derece zeki ve akıllı, anlayışlı ve olgun bir kişiydi. Soğucak'a gelince ilk olarak Şapsığ beylerinden Pşı Haj Hasan'ın kızıyla evlendi. Bu evlilik töreninde geçen bir olay çok dikkate değer olup, Çerkes karakterini belli eden güzel bir örnektir. Padişah ve halifenin temsilcisi Ferruh Ali Paşa, damat olacağı Çerkes beyinin evine bir kervan dolusu hediye gönderir. Şapsığ pşısı bu hediyelerin hepsini çevresindeki halkına dağıtır, fakat bir zavallı fakir unutulur. Bunun üzerine Pşı Hasan derhal başındaki çok değerli kalpağını çıkartarak fakir adamın başına, onun eski ve kirli serpuşunu da kendi başına koyar, Osmanlılar bu alçakgönüllülük ve cömertlik karşısında şaşırıp kalırlar. Çerkes beylerinin kendilerinden önce kabile adamlarını düşünmeleri ve böyle alçakgönüllü olmaları yüzündendir ki Çerkes halkı beylerine son derece bağlı ve saygılıdırlar.
Yine Haşim Efendi'nin yazdıklarına göre, Çerkeş hanımları saç bakımı için özel hizmetçiler, yani bir tür kuaför kullanırlarmış. Haşim Efendi diyor ki; "Biz gerçi bu insanlara dağlı diyoruz ama İstanbul'un konaklarında oturan nazenin hanımlar bunları görse taklit etmeye özenirler."
1785 yılında Ferruh Ali Paşa'nın Çerkeş prensesi hanımından bir kızı oldu. Muhteşem törenler yapıldı. Fakat zavallı kızın ömrü azmış, kısa zaman sonra öldü. Saygıdeğer Osmanlı paşası hastaydı ve öleceğini anlamıştı; kendi türbesini yaptırdı. Kısa zaman sonra da öldü. Paşa’nın çok az yekun tutan menkul malı, öz vatanı Gürcistan’dan gelen Derviş Mustafa Paşa’ya teslim edildi.[10] mbiterge 06-10-2007, 11:29 AM OSMANLI DEVLETİ VE KAFKASYA ARASINDA TİCARET
Çerkesler, Türkler’le ticaret sırasında takas yapmamakta ve Türk haremlerine gönderdikleri güzelleri için sadece iyi cins parlak gümüş kabul etmektedirler. Kafkas kavimleri kinjal[11] ve şaşkalarının yanında (uzun kılıç)ateşli silahlardan da yoksun değiller. Her türlü kaynaktan, hatta Kuban'daki Kazaklardan bile barut ve kurşun satın alma imkânı vardır. Köle tacirleri Çerkesler'le olan ticaretlerini genellikle üç hafta içinde tamamlarlar. Konak aracı görevini yerine getirir. Genellikle kölelerle (pşıl), Özgür halkın (tflokol) kızları Türklere satılırken bir vorkun (asilzade) kızını ya da oğlunu parlak paralar için değiştirdiği çok seyrektir. Yine de, bu da bazen olur.
Kızlar, genellikle, bu yalçın dağlarını ve kendilerine sert davranan anne ve babalarını fazla bir üzüntü duymadan terk ederler. Çünkü akrabalarının bir Türk hareminin parlak ihtişamı hakkında anlattıkları hikâyelerle bu zoraki ayrılığa dikkatli bir şekilde hazırlanmışlardır. Her gemi, otuz ila kırk kadar kız taşır. Bir tüp içindeki ringa balıkları gibi istif edilen kızlar, çok geçmeden Sultan'ın şehrinde kavuşacaklarına inandıkları güzelliklerin umuduyla deniz yolculuğunun korkunç zorluklarına büyük bir sabırla katlanırlar.
Kaptanlar Karadeniz'in özellikleri konusunda çok deneyimlidirler. Kışın her ay, bir ya da iki kere Kafkaslardan aşağı inen taze rüzgârlar günlerce esmeye devam eder. Türk kaptanlar, canlı yükleriyle mümkün olduğunca çabuk oradan uzaklaşmak için bu rüzgârlardan yararlanırlar. Kızları genellikle Rize, Sinop veya Samsun'a götürürler. Fakat asla doğrudan Trabzon'a götürmezler. Çünkü orada bulunan Rus konsolosu M. de Ghersi bu ticaretle ilgili hoşgörülü bir gözcülük yapmaktadır. Kendisi de gizlice bu ticarete ortak olmasına rağmen bunun çok açık bir şekilde yapılmasına asla izin vermeyecektir.
Yapılan hesaplara göre yılda ortalama beş veya altı gemi bu yolculuklarını tamamlamaktadır. 1843 ile 1844 kışında yirmi sekiz geminin Çerkesya kıyılarına bu yolculuğu yaptığı rapor edilmiştir. Bunlardan yirmi üç tanesi kayıp vermeden ve bir engele uğramadan geri dönerken, üç tanesi Ruslar tarafından yakılmış ve iki tanesi de, güzel yükleriyle birlikte batmıştır. Sinop’taki bir Türk kaptanı bana aşağıdaki hikâyeyi anlat ti: Birkaç yıl önce bu köle gemilerinden biri açık denizde, açılan bir delikten su almaya başladı. Tam bu sırada Redut Kale'den gelen bir Rus buharlısı da geminin yakınlarından geçmekteydi. Sibirya'nın soğuk havasını denizin dibine yeğleyen Türk kaptanı tehlike işareti verdi ve Rus buharlısı, köle gemisini canlı yükleriyle birlikte kurtarmak için geldi. Fakat Çerkeslerin kalplerinde Ruslara karşı öylesine büyük bir nefret var ki, gururlu ve zengin bir Türk paşasıyla evlenmek yerine bu gri paltolu Moskof'lardan birine ait olmak düşüncesi bu kızların soylu kanlarına dokundu.
Dağlarını fazla üzüntü duymadan terk eden bu kızlar, Rus gemisinin yanlarına yaklaşması üzerine korkunç bir şekilde ağlaşmaya başladılar. Bazıları ümitsizlik içinde kendini denize atarken bazıları da göğüslerine birer bıçak sapladılar. Bu kahraman kızlar için ölüm, nefret edilen bir Rusla evlenmekten çok daha sevimliydi. Bununla birlikte, kızların büyük kısmı Rus gemisine alınarak Anapa'ya götürüldü; buradan da Kazak topraklarına gönderildi ve kısmen hizmetçi olarak subaylara ve kısmen de hattaki Kazaklara dağıtıldı. Türk mürettebatından sadece bir kişi, Anapa'daki hapishaneden kaçıp dağlara sığınmak suretiyle geri döndü. Geriye kalanların Sibirya'ya bir yolculuk yaptıkları kesindir. Çünkü onlardan bir daha hiç haber alınamadı.
Kışın, İstanbul ile Trabzon arasında Anadolu kıyısı boyunca sefer yapan her Türk ya da Avusturya buharlısının güvertesinde mutlaka bir miktar Çerkes kızı vardır. Türk köle tacirleri yüklerini genellikle Rize'den ve Lazistan'ın diğer bölgelerinden Trabzon'a getirirler. M. de Ghersi'yi teskin etmek isteyen Paşası bu kızların Acara ve Lazistan'dan geldiğine garanti verir. Çünkü kızların ticaretiyle ilgili bu korkunç uygulama kıyının bu bölgesindeki halklar arasında da yaygındır. Kızlar Trabzon'da buharlılara ön güverte yolcuları olarak yerleştirilirler. Ben de bizzat bir Avusturya buharlısıyla bir düzine kadar Çerkes kızının arasında Trabzon'la İstanbul arasında böyle bir yolculuk yaptım. Çoğunlukla on iki ila on dört yaşındaki çocuklardan oluşuyorlardı. İlginç ve soylu yüz ifadelerine sahip bu kızlar çok zayıf ve solgun görünüyorlardı, fakat siyah parlak gözleri alev alev parlıyordu. Sadece iki tanesi diğerlerinden daha iyi giyinmiş ve peçe takmışlardı. Yaşları on sekiz ile yirmi arasında görünen bu kızlar daha yuvarlak hatlara sahipti.
Köle taciri, bu ikisine özel ihtimam gösteriyor ve diğerlerine asla verilmeyen ve lüks bir madde sayılan kahveyi bunlara ikram ediyordu. Türke neden bu ayırımı yaptığını sorduğumda bana, güle benzer güzel yanakları olan ve diğerlerinden daha iyi beslenen bu iki kızın soyluların çocukları olduğunu ve dolayısıyla İstanbul'da daha büyük bir paraya satılacaklarını söyledi. En güzelini otuz bin ve arkadaşını da yirmi bin kuruşa satmayı ümit ediyordu. Diğerleri hakkında küçümseyici bir şekilde konuştu ve onlardan her birisini iki bin kuruşa (16 sterlin) elden çıkarması halinde kendisini şanslı sayacağını söyledi. Bu Türk taciri, kürkler ve ipeklilerle son derece zengin bir şekilde giyinmişti. Yaptığı bu aşağılık işe rağmen son derece nazik davranışları vardı. Bana anlattığı birçok şeyin yanı sıra, Çerkesya kıyılarının Rusya tarafından işgal edilmesinden sonra, yaptığı bu ticaretin çok daha zor ve tehlikeli, ama aynı zamanda çok kârlı bir iş haline geldiğini söyledi. Daha önce Rum ya da Ermenilerin İstanbul'a getirildiği dönemlerde en güzel kız asla on bin kuruştan fazla etmezken, şimdi Gurya veya Acara'dan getirilmiş gül yanaklı, on beş yaşlarındaki bir güzeli İstanbul'da kırk bin kuruştan daha aşağı bulmak çok zordu.[12] mbiterge 06-10-2007, 11:29 AM ALEXANDRE DUMAS VE KAFKASYA SAVAŞLARI
Hepimizin çocukluktan bildiğimiz Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu romanlarının ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas, Rus-Kafkas savaşlarının en şiddetle devam ettiği 1850'li yıllarda Kafkasya'ya gider. Rus yöneticiler tarafından çok sıcak karşılanır. Ünlü yazar derhal önceden ayarlanmış yerlere götürülür. Cepheye, savaşın olduğu yere gitmek istediğini söyleyince Çeçenya civarında bir bölgeye getirilir. Tam o sırada yanlarına gelen Kazaklar, biraz ileride ırmağın kıyısında Çeçenlerle çarpışmaya girdiklerini ve az sayıdaki düşmanın ırmağın gerisine püskürtüldüğünü söylerler. A. Dumas çarpışmanın olduğu yere gitmek ister, Kazaklar da onu götürürler. Dumas biraz ileride yerde yatan ölü Çeçenin üzerinden bir Kazağın eğilip bir şey aldığını görür. "Nedir o?", diye sorar; komutanın eniri üzerine Kazak elindekini getirir. Bu bir Müslüman muskasıdır. İçini açarlar, Tatar kılavuz İçindeki Arap harfleriyle yazılmış yazıyı okur: "Allahü Ekber-Şamil Efendi ve bir ayet". Bu olay Dumas'ı çok etkiler ve bu insanların barbar eşkıyalar değil, özgürlük için çarpışan inançlı vatanseverler olduklarını anlar.[13]
ŞEYH ŞAMİL’İN DİNİ HASSASİYETİ
İmam Şamil İslâm'ı yaşama hususunda son derece duyarlı bir Müslümandır. Mücadelesindeki akıl almaz başarının ardında yatan maddi sebeplerin yanısıra bu manevî gücün tezahürlerinin de derinlemesine irdelenmesi gerekli bir davranış olacaktır. İmam Şamil’in Allah'a olan kulluk borcunu eda etme konusundaki titizliği çok meşhurdur. O esir olarak Petersburg'a geldiği ilk günlerde Çar Aleksandr tarafından taşkın bir heyecanla karşılanmış ve namaz kılmak istediği zaman Rus imparatoru mabeyincilerine derhal sarayın kilisesinde İmam'a namaz kılacak bir yer hazırlamalarını emretmişti. Hıristiyanlara ve bilhassa en büyük din düşmanları tanıdıkları Ruslara ait bir mabette Şamil’in namaz kılabileceğini bir türlü akıllarına sığdıramayan mutaassıp naibler hayretler içinde kalmışlar ve imam'ın nasıl bir vaziyet alacağını heyecan içinde takip etmişlerdi.
Mabeyn hademeleri saray kilisesinin bir köşesine henüz yıkanıp ütülenmiş sakız gibi temiz ve beyaz keten yaygılar getirip sermişler ve Şamil için hususî bir yer hazırlamışlardı.
İmam bu kilise köşesindeki beyaz örtülerin üzerinde hiç tereddüt etmeden kıbleye dönmüş ve namaza niyet etmişti.
Hâlbuki Şamil’in tam karşısına rastlayan duvarda büyük bir Meryem Ana tasviri asılı bulunuyordu. Bu resmi o beyaz örtülerden bir kısmı ile örtmek üzere adamlarının büyük bir telâş ve titizlik gösterdiklerini görünce Şamil bu saf yürekli ve sadık insanları teskin ederek:
— Bırakın, ilişmeyin. Yarın huzur-ı ilahide o da şahit olsun ki Şamil burada bile namazını geçirmemiştir, demiş ve büyük bir huzur içinde namazını kılmıştı. mbiterge 06-10-2007, 11:29 AM ŞEYH ŞAMİL İLE RUS GENERALİ’NİN GÖRÜŞMESİ
Bu görüşmenin gerçekleşmesine sebep, Çar'ın o yılın sonbaharında Kafkasya'ya gelecek olmasıydı. Ruslar, Çar'ın Kafkasya'ya gelmesiyle tüm bölgenin boyun eğmesini kutlayabileceklerini sanıyorlardı. Bunun için de tabi tâbii öncelikle İmam Şamil’in ikna edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden başkumandana ve General Feze'ye emirler gönderilerek Şamil’in en kısa zamanda teslim olmaya razı olmasının sağlanması istendi. Bu sırada Güney Dağıstan'da bulunan Feze, cesareti ve askeri kabiliyetleri kadar Dağlılar hakkındaki bilgisiyle de ünlü olan Klugenav'a bu görevi tevdi etti. Klugenav da Karanay beyleri aracılığıyla bir mektup göndererek kendisiyle görüşme yapmak istediğini bildirmişti. Aslında araştırmacıların da temas ettiği gibi Klugenav büyük bir ihtimalle böyle nazik ve zor bir görevin hiç başarı şansı olmadığını düşünüyor olmalıydı. Fakat Çar'ın emirlerine uymak zorundaydı. Bu yüzden Karanay beylerinin aracılığıyla Şamil’e bir mektup göndererek O'nunla bir görüşme yapmak istediğini bildirdi. "Şamil de ertesi günü Gimri'nin kaynağının yanında buluşmaya karar verdi. Bu minval üzere 18 Eylül günü Klugenav, yanına Yevmodikov, 15 Don Kazağı ve Ruslarla dost olan Karanay'dan 10 atlı olduğu hâlde kaynağa geldi.
İmam 200 atlı eşliğinde orada bekliyordu. Muhafızlarını geride bırakan General, yanında sadece bir tercüman olduğu hâlde ilerleyerek ortadaki bir tümseğe yerleşti ve Şamil’in de ilerlemesini istedi. Yüksek sesle Kur'an'dan ayetler okuyan müritler tarafından sarılmış bulunan Şamil, onları geride bırakarak kendisine yakın üç müridi ile General'e yaklaştı.
O anda oradaki manzara çok etkileyici olmalıydı. Bir tarafta yanlarında Dağlı müttefikler olduğu hâlde Ruslar, başlarında da buradan fazla uzak olmayan bir yerdeki bir çarpışmada aldığı kurşun yarasını suratında taşıyan genç kumandanları olduğu hâlde bekliyor; diğer tarafta ise çeşitli renkteki çerkaskaları içindeki sarıklı müritler ve bu müthiş atlıların aralarında dalgalanan mızrak uçlarındaki bazı Naib flamaları göze çarpıyordu. Bu iki düşman kuvvetlerinin orta yerindeki Klugenav (General Okolniçi'ye göre Klugenav çok uzun boylu, sağlam yapılı, tavırlarında kaba, delilik derecesinde asabi, bunun yanında iyi yürekli, dürüst ve cömerttir.) savaş atının üzerinde heybetli bir şekilde yükselen İmam ve üç müridiyle yüz yüze gelmiş bulunuyordu.
Çevrenin yapısı da gerçekten buluşmaya uygun bir şekilde vahşi ve çekiciydi. Engebeli bir toprak sathı üzerinde yapılan bu buluşma yerinin yukarısına doğru bir kilometrelik dik duvar kayaları yükselirken, aşağı taraflarında da derin uçurumlar uzanıyordu. Akıp geçen Sulak Irmağı'nın açtığı dar vadinin, daha doğrusu yarığın karşısından yine aynı diklik ve yükseklikteki dağ duvarları görünüyordu.
Bir an için ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Duyulan tek ses, yatağındaki binbir renkli taşlar üzerinden atlayarak akan ve yüzlerce metrelik uçurumlardan çağlayan şeklinde dökülen suyun tatlı şırıltısıydı. Bu arada ikisi de gururlu ve korkusuz olan Müslüman liderle Hıristiyan general karşılıklı olarak birbirlerini süzüyorlardı. İkisi de biraz sonra sarf edecekleri sözlerin barış ya da savaşa sebebiyet vereceğini çok iyi biliyorlardı. Atlarından indiler, yere serilmiş bulunan bir burka üzerine oturarak görüşmeyi başlattılar. Rus elçisi, büyük bir ciddiyetle karşısındakini ikna edebilmek için uzun uzun konuştu. İmam'ın ileri sürdüğü bütün görüşleri kendince daha mantıklı olan tezlerle karşılayarak bir sonuç elde edebilmek için çok çabaladı. Sonunda amacına ulaştığı kanısına kapıldı. Şamil oldukça etkilendiğini söylemesine rağmen, en yakın arkadaşlarına (ki bunlar Tilitli Kıbıt Muhammed, Taşof Hacı ve Karâhî Kadısı Abdurrahman idi) danışmadan cevap veremeyeceğini söyledi. Fakat saat üçe doğru Şamil’i ikna edemeyeceğini anlayan Klugenav ayağa kalktı. Şamil de aynı şeyi yaptı. Rus General'i yardım etmek için elini ona doğru uzattı. Şamil de tam elini uzatıyordu ki, müritlerinin içinde en sadık ve en ateşli olanların başında gelen Surhay Han, Şamil’in kolunu yakaladı. Kaşları çatık ve gözleri ateş saçarak Müslümanların imamı'nın bir gâvurun elini tutarak günaha girmemesi gerektiğini haykırdı. Zaten yüklendiği görevi yerine getirememenin verdiği öfkeyle kavrulan General, bu hakaret üzerine artık kendisini daha fazla tutamadı ve taşıdığı koltuk değneğini müridin sarıklı başına vurmak üzere kaldırdı. Böyle bir hareket ise bir Müslümana yapılacak en büyük hakaret demekti. Bir an daha geçse ve vuruş hedefini bulsa, Klugenav ve adamları, Surhay ve arkadaşlarının öfkesine kurban gidebilirlerdi. Bu ihtimal üzerine tahminler yürütmek pek geçerli bir yol değil ama bu hengâme süresinde Şamil ve yakınları da düşebilir ve gelecekteki kanlı savaşların baş aktörlerinin o zaman gelmeden ortadan kalkmasıyla belki de tarihin akışı bambaşka bir yön izleyebilirdi.
Fakat bu olayda da Şamil, gerektiğinde tam bir eylem adamı olduğunu ispatlayarak, duruma müdahale edip hakim oldu. Bir eliyle General'in koltuk değneğini yakalarken, diğer eliyle de bu sırada Kinjalini yarısına kadar çekmiş bulunan Surhay'ı tuttu. Ardından da geriye dönerek hızla kendilerine yaklaşmakta olan müritlerine bağırarak yerlerinde kalmalarını emretti. Sonra da Klugenav'a dönüp zaman geçirmeden çekilip gitmesini istedi. Diğeri ise bütün bu rica ve ikna sözlerine aldırmadan Dağlılara en ağır hakaretleri sıralayıp duruyordu. Kumandanın hayatından endişelenen Yevdomikov, ileri atılıp onu paltosundan tutarak geri çekti; sonra Şamil’e bir veda kelimesi söyleyerek Klugenav'ı çekilmeye razı etti. Rus General yavaşça atına binerek Şura yolunda uzaklaşırken müritler de kaşları çatık bir şekilde homurdanarak arkalarından sık sık bakıyorlardı. Bu şekilde müritler de Gimri'ye çekildiler. mbiterge 06-10-2007, 11:30 AM Dağlılar savunmada çok cesur ve başaralı olmalarına rağmen saldırıda genellikle yavaş ve zayıf kalıyorlardı. Ayrıca kuvvetlerini birleştirerek ortak bir şekilde hareket etmek düşüncesinden de oldukça uzaktılar.
İmam Şamil, bir maceraperest, bir sergüzeştçi değil; aksine tebasını düşünen, onları tehlikelerden ve yok olmaktan kurtarmayı vazife sayan bir imam ve savaşçılarını göz göre göre yok oluşa sürüklemekten çekinen bir kumandandı. Fakat önceki tecrübeleriyle Rusların verilen sözleri yerine getirmediğini, yapılan antlaşmalara riayet etmediğini de biliyordu. Bu arada müritlerinin ve halkın nabzını da yokluyor ve durumun vahameti karşısında direncin yavaş yavaş kırılmaya yüz tuttuğunu görüyor olmalıydı.
Uzun bir zaman önce İçkeri Starşinası Camala aracı olmayı önermiş, fakat Grabe sadece Şamil’in baş eğmesini kabul edeceğini belirtmiş ve samimiyetinin bir ifadesi olarak da Şamil’in oğlu Cemaleddin'i Ruslara rehin vermesi gerektiğini söylemişti. Bu teklifin ardından Rusların, ardı arkası kesilmeyen ve her defasında kendilerine ağır kayıplara mal olan saldırıları vardır. En son saldırı da 17 Ağustos tarihinde yapılmış ve Ruslar eskilere oranla daha az sayıda kayba mal olan bir yenilgiyle daha tanışmışlardı. Ruslar açısından yenilgi kaçınılmaz gibi görünürken son anda şans Ruslara gülümsedi. Çünkü müritler bu kez birçok yerden gelen ateşlere maruz kalmışlar ve bir öncekinden çok daha fazla kayıp vermişlerdi. Neticede dirençleri kırılan müritlerin ısrarları karşısında İmam Şamil çaresiz boyun eğmek zorunda kalmıştı.
Bu olay da göstermektedir ki Şamil "Öl!" dese ölecek kadar kendisine sadakatle bağlı müritlerinin görüşlerine başvurmada ve onlarla istişare yapmada, istişarenin ve şûranın kararlarına uymada son derece titiz davranmaktadır. Velev ki hatta ciğerparesi, biricik yavrusunu Ruslara rehin vermek pahasına... Bu da onun yıllar yılı süren başarılarının ve zafer dolu hayatının arkasında yatan sebeplerin bizce en önemlilerinden birini teşkil etmektedir. Ancak Şamil burada dirayetini göstermiş ve ilk merhalede oğlunun Rusların elinde oyuncak olmasını ve dinini, milletini unutmasını önlemek amacıyla bir dostunu lala olarak göndermeyi de ihmal etmemiştir. Ne var ki gelişen olaylar gönderilen bu mürebbinin geri dönmesini gerektirmiştir.
MISIR VALİSİ KAVALALI MEHMET ALİ PAŞA VE ŞEYH ŞAMİL
Ruslarla Çeçenler arasındaki ilişkinin bu merkezde cereyan etmekte olduğu bir dönemde İmam Şamil devreye girerek köyden köye at sürüp davasını anlatmaya ve taraftar toplamaya başlamıştı. Bu arada birtakım İngiliz casusları da devreye girerek Karadeniz kıyılarındaki Çerkez kabileleri arasında devamlı olarak İngiltere'nin olaylara müdahale edeceğini vaat etmek suretiyle onları cesaretlendiriyorlardı. Olaylar, bu tür gelişmelerle daha büyük olaylara zemin hazırlamaktayken Osmanlı Devleti de 1839 yılında Kavalalı isyanının patlak vermesiyle en zor günlerini yaşıyordu. Bu arada Kavalı’nın oğlu İbrahim Paşa'nın öncü birlikleri Urfa ve Diyarbakır'ı işgal etmiş bulunuyordu. Hatta İbrahim Paşa tarafından Dağıstan'ın önemli kişilerine yollanan ferman selam faslından sonra kendilerinin o ana kadar yedi düvele karşı savaştıklarını, İngilizler'in, Fransızların, Yunanların, Almanların ve daha birçoklarıyla Osmanlı sultanının tamamen onlara boyun eğdiğini, artık silâhların Ruslara çevirdiğini bildiriyor, sonra da şöyle devam ediyordu:
"Binaenaleyh şimdi de silâhlarımı Ruslara çeviriyorum. Şamil Efendi'yi şahımız tayin ederek, ona ki mühür gönderiyor ve hepinizi emirlerimi yerine getirmek hususunda onunla işbirliği yaparak bana itaat etmenizi emrediyorum. Aynı zamanda kuvvetlerimin bir bölümü ile yardımınıza koşmaya söz veriyorum. Emirlerime uymayanların kelleleri kâfirlerinki gibi kesilecektir." Ferman Mehmet ve İbrahim Paşa'nın mührü ile mühürlenmişti.
İMAM ŞAMİL’İN HANIMLARI VE ÇOCUKLARIŞamil’in aynı zamanda olmamak üzere toplam sekiz hanımı olmuştur. Bunlardan biriyle sadece üç gün evli kalmış, bir diğeriyle de üç saat beraber olmuştur. Zaten bu kızla sevdiği ve bağlandığı için değil -siyaset gereği- Çeçenleri memnun etmek için evlenmişti.
Bunlardan geriye kalan eşlerinden Fâtıma, Şamil’in yaralarını Unusukul'da tedavi etmiş olan cerrah Abdülaziz'in kızı ve Şamil’in üç oğlunun da annesidir. Bunlar Cemaleddin, Gazi Muhammed ve Muhammed Şaâfîî'dir. Diğer eşi Gimrili Cavgarad ise, Ahulgoh kuşatması sırasında yanında henüz süt emme çağındaki oğlu olduğu hâlde bir Rus kurşunuyla vurularak şehit olmuştu.
Zaide ise Şamil’in dostu ve hocası Gazi Kumuklu Cemaleddin'in kızıydı. Âmine, güzel bir dağlı Çeçen (kKist) kızıydı.
Şuanat ise Şamil’in en çok sevgi duyduğu hanımıydı. İlginçtir ki bu sevgi karşılıksız değildi. Bir tarafta genç ve güzel bir Hıristiyan kızı ki, silâh zoruyla ailesinden, akrabalarından, arkadaşlarından ve sevdiklerinden kopartılarak alınıyor ve hiç bilmediği bir çevreye getiriliyor... Diğer tarafta ise, onun hiç tanımadığı, orta yaşa gelmiş, başka bir dil konuşan, emrinden en ufak bir şekilde ayrılanları şiddetli bir şekilde cezalandıran ve başka bir inancı benimseyen bir adam... Daha da ötesi bu adam, birçok kadınla evli bulunuyor. Fakat bütün bu şartlara rağmen Şuanat, Şamil’i katıksız bir aşkla sevmiş ve sonuna kadar da ona bağlı kalmıştır. Bu sevgi ancak çok az erkeğe nasip olabilir. Şuanat, Şamil için atalarının dinini terk etmiş ömrünün geri kalan kısmını Müslüman olarak tamamlamıştır. Çok zengin olan Şuanat'ın kardeşi bir gün Şamil’in yanına gelerek kız kardeşi için 10 bin Ruble teklif edince Şamil kendisine 1 milyon Ruble verilse bile Şuanat'tan vazgeçemeyeceğini, onun da kendisini bırakmayacağını söylemiştir. Nitekim bu konuda fikri sorulan Şuanat da Şamil’i bırakmayı kesinlikle reddetmiş ve onunla kalmayı yeğlemiştir. Haremdeki hâkimiyetin -pek güzel olmayan ancak Hz. Peygamber (s.a.v) soyundan olduğu söylenen, dolayısıyla büyük saygı gösterilen- Zaide'nin elinde olduğu bir zamanda yaşamak pek kolay olmasa gerekti. Fakat uysal ve iyi yürekli bir tabiatı olan Şuanat, hareme öylesine bir uyum sağladı ki, burada barış hemen hemen hiç bozulmamış oldu. Şamil’in adalet anlayışı, eşlerinden birisine daha fazla yakınlık göstermesini kesinlikle engelliyor ve bütün eşleri Şuanat'ın Şamil’in kalbinde uyandırdığı derin sevgi ve şefkatten paylarını alıyorlardı. O korkulan gün gelerek Şamil çevresini saran Ruslara teslim olduğunda bir an için ailesinin ve eşlerinin ne olacağı bilinememişti. En beklenmedik kötü şeyler bile olabilirdi. Fakat bu korkunç durumda bile Şuanat, sadece onun için endişe duyuyordu. Artık özgür olarak ailesinin yanına dönme şansına sahip olmasına rağmen bunu reddetti ve Şamil’in tutsaklığını paylaşmak için izin verildiğinde hiç tereddüt etmeden yanına koştu.
Şamil’in -bir anda dörtten fazla olmamak şeklinde İslâm’a uygun tarzdaki-çok evliliği, hatta bazı kabilelerin gönlünü kazanıp safına çekmek için siyaset gereği evlenmesi bize Hz. Peygamberin (s.a.v) evlilik konusundaki fiili sünnetini hatırlatıyor. mbiterge 06-10-2007, 11:30 AM OSMANLI DEVLETİ'NİN KAFKAS HALKLARI VE İMAM ŞAMİL’LE MÜNASEBETLERİ
Hakikaten Osmanlı Devleti Kafkaslardaki destansı mücadeleye kayıtsız mı kalmıştır, yoksa iddia edildiği gibi 1829'da Ruslar’la imzalanan Edirne Antlaşması üzerine Osmanlı Devleti'nin eli kolu bağlandığı için bir şey mi yapamamıştır, yoksa uzun yıllar süren esaret döneminden sonra İstanbul’a gelmesine müsaade edilen ve Sultan Abdülaziz tarafından bütün teşrifat kaideleri çiğnenerek ta Dolmabahçe Sarayı'nın kapısında karşılanan ve "Babam Sultan Mahmut mezarından çıksa idi ancak bu kadar sevinç ve heyecan duyabilirdim." şeklinde samimî ifadelere muhatap olan Şamil’in söylediği iddia edilen şu sitemvari sözler mi gerçeği yansıtmakladır: "Şevketlu padişahım bana yapabileceğiniz en büyük lütuf ve ihsan, Ruslara karşı tam otuz beş sene Allahımıza sığınarak yaptığımız Milli Mücadele sıralarında bizi ordularınızla desteklemek idi. Bunu da yapamadığınız takdirde, hiç olmazsa silâh ve cephane vermek suretiyle yapılabilecek yardımlar bile gerek cennetmekân birader-i mükerremleri Sultan Abdülmecit tarafından, gerekse zat-ı şahaneleri canibinden her nasılsa yapılamamış ve bilhassa Kırım muharebesinde zuhur eden pek büyük fırsatlardan da asla istifade edilemediği gibi Ruslarla yarışırcasına Kafkasya tam yarım milyonluk bir istila ordusunun karşısında yalnız başına terkedilmiştir."
"Kafkasya dağlıları eski zırhlı şövalyelere benzerler. Simaları ve şekilleri Avrupalıdır, giysileri ve silahları, Asyalıdan çok ortaçağ Avrupalısını andırır ve her ne kadar Rusya ülkelerine hakimse de; dağları, vadileri, meraları ve ovalarıyla sadece lafta ona bağımlıdırlar. Korkusuz insanlar olarak vatanlarını sonuna kadar savunmuşlardır. Şamil, Avrupa'nın ihtiraslarına benzemeyen bir imanla, basit, mütevazi ve cesur bir üslupla ülkesinin başına geçti. İktidarını sağlamlaştırmak için çok sert ve acımasız önlemler almaktan çekinmedi. Bu şekilde Dağıstan'da duruma hakim oldu. Savaşta çok ağır yaralar almasına rağmen iyileşip tekrar savaşmayı başardı. Kafkasya Genel Valisi General Kont Vorontsov, bazı küçük Kafkas liderlerini rüşvetle elde etmeyi denedi, fakat başaramadı. Ancak bunu kabul eden bazı küçük başkanlar Şamil tarafından derhal yok edildiler. 1834–1859 yıllarında Kuzey Kafkasya'da Dağıstan'ı ve Çeçenya'yı yönetmiş olan Şamil, üstün Rus kuvvetleri karşısında 25 yıl aralıksız savaştıktan sonra 1859'da teslim olmak zorunda kaldı. Ruslar tarafından saygı ve ilgiyle karşılandı.[14]
ŞEYH ŞAMİL’İN TESLİM OLMASI
Rus Çarı Şamil’in behemahal tevkifine emir vermişti. Binaenaleyh Ruslar umumi bir hücum ile mescidi ve içindekileri bitirmek istiyorlardı. Onun için Şamil’e sulh teklifinde bulundular. O ise düşmana itimat edemeyeceğinden ret cevabı verdi.
—Sizi Halife-i Müslimin'e gönderelim, dediler.
Bu teklif Şamil’in refiklerini yumuşattı. Sulhu kabul etmesi için ısrara başladılar. Bir taraftan da Gazi Muhammed'in kayınpederi Danyal ile Şâmilzade Muhammed Şafii'nin kayınbiraderi İsmail'in Ruslar namına teminat vermeleri üzerine İmam Şamil İstanbul'a yollanılmak şartıyla ve 20 kadar sadık arkadaşıyla Rus kumandanına teslim oldu ki 1276/1859 Sefer ayının başı ve Ağustos ayının ortaları idi.
Ve sonrası...
İmam Şamil tesliminden sonra vaat edilenin hilafına Rusya'ya gönderilip 1286 tarihine kadar muhterem bir esir halinde kaldıktan sonra aynı sene İstanbul'a yollandı ve Sultan Abdülaziz Han tarafından i'zaz ü ihtiram olunup bilahare Medine-i Münevvere'de oturmayı tercih etti.
1287 Zilkadesinin Çarşamba günü akşam ezanına çeyrek kala ebedi aleme göç ederek Ehl-i Beyt Kubbesi civarına defn olundu. Allah rahmet etsin ve gayretinin, çabasını mükâfatlandırsın.[15] mbiterge 06-10-2007, 11:32 AM BAĞIMSIZLIK SAVAŞLARI SÜRESİNCE DIŞARIDAN ALINAN YARDIMLAR
Bağımsızlık savaşları süresince Çerkeslere az da olsa birkaç yerden hatırı sayılır yardımlar gelmişti. Bu yardımları yapanlar arasında Polonyalıların ayrı bir yeri vardır. Uzun yıllar Rus emperyalizmi altında ezilen Polonyalılar, Kafkasyalıların haklı davalarında hep onlara destek olmuştur. İşte Jean Czynski'de bunlardan biridir. Paris’te 1837 yılında yayınladığı "La Revoîte deş Circassiens" (Çerkeslerin İsyanı) adlı kitabıyla bu kahraman Kafkas halkına destek verir.
1854 yılında ve ondan sonra 1859 yılında, Hacı Hasan Huştok başkanlığında Londra'ya gelen Çerkes heyetini karşılayıp konuk eden yine Urquhart idi. Bu arada Çerkeslere silah ve cephane gönderilmesini de organize ediyordu. Son olarak 1861 yılında Londra'yı ziyaret eden Çerkes temsilcileri, İngiltere yetkilileri tarafından soğuk ve ilgisiz karşılanırlar. Yalnız David Urquhart, bu gerçek Çerkes dostu elinden gelen ilgi ve yardımı esirgemez ve onlara bir gemi dolusu silah sağlar. Bunun masrafını karşılamak için kişisel servetini ve evindeki aileden kalma bütün gümüş takımlarını satmıştır. Çerkeslerin sürgünü sırasında ve daha sonra yardım için komiteler kurmuş ve para toplamıştır.[16]
KAFKASYA’DAN ZORUNLU GÖÇ
Rus istilâsından önce, Kafkasya’nın müslüman halkı, esas itibariyle, Azerbaycan ile Erivan yöresindeki Türklerden ve bölgenin geri kalanında [çeşitli] müslüman boylarından oluşuyordu. Boylara mensup olanlar topluluklarının en kalabalığı, Çerkesler, Abazalar’, Çeçen-İnguş'lar ve Dağıstanlılardı. Genellikle, daha küçük topluluklar, daha büyük topluluklarla bağlantılı idiler; özellikle de Çerkeş toplulukları kendi içlerinde daha küçük aşiretlere bölünmüş bulunuyorlardı. Bunların tümü, tarih [bilinen tarihleri] boyunca geniş Ölçüde bağımsız yaşamışlardı; zaman zaman Osmanlının ya da İran'ın yüksek egemenliğini sözde kabul etmiş olmakla birlikte, bağımsızlıklarından asla vazgeçmemişlerdi. Osmanlının ya da İran'ın egemenliği gerçekte kıyı bölgelerinin ve güney yandaki Hanlıkların, Emirliklerin (örneğin Gürcistan’daki ya da Erivan yöresindekilerin) ötesinde kalan iç bölgelere hiçbir zaman sızamamıştı.
Rusya, Derbent ile Baku'yu 1722-1723'de ele geçirmiş olan Büyük Petro döneminden beri, Kafkasya'nın fethine ilgi göstermişti. Ancak, Petro'nun başarıları kısa ömürlü oldu ve Ruslar, İran hükümdarı Nadir Şah tarafından o bölgeden çıkarıldılar; İran, 1735'deki Gence antlaşması ile Derbent ve Baku'yu geri aldı. İki kentin, Gence (Elizabetpol) kenti ve yöresiyle birlikte kesin olarak Ruslarca zapt edilmesi ancak 1812'de gerçekleşmiştir. Gürcistan, 1783'de Rusya’ya bağımlı olmayı kabul etti. Rusya, 1828 yılında İran'ı ve 1829 yılında Osmanlı imparatorluğunu yendikten sonra, Osmanlılarla İran'ı, kendisince Akhılkelek hisarının ve Erivan ilinin zapt edilmesini kabullenmek zorunda bıraktı.
Batum ve Poti kentleriyle bunların art-bölgesi dışında, eski SSCB'nin Kafkasya’daki arazisinin tümü, 1829'a varıldığında, kâğıt üzerinde Rus imparatorluğunun eline geçmişti; ama yörenin çoğu bölümü Ruslarca denetlenebiliyordu. Kafkasya’nın pek geniş olan dağlık iç bölümlerinde asla yengiye uğratılmamış aşiretler yaşamakla idi ve bunlar hiçbir zaman Rus egemenliğini kabul etmemişlerdi. Ruslar, 1830'larda, aşiretlere ait arazilerin kuzey sınır bölümlerini zapt etmişlerdi, ama pek zorlu Çerkeş direnişiyle baş edemiyor ve iç bölümleri ele geçiremiyorlardı. 1836'dan başlayarak, Kafkasya’daki Rus varlığı, şanlı önder Şamil’in ve ona körü körüne bağlı Çeçen ve Dağıstanlı izleyicilerinin oluşturduğu tehlikeyle karşılaştı. Şamil, dağınık aşiretlerden gelme yandaşlarını, bir yandan İslam’a dayanan bir diriliş savaşımı yürütmekle, bir yandan da kendisine karşı duran geleneksel Emir’ler vb. takımını alt ederek, kendi içinde birlik gösteren bir karışım hâline getirmeyi başardı. Çok yetenekli ve acımasız bir önderdi, ancak yararlandığı desteği [kendi kişiliğine duyulan hayranlığa değil,] geniş ölçüde, Kafkasya aşiretlerinin Rus egemenliğine karşı direniş azmine borçlu idi. 1840'lı yıllar boyunca, müslüman dağlılar, ara sıra savaşlarda yenilmekle birlikte, kendi ellerindeki bölgelere Rusları sokmadılar. Çerkesler, özellikle yurtlarını ve ailelerini korumak için çarpıştıklarında, yaman savaşçı idiler. Düşmana aman vermezlerdi, ama Ruslar da aman verici değillerdi. Ne var ki, Rusların çarpıştığı düşman, erkek savaşçıların yanı sıra, kadınıyla çocuğuyla tüm halklar İdi; oysa Kafkasyalı müslümanlar düzenli bir orduyla çarpışmakta idiler
Kendisi de Kafkasya’daki kıyıma tanık olmuş bulunan [ünlü yazar] Kont Lev Tolstoy, Kafkasya’daki müslüman köylerinin Ruslarca fethedilmesini şöyle anlatıyor:
Avul'lara (köylere) gece karanlığında dalıvermek âdet edinilmişti; böylece, tam baskına uğramış olan kadınlar ve çocuklar kaçacak zaman bulamıyordu ve gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerin, ikişer üçer, evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki bunları hiçbir resmî rapor görevlisi [raporunda] aktarmağa cesaret edemezdi.
Ancak Kırım Savaşında doğuda [Osmanlının doğu cephesinde] Osmanlının uğradığı yenilgiler bu yandan Ruslar için var olan tehdidi ortadan kaldırdıktan sonradır ki Ruslar, Kafkasyalı dağlılara karşı ezici son darbeyi vurmaya girişebildiler. 1857'de, Şamil üzerine son saldırılarına başladılar. Bitkin düşmüş Çeçen ve Dağıstanlı aşiretler sonunda yenilgiye uğratıldılar ve Şamil teslim olmak zorunda kaldı (25 Ağustos 1859). Arkasından, yenilme sırası Çerkesler’e geldi.
1864 Mayısında, Rus denetimi artık Kafkasya’nın tümünü kapsıyordu. Zaferi tamamlamak üzere, Kırım'da görülmüş her türlü şeyden bin beter yöntemlerle, Rusların göçe zorlama politikasının uygulanmasına sıra geldi. Her ne kadar Çeçenlerin bir bölümü de Osmanlı imparatorluğuna göç etmiş idiyse de, batı ve kuzey Kafkasya’yı imparatorluğa sadık bir Hıristiyan ülkesi hâline getirmeğe kararlı Rusların asıl göz diktiği Çerkesler’'in bereketli arazileri idi. Ruslar, Çerkesler İçin kendi köylerinde yaşam sürdürmeyi olanaksız kılacak bir saldırı ve zulüm dizisine başvurdular. Köyler önce talan ediliyor, arkasından yakılıp yıkılıyordu. Sürü hayvanları ve yaşam sürdürebilmek için gerekli başka herşey, halkın elinden alınıyordu. Rusların benimsediği yöntem, daha sonra Kafkasya’da ve Balkanlarda tekrar tekrar uygulanacak olan, göçe zorlamanın klâsik yöntemi idi: evleri, tarlaları yak, yık; kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka seçenek bırakma. mbiterge 06-10-2007, 11:32 AM Kafkasyalı Müslümanlara, bazen, ya Rus egemenliğinde kalarak Rusya imparatorluğu ülkesinin başka bir yerine göç etmek yahut da Osmanlı imparatorluğuna gitmek seçeneğinin verildiği oluyordu:
Bir Rus birliğinin Subaşı Çayı kıyısında (Çerkesler’den bir aşiret olan) Abadzekh'lerin köylerinden Tuba'yı ele geçirmesi üzerine, köy yerlileri kendilerine teslim olup tutsak edildikten sonra Rus askerleri tümünü öldürdüler. Kurbanlar arasında gebeliği ilerlemiş iki kadın ve beş çocuk da bulunmakta idi. Söz konusu birlik, Kont Evdokimoff'un ordusuna bağlıdır ve Pshiş vadisi boyunca ilerleyip geldiği söyleniyor.
Rus birlikleri kıyıda arazi işgal ettikçe, yerli halkın orada kalmasına hiçbir biçimde izin verilmiyor ve hepsi ya Kuban ovalarına göçmek ya da Türkiye’ye gitmek zorunda bırakılıyor.
Gerçekten, Kafkasyalılar, Karadeniz limanlarına sürüler hâlinde yığılmışlardı. Çok acıklı koşullarda, sapır sapır ölerek, onları Trabzon'a ya da Samsun'a geçirecek Osmanlı gemilerini beklemekte idiler. Onların eski yurdu ıssızlaşmıştı; daha sonra, Rusya’nın Slav bölgelerinden gelen göçmenlerle doldurulacaktı. [O ıssızlık döneminde] Kafkasya’nın vaktiyle yerleşim mahali olmuş bölgelerinde bir bütün gün boyunca yürüyüp de hiç bir canlı kişi görmeme hallerinin olabildiği bildirilmiştir.
Ruslar, tasarladıklarının ne olduğunu ve bunu hangi yöntemlerle gerçekleştireceklerini gizlemiyorlardı. St. Petersburg'daki İngiliz Büyükelçisi Lord Napier'nin raporunda yazdığı üzere, "Rusya’daki devlet yayını gazetelerin bu konuda kullandığı dil, vicdanın ağzından değil yenginin ağzından konuşan bir dildir". Sonunda, Çerkeş yurtlarının çoğuna Slavlar ve başka Hıristiyanlar yerleştirildi.
ÇAR II. ALEKSANDR'IN ABZEHLERLE GÖRÜŞMESİ[17]
1861 yılı sonbaharında, Rus-Kafkas Savaşı'nın son aşamasında çar, Abzeh ileri gelenleriyle görüşmek için özel olarak Kuban'a gelmişti.
Çar 11 Eylül 1861'de büyük bir törenle Taman'a çıktı. Karşılamaya gelenler arasında çarlığın askeri görevlilerinden başka, beş yüz de 'barışçı' Çerkes vardı. Esadze'nin tanıklığına göre Çerkesler, yalvarırcasına ata topraklarının onlara bırakılmasını, Kafkasya'dan göç ettirilmemelerini istediler. Temrük şehrinde bir süre kaldıktan sonra çar ertesi gün, 12 Eylül'de Yekaterinodar'a (Krasnodar) geldi. Daha sonra İki gün boyunca askeri istihkâmları ve birlikleri denetledi. 14 Eylül'de Maykop istihkâmında, 15 Eylülde ise seyahatinin son durağı olan Hamketi (Hamçetıy) istihkâmındaydı. O sırada burada Yukarı Abzeh (Verhne Abad-zehski) müfrezesinin kampı bulunuyordu.4 Burası aslında Çerkesya hattının ön savunma bölgesiydi. Buranın geçit vermez dağlarında ve eteğindeki ormanlarda en iyi Çerkes savaşçıları toplanmıştı. Aralarında Abzeh, Besleney ve Çemguylardan başka, korkusuz ve yılmaz özgürlük savaşçıları olarak ün salmış Hajret Kabardeylerinden de büyük kuvvetler vardı. Çar istihkâmda dinlenirken ve Loris-Melikov, Prens Orbeliani ve diğer komutanlarda görüşürken, Fars nehrinin sağ kıyısında, Hamketi istihkâmının iki üç kilometre uzağındaki Mamrük-Ogoy (Mamrıkoçey) vadisinde büyük Çerkes grupları toplandılar.
Görüşme, Potto ve Esadze'nin iddiasına göre 18 Eylül 1861'de oldu. Kalabalık Çerkes topluluğundan, başlarında Ubıhların önderi Hacı Berzeg'in bulunduğu 50 kişilik bir heyet öne çıktı. Hacı Berzeg hükümdara yazılı bir dilekçe sundu. Abzehler, Ubıhlar ve onlara komşu diğer halklar Rusya'nın hâkimiyetini tanıyor, fakat ısrarla, kendini tek bir bayrak altında birleşmiş ve tüm haklara sahip bir devlet olarak tanımlayan Batı Çerkesya'nın egemenliğinin korunmasını istiyorlardı. Çerkesler, Rus birliklerinin ülke içlerine yaptıkları yıkıcı seferlere son verilmesini, henüz işgal edilmemiş topraklara dokunulmamasını, buralarda kale, Kazak köyü kurulmasının ve yol yapımının durdurulmasını istiyorlardı. Çarın cevabı kısa ve katiydi: "Abzehler bir ay içinde, iyi topraklar alacakları Kuban ötesine yerleşsinler ya da Türkiye'ye göç etsinler". Aksi taktirde çar Çerkesleri yok etmekle tehdit ediyordu.
Çerkes heyeti çarın "barışçı" tekliflerini, kendileri için alçaltıcı bularak reddetti. Halk topraklarını henüz mümkünken savunmaya karar verdi. Bu, çara bir çağrıydı.
Görünüşe göre çarla görüşme yeri Çerkesler tarafından belirlenmiştir. Kutsal koruluk olarak bilinen Mamıkoçey vadisinde olması tesadüf değildir. Abzehlerin ve diğer Çerkes boylarının önemli halk toplantılarının tümü asırlık ağaçların çevrelediği bu alanda yapılıyordu. Hamketi görüşmesinden iki yıl Önce Rus birliklerine teslim olan ve Osmanlı İmparatorluğuna giden, Şamil'in ünlü naibi Muhammed Emin'in karargâhı da burada bulunuyordu. Muhtemelen Abzehler kutsal koruluğun kendilerine uğur getireceğini, görüşmenin başarıyla geçmesini sağlayacağını ümit ediyorlardı. Fakat beklentileri gerçekleşmedi. Böylece ölüm ferman kesinleşti. Siyuh'un bu notları "Ulusal Felaket Öncesi" diye adlandırması tesadüfî değildir. Bu adlandırmada bir ölçüde çarın Abzehlerle görüşmesinin ve sonuçlarının tüm Çerkes halkının kaderinde oynadığı rolün değerlendirmesi de vardır.
Görüşmelerin yapıldığı yere sonradan çarlık makamlarınca bir şapel, yanına da iki tarafında toplar bulunan II. Aleksandr'ın büstü yapıldı. İç savaş sırasında çarın büstü tahrip edildi, fakat şapelin duvarları bugün de ayakta duruyor ve devlet tarafından tarihi anıt olarak korunuyor. mbiterge 06-10-2007, 11:32 AM ALEKSANDR'IN ABZEHLER'E GELİŞİ[18]
"Toplanan kalabalığın ucu bucağı görünmüyordu. Yaya olarak gelenler daire şeklinde ayakta duruyor, onları atlılar çevreliyordu. Ortada boş bir alan bırakılmıştı. En önde halkın temsilcileri bulunuyordu. Bunlar en tanınmış, saygın kişilerdi. Sakin, açık bir gündü, öğle olmuştu. Uzaktan kalabalığa doğru gelen atlılar göründü. Bir süre sonra bütün atlılar açık seçik görünür oldu. En önde üç atlı ilerliyordu. İngiliz safkan atının üzerinde çar, onun sağında General Loris-Melikov ve solunda da çarın özel çevirmeni Mamat Girey Loo. Arkalarından da şeref kıtası olan Dragon Süvari Bölüğü geliyordu.
Bu heyetin içinde çarlığın hizmetinde bulunan soylu Kafkasyalı subaylar da vardı. İçlerinde en önde geleni Mamat Girey Loo idi. Eğitim almış (kadet okulunu bitirmiş), muvazzaf bir subaydı. Abazaların soylu ailelerinden bir prensti. Rusçayı ve Çerkesçeyi çok iyi konuşuyordu. Dış görünüşüyle hemen göze çarpıyordu. Ortadan uzunca boylu, güçlü ifadeli ve enerjik yüzlü, kısa siyah sakallı, 40–45 yaşlarında biriydi. Zarif bir tarzda ama sade giyinmişti. Üzerinde gri renkli çerkeska, kılıf içinde silahı, kaması, koyu kırmızı fişeklikleri, başında çok yüksek olmayan astragan Kafkas kalpağı, ayağında sahtiyan Dağlı dolamaları ve ayaklarını sıkı sıkı saran zıhsız çizmeler vardı. Bu adam, çarın bütün maiyeti içinde zarif fiziği, ince yüzü ve vakur hareketleriyle en çok göze çarpan kişiydi.
Orada toplanan insan kalabalığı kaynaşan karınca yuvasını andırıyordu. Herkes düzene ve sessizliğe davet edildi. Kalabalık sustu ve beklemeye başladı. Çar yaklaşınca atını hızlandırdı. Onunla birlikte bütün maiyeti de hızlandı. Kalabalık açıldı, çar refakatçileriyle birlikte dairenin içine girdi ve daire kapandı. Çar "Merhaba Abzehler" dedi. Görüşmeleri yürütmekle yetkili öndeki grup cevap verdi: "İyilikler dileriz!".
Ardından çar konuşmaya başladı: "Ben size düşman olarak değil, iyi niyetli bir dost olarak geldim. Halkınızın baki kalmasını, ata topraklarını terk etmemesini, bizimle barış ve dostluk içinde yaşamayı kabul etmesini istiyorum. Rusya, önünde büyük tarihi görevleri olan, büyük bir devlettir. Sınırlarımızı güçlendirmemiz, diğer ülkelere açılmak için denizleri elde etmemiz elzemdir. Diğer milletlerle ticaretimiz denizden olmak zorundadır. Karadeniz olmadan yapamayız. Topraklarınızdan Karadeniz'e üç yol geçmesine onay vermenizi teklif ediyorum: Anapa'ya, Novorossiysk'e ve Tuapse'ye. Bu yolların üzerinde olup yer değiştirmek zorunda kalacak köylere hazinem tazminat ödeyecektir.
Rus çarının taabiyetini tanımak zorundasınız, bu sizin milli değerlerinize zarar vermeyecek. Kendi geleneklerinize göre yaşayacaksınız ve idare edileceksiniz. Dininize dokunulmayacak, kimse iç işlerinize karışmayacak. İdare ve mahkeme sizin seçtiğiniz kişilerden oluşacak. Onlarca yıldır cesaretle savaşıyorsunuz, ama en iyi insanlarınız ölüyor ve bağımsızlığınızı koruyamayacaksınız, çünkü benim ordum çok büyük ve güçlü. Son artık açıkça görünüyor: Kafkasya Rus olacak. İnsanları daha fazla heba etmenin gereği yok. Bu yıkıcı savaşı bırakırsanız halkınız baki kalacak ve daha iyi yaşayacak. Rus devleti sizi düşmanlarınızdan koruyacak ve çıkarlarınızı savunacak, yaralarınızı saracak, düşmanlık bitecek ve kırgınlıklar unutulacak. Yarım asır sonra da devlet hayatıyla yaşıyor olacaksınız ve adil yasalarla yönetileceksiniz. Çocuklarınız ve torunlarınız okuma yazma ve yeni ziraat usulleri öğrenecekler, onların yaşamı sizinkinden kolay olacak.
Bu tarihi anda sizden Kafkasya'nın Ruslar tarafından fethinin kaçınılmaz olduğunu anlamanızı ve şartlarımı kabul etmenizi istiyorum. Bu şartlarda halkınız bütün olarak korunacak ve kendisinin yararına olacak şekilde yaşama ve gelişme imkânına sahip olacaktır. Eğer şartlarımı kabul etmezseniz generallerime, ne kadar cana mal olursa olsun en yakın zamanda savaşı bitirmeleri için emir vermek zorunda kalacağım. Çarın emri yerine getirilecek, ama bu size telafisi imkânsız, sayısız felaketler ve halkınızın yok olmasını getirecek... Sağduyulu olun ve tarihi kaderinize razı olun. mbiterge 06-10-2007, 11:33 AM Çarın sözü sağlamdır ve ben herkesin huzurunda ilan ediyorum ki sözüm kutsaldır ve bozulmayacaktır. Bütün bunları çarlık fermanıyla da tasdik edeceğim."
Albay Loo saygılı bir ifadeyle çarın söylediklerini dinledikten sonra yüzünü Abzeh temsilcilere döndü ve temiz, canlı bir Çerkesçeyle acı ve tehditkâr sözleri çevirmeye başladı. Önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra, ilk sözü söyleme görevi verilen Hacemuko Hace birkaç adım öne çıktı ve konuşmaya başladı: "Vatanıma duyduğum sevgi o kadar büyük ki, neye mal olursa olsun onu çocuklarımız adına korumaya kararlıydım. Ama şimdi görüyorum ki silahla topraklarımızı korumaya gücümüz yetmiyor. Komşu devletlerden birine katılmak zorunda olduğumuz an geldi... Din olarak Türkiye bize daha yakın, ama o bize askeri yardımda bulunmak istemiyor... Ruslar çok, biz ise azız; güçlerimiz eşit değil ve direnemeyeceğiz. Benim düşüncem, Rus çarının teklifini kabul etmek ve kadere razı olmak. Bunun için Allah bizi suçlamaz..."
Kalabalığın arka sıralarında mırıldanmalar başladı, sonra bu artmaya başladı ve uğultulu bir homurdanmaya dönüştü...
Çarın rengi değişti ve çevirmenine bu yaşlının ne dediğini sordu. Sözlerinin halkı heyecanlandırdığı görülüyordu. Çevirmen Hacemuko'nun sözlerini tercüme ettiğinde çar, "İhtiyar doğru söylüyor, ama görülüyor ki bu sözler halkın hoşuna gitmedi..."dedi.
İkinci ve son olarak Tlışe Şutsejuko Tseyko konuştu. Kısa aksakallı, sert ifadeli, uzun boylu, zayıf bir adamdı. Tseyko ünlü bir hatip, hiçbir zaman kimseden korkmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen biriydi. Önce dönüp kalabalığa baktı, sonra çara döndü ve konuşmaya başladı:
Rus çarı bize görevi gereği ne söylemesi gerekiyorsa onu söyledi, onu kınamıyorum. Ama benim sözlerim onun arzusuna uygun olmayacak. Her insan gibi her halk da bir kez doğar. Her insan gibi o da büyür, yaşlanır ve ölür. İnsanın en uzun ömrü yüz yıldır, halk ise binlerce yıl yaşar. Güneşin altında ebedi hiçbir şey yoktur. Rus çan Kafkasya'yı beğendi ve işte altmış yıldır onu fethetmek için savaşıyor. Ama bizim için de vatanımız sevdiğimizdir ve değerlidir, canımız pahasına onu koruyoruz ve savunuyoruz. Bu kutsal dava için Allah'ın ve atalarımızın önünde sorumluyuz. Kimse bizi canımızı esirgemekle suçlayamaz. Hayır, biz hiç çekinmeden kanımızı akıtıyoruz ve canımızı veriyoruz.
Biz ölüyoruz, ama Ölüm köle olmaktan iyidir. Rus çarı geleneklerimize ve dinimize dokunmayacağına söz veriyor. Ama bu mümkün mü? Bir fıçı suya bir avuç tuz atın ve bakın ne oluyor; tuz eriyor... Büyük halk tarafından fethedilen küçük halk da onun içinde erir. Özgürlüğümüz biterse biz de biteriz, başka türlü olması mümkün değil. Cesaretle ve fedakârca savaşa devam etmek zorundayız. Allah güçten değil haktan yanadır. Sonuna kadar dövüşeceğiz. Vatanımız, halkımız, inancımız, onurumuz için ölsek de utancımız olmayacak. Belki Kafkasya Rus olacak ama Çerkesler damarlarında kan aktıkça Rus çarının kölesi olmayacaklar.
Rus çarı kendini bizim iyilik meleğimiz sayıyor. Ne tuhaftır ki iyilik meleğimiz altmış yıldır zalimce kanımızı akıtıyor. Hayır, Kafkasya ya bizim sevgili beşiğimiz ya da mezarımız olacak, ama sağken onu teslim etmeyeceğiz. Ölüm köle hayatından iyidir. Atalarımızın savaşçı şanına leke sürdürmeyeceğiz ve en başta gelen düsturumuzu unutmayacağız: "Ya kahraman ol ya öl!" (Ye vutl'en yevutl'ın). Acı gerçeği yüzüne karşı söylemek hoş olmaz ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Rus çarı asla bizim dostumuz değil, gerçek ve ebedi düşmanımız ve kanlımızdır. O boşuna bizi boyun eğmeye çağırıyor. Ruhu güçlü olanlar ölürler ama boyun eğmezler. Hacemuko Hace gibi ruhu zayıf olanlar boyun eğebilirler ama bu Çerkes halkının kahramanlarını küçük düşürmez. İşgalci düşmanlarımıza ölüm! Yaşasın gazavat!"
Yaşlı adam sustu. Yakın sıralardan birkaç kişi "doğru" diye bağırdı. Bu sözler yüzlerce ve binlerce kişiyi coşturmuştu. Kısa süre sonra meydanda tehditkâr, korkutucu sesler yükselmeye başladı. Çar endişeyle etrafına bakmıyordu. Maiyeti de halkın öfkesinden ürkerek tedirgin olmuştu.
Fakat Şutsejuko Tseyko eliyle bir işaret yaptı ve yavaş yavaş herkes sustu. O zaman Tseyko, "Çar şu an misafirimizdir, misafir de kutsaldır. Kimse Abzehlerin misafirperverlik kuralını bozacağını düşünmesin. Halk dağılsın ve temsilcilerin talimatım beklesin", dedi.
Halk dağılmaya başladı. Çar temsilcilerle vedalaştı ve karargâhına döndü. Yirmi sekiz kişiden oluşan temsilciler yakındaki Kurcıps köyüne gittiler ve savaşla ilgili görüşmelere başladılar. mbiterge 06-10-2007, 11:33 AM KAFKAS SAVAŞI VE DAĞLILARIN TÜRKİYE'YE SÜRÜLMESİ
Muhacerat, yani Kafkas halklarının büyük kısmının 19.y.y.da Osmanlı Devleti’ne ve yakındoğu’nun diğer ülkelerine göç hareketi yakın dönem Kafkasya Tarihi’nin en karmaşık ve trajik sayfalarından biridir.
Kafkas halklarının göç harekatı tarihin değişik dönemlerinde çok defa yaşanmış ve her biri belli sebeplerden kaynaklanmıştı.Fakat 19.y.y.’ın ikinci yarısında Dağlıların Halk Kurtuluş Mücadelesi’nin yenilgiyle bitiminden sonra yaşanan muhacerat, Kafkasya’da kendi medeniyetini ve özgün kültürünü yaratan bir halkın ülkesini terke zorlanması özelliğini taşıyordu.[19]
Devrim öncesi Rus tarih yazımında Kafkas savaşlarının başlangıç tarihi 1799 olarak verilmektedir. Avrupa ve Türk tarih belgelerinde ise Kafkas savaşının başlama tarihi Ruslarınkinden epeyce farklıdır. Batılı kaynaklarda, temelde, Suvorov'un 1782'de Nogayları katletmesinin Kafkas savaşlarına giriş sayılabileceği görüşü hâkimdir Avrupa tarihçiliğinde, Şeyh Mansur İsyanı ve onun 1785'te Anapa'dan Kızlar'a dek "cihat" çağrısı, Kafkas savaşının asıl ilk adımı olarak görülür.
Aynı şekilde, Türk tarih yazımı da, Suvorov'un Nogayları yok etmesi olayının Kuzey Kafkaslar üzerindeki "önemli sonuçlarına" değinerek, Babıâli'nin Şeyh Mansur'u Ruslara karşı "kışkırtması"nı Kafkas savaşının başlangıcı olarak göstermektedir. Türk tarihçileri, Şeyh Mansur İsyanı'nın, ilk kez "tüm Kafkas boylarını birleştirmeye" yeltenerek "Kafkasya'nın kaderini değiştirdiği" olgusunu özellikle vurgulamaktadırlar.
Gerçekten de, Kuzey Kafkas halklarına karşı genel askerî harekât, Tümgeneral A.P. Ermolov'un Kafkas Ordusu Başkomutanlığı ve Kafkas Bölgesi Başyöneticiliğine tayin edildiği andan itibaren, yani 1816'da başlamıştı. Savaş, onun yönetiminde, sonradan Rus birliklerinin Kuzey Kafkas boylarının yerleşim bölgelerine akını ve köylerin yakılıp yıkılması şeklini alan, yumuşatılmış partizanca taktiklerle yapılırdı. Hasım tarafın bölgesini ele geçirmek ve zapt etmek gibi bir amaç güdülmezdi. mbiterge 06-10-2007, 11:33 AM Kafkas savaşlarının seyrini üç döneme ayırmak mümkündür:
1) İlk dönem 1816–1846 yılları arasını kapsamaktadır. Bu, Rus birliklerinin bölgeyi işgal etmedikleri ve elde tutmaya çalışmadıkları, ancak tehlikeli kişileri tutuklamak üzere tenkil müfrezeleri yolladıkları; dağlıların Türkiye ile alışverişine ve Kafkasya'ya silah sokulmasına engel olmak üzere de Karadeniz kordon boyunu oluşturmaya başladıkları dönemdir.
2) İkinci dönemin (1846–1856) özelliği, Rus birliklerinin yavaş ilerleyişi ve ele ge |