| | mbiterge 13-09-2007, 03:42 PM 01 - EBÛ BEKR-İ EBHERÎ (Rahmetullahi Aleyh)
KUSÛRU KENDİNDE GÖR
“Ebû Bekr-i Ebherî”, evliyâ-yı kirâmdan.
Şiddetle kaçınırdı, her günâh ve haramdan.
Öyle tesirliydi ki, her sözü ve sohbeti,
Dinleyen, terk ederdi günâh ve ma'siyyeti.
Her hâli, şâhid idi “Evliyâ” olduğuna.
Cemâlini görenler, âşık olurdu ona.
“Ebû Bekr-i Ebherî”, çıktı bir gün evinden.
Geçiyordu bir bezzâz dükkânının önünden.
O dükkân sâhibinin, vardı ki bir evlâdı,
Bu zâtı görür görmez, kalbi ona bağlandı.
Yok idi babası da o aralık dükkânda.
Lâkin çocuk, herşeyi unutmuştu o anda.
Dükkânı terk ederek, peşinden gitti o an.
Zîrâ hiç görmemişti, böyle "nûrlu" bir insan.
Biraz sonra babası, avdet etti dükkâna.
Oğlunu görmeyince, sordu komşularına.
Dediler: (Gördü oğlun, bir “Mübârek kişiyi”yi.
Çıkıp gitti peşinden, unutarak her şeyi.)
O, böyle bir mâlûmât alınca komşulardan,
Hakîkatı bilmeyip, gadaba geldi o an.
Arkalarından gidip, tuttu hemen oğlunu.
İte kaka, dükkâna getirdi tekrar onu.
O mübârek "Velî" zât, görünce onu böyle,
O çocuğun hâline kederlendi hâliyle.
Ertesi gün, adama bir hediye alarak,
Doğruca dükkânına vardı mahzûn olarak.
Dedi ki: (Dün geceyi, geçirdim çok bî-huzûr.
Zîrâ benim yüzümden, bu çocuk oldu mağdûr.
Bu işte, evlâdının yoktu hiç kabâhati.
Geldim ki, söyliyeyim size bu hakîkati.
Ayrıca, sizi dahî üzmüş oldum böylece.
Bunun ızdırâbıyla, uyumadım dün gece.
Şu nâçiz hediyemi, kabûl et de evlâdım,
Helâl eyle hakkını, budur senden murâdım.)
O çocuğun babası, duyunca bu sözleri,
Duygulandı, üzüldü, yaşla doldu gözleri.
Dedi: (Aman efendim, bu, olacak şey değil.
“Velî” olduğunuza, bu, en açık bir delîl.
Çünkü hatâ işliyen, dün ben iken muhakkak,
Siz özür dilersiniz, bu, ne üstün bir ahlâk.
Üstelik, hediyeyle gelmişsiniz buraya.
Bu hâliniz, kalbimi gafletten etti ihyâ
Dünkü hareketimden, oldum çok müteessir.
Ve bu davranışınız, bana çok etti tesir.)
Buyurdu: (Yapmasa da, bir kul suç ve kabâhat,
Yine o, kendisini, suçlu görmeli fakat.
İnsan, bunu kendine ederse âdet, şiâr,
Dünyâ ve âhirette, muhakkak kârlı çıkar.)
Bu sözler de, fethetti o kimsenin gönlünü.
Hep Onunla geçirdi, geri kalan ömrünü. mbiterge 13-09-2007, 03:42 PM 02 - MÛ'ÎNÜDDÎN-İ ÇEŞTÎ (Rahmetullahi Aleyh)
KALBİ NÛR’LA DOLDU
“Mu'înüddîn”, lakabı, “Hasan”, asıl adıdır.
Seyyid, yâni Sevgili Resûl’ün evlâdıdır.
Hindistân'da yaşıyan, bu mübârek velî zât,
“Yüz” yaşına gelince, “Ecmîr”'de etti vefât.
O henüz çocuk iken, vefât etti babası.
Bir "bağ" düştü kendine, pay edince mîrâsı.
Bir gün, bir “Hak âşığı”, teşrîf etti o bağa.
O zâta hürmetinden, kalktı hemen ayağa.
Ellerini öperek, oturttu bir gölgeye.
En güzel üzümlerden, getirdi yesin diye.
Lâkin o, üzümlere hiç rağbet etmiyerek,
Çıkardı iç cebinden, bir lokma “Kuru ekmek”.
Koydu onun ağzına, eliyle o lokmadan.
“Mu'înüddîn”in kalbi, “Nûr” ile doldu o an.
Çıktı "dünyâ sevgisi", tamâmiyle kalbinden.
Yerine, "Muhabbeti ilâhî" girdi hemen.
Dağıttı fakirlere, sonra cümle malını.
Ezberledi Kur'ân-ı kerîmin tamâmını.
Bir “Allah adamı”nı, aradı o arada.
“Osmân-ı Hârûnî”ye, tâbi oldu sonra da.
Yirmi yıl, bu hocaya hizmet edip, nihâyet,
Tasavvufta yetişip, aldı mutlak icâzet.
Bir “Ker***” duruyordu, o anda önlerinde.
Emriyle alır almaz, “Altın” oldu elinde.
Buyurdu ki: (Tamamdır, işin yâ Mu'înüddîn!
Artık hizmet bekliyor, şu anda senden bu din.)
Artık o, şefkat ile baksaydı bir insana,
Kavuşurdu o kişi, mânevî çok ihsâna.
Yedi günde bir lokma, hem de kuru olarak,
Katıksız ekmek yerdi, bir suya batırarak.
Hırkası eskiseydi, bizzât kendi yamardı.
Sonra, yama üstüne, tekrar yama yapardı.
Seyâhatte bir ara, uğradı Beytullah'a.
Kâbeyi tavâf edip, duâ etti Allah'a.
Oradan, Medîne'ye gelen bu mübârek zât,
Resûl-i müctebâyı, gözüyle gördü bizzât.
Şöyle ki, girer girmez o mescid-i Nebî'ye,
Bir ses çıktı Ravda'dan: (Mu'înüddîn gel!) diye.
Bu ses, bizzât Resûl’ün kabrinden geliyordu.
(Bana, Mu'înüddîn'i çağırınız!) diyordu.
Türbedâr, cemâatin arasına girerek,
Çağırdı: (Mu'înüddîn! Mu'înüddîn!) diyerek.
O böyle çağırınca mescitte olanlara,
(Buyur! buyur!) dediler, çok kişi türbedâra.
Bu hâle çok şaşırıp, geri geldi türbeye.
Sordu Resûlullah'a: (Hangisi gelsin?) diye.
Türbedâr, edeb ile bekliyorken Ravda'da,
(Çeştî olanı gelsin!) denildi o arada.
Cemâate hitâben, bağırdı ki bu sefer:
(Mu'înüddîn Çeştî'yi çağırıyor, o Server!) mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM 02 - MÛ'ÎNÜDDÎN-İ ÇEŞTÎ (Rahmetullahi Aleyh)
İÇERİ GEL
“Hazreti Mu'înüddîn”, bu sesi duyduğunda,
Bambaşka bir hallere, giriverdi o anda.
Ağlayıp, gözlerinden, gözyaşları dökerek,
İlerledi Ravda'ya, salevât getirerek.
Ravda'nın kapısında, edeb ile beklerken,
(İçeriye gel!) diye, bir ses duydu türbeden.
Girdi mahcûb bir halde, duyunca bu nidâyı.
Görmekle şereflendi, "Resûl-i kibriyâ"yı.
Peygamber Efendimiz, buyurdu ki o anda:
(Git ve benim dînime, hizmet et Hindistân’da.
Orada, evlâdımdan Hüseyin adlı bir zât,
Küffârla savaşırken, şehîd düştü şu saat.
Nerdeyse bu memleket geçecek kâfirlere.
Durma, hemen bu günden, hareket et o yere.
Sen oraya varınca, mağlûb olur o küffâr.
İslâmın nûru ile, aydınlanır o diyâr.)
Sonra da bir "Nar" verip, buyurdu ki: (Al bunu.
Buna bakıp, anlarsın Hindistân’ın yolunu.)
O Resûl’ün elinden aldığında o “Nar”ı,
Gördü onun üstünde, nehirleri, dağları.
Bir fâtiha okuyup, Peygamberin rûhuna,
Çıktı kırk kişi ile, Hindistân'ın yoluna.
Dağları, tepeleri sür’atlice aştılar.
Nihâyet selâmetle, “Ecmir”e ulaştılar.
Daha sonra orada, satın alıp bir “İnek”,
Keserek, yaparlardı etinden her gün yemek.
İneğe taptığından o yerdeki ahâli,
Toplandılar meydana, öğrenince bu hâli.
Taş ile sopaları alarak ellerine,
Saldırdılar hep birden, onların üzerine.
“Mu'înüddîn-i Çeştî”, yerden toprak alarak,
Saçtı o kâfirlere, duâlar okuyarak.
O topraktan, onlara isâbet ettiğinde,
Her biri “Taş” kesilip, kala kaldı yerinde.
Bir santim yürümeye, olmadı mecâlleri.
Aslâ gidemediler, ne ileri, ne geri.
Âciz kalıp döndüler, mecbûren yerlerine.
Arz ettiler bu hâli, meşhur "cinnîler"ine.
Onu, kendilerine, yeni başkan seçtiler.
Mü'minlere bir daha, saldırıya geçtiler.
Lâkin o "Cin" görünce, bir an “Onun Nûr’u”nu,
Yaprak gibi titreme kapladı vücûdunu.
Sonra gelip hürmetle, kapandı ayağına.
Ve onun huzûrunda, derhal geldi "îmân"a.
Diğerleri dönerek, hükümdâra geldiler.
Gördükleri bu hâli, ona haber verdiler.
O müşrik hükümdâr da, kaldı hayret içinde.
Çok meşhur biri vardı, “Sihirbâzlık” işinde.
İsmi “Ecipal” olup, bu idi yalnız işi.
Öyle meşhur idi ki, dünyâda yoktu eşi.
Hükümdârın ümîdi, bunda idi nihâyet.
O dahî, kendisine güvenirdi begâyet. mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM 02 - MÛ'ÎNÜDDÎN-İ ÇEŞTÎ (Rahmetullahi Aleyh)
İNDİR ONU AŞAĞI
Dedi ki: (Hükümdârım, bana bırak bu işi.
Sihrimin karşısında, tutunamaz o kişi.)
Cümle talebesini takarak arkasına,
Oturdu kendi dahî, bir “Ceylânın postu”na.
Büyük gürültülerle, bağırıp çağırarak,
Geldiler, kendi dahî önlerinde uçarak.
“Mu'înüddîn-i Çeştî”, gelenleri görünce,
Hemen etrâflarına, bir “Çizgi” çizdi önce.
Sonra da, buyurdu ki o mü'minlere hemen:
(Dışarı çıkmayınız, sakın bu daireden!)
Sihirbâz Ecipal ve cümle talebeleri,
Aslâ giremediler daireden içeri.
Çok uğraştılarsa da içeri girmek için,
Lâkin gelemediler üstesinden bu işin.
Dünyâca gâyet meşhur tanınan bu sihirbâz,
Büyük hayret içinde, dedi ki: (Hayır, olmaz!
Benim gibi bir sâhir yokken dünyâ yüzünde,
Nasıl mağlûb olurum, bir insanın önünde.)
Bir şey yapamayınca mü'minlere velhâsıl,
Başka sihirlerini denedi, fasıl fasıl.
Dağlardan, milyonlarca “Yılanlar”ı alarak,
Onların üzerine gönderdi, sihr yaparak.
Yılanlar, sürü sürü, dere tepe aştılar.
Sular gibi akarak, onlara ulaştılar.
Lâkin geldiklerinde onlar da o “Çizgi”ye,
Yine giremediler, bir santim içeriye.
Yine âciz kalınca, bu sihirle de artık,
“Ateşler” yağdırmaya başladı bir aralık.
Lâkin o ateşler de, geldiğinde “Çizgi”ye,
Tek bir kıvılcım dahî, girmedi içeriye.
Onlara, zerre kadar yapamadan bir zarar,
Me’yûs halde geriye döndü o sihirbâzlar.
Onların en büyüğü, dedi ki hükümdâra:
(İzin ver, tek başıma gideyim ben onlara.)
Bir “Ceylân derisi”nin üstüne oturarak,
Mü'minlerin üstüne, geldi tekrar uçarak.
“Mu'înüddîn Çeştî”yi tehdît etti bir hayli.
Hırlayan bir köpeğe benziyordu o hâli.
O dahî, sihirbâza buyurdu ki o anda:
(Sen, yerde ne yaptın ki, ne yaparsın havada?)
Bu sözden etkilenen sihirbâz da, o zaman,
Postunun üzerinde yükseldi göğe o an.
Ne zaman ki mü'minler, görmedi artık onu,
“Mu'înüddîn-i Çeştî” çıkardı “Pabuc”unu.
Buyurdu: (Ey pabucum, sen de çık havalara.
İndir onu aşağı, başına vura vura.)
Ve o “Pabuç”, havaya fırladı birden bire.
Sür’atle yükselerek, yetişti o kâfire,
Başına vura vura, indirdi “Ecipal”i.
Artık sihir yapmaya kalmamıştı mecâli. mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM 02 - MÛ'ÎNÜDDÎN-İ ÇEŞTÎ (Rahmetullahi Aleyh)
O DA MÜSLÜMÂN OLDU
Anladı en nihâyet, kendi âcizliğini.
Bir pişmânlık duygusu, kapladı hem içini.
Üzüldü çok hatâlı bir yolda olduğuna.
“Mu'înüddîn Çeştî”nin kapandı ayağına.
O dahî “Ecipal”e su uzattı bir bardak.
İçince, döndü kalbi islâma tam olarak.
“Kelime-i şehâdet” getirip hemen o an,
Küfürden kurtularak, o da oldu müslümân.
Buyurdu: (Ey Ecipal, her ne arzun var ise,
Hâsıl olması için, şu anda söyle bize.)
Ecipal, fevkalâde bir hürmet göstererek,
Dedi ki: (İnsanların, çok riyâzet çekerek,
En son ulaştıkları, en üstün makam var ya,
Kavuşmak istiyorum, işte o üst noktaya.)
“Mu'înüddîn-i Çeştî”, ona “Peki” diyerek,
Bir nazar etti ona, merhamet eyliyerek.
Onun bu nazarıyla, “Ecipal” de velhâsıl,
Tasavvufta, en yüksek noktaya oldu vâsıl.
Ve yine bu “Ecipal”, bu zâtın huzûrunda,
Îmân ve hidâyete, o gün kavuştuğunda,
Arz etti ki: (Efendim, münâsip görürseniz,
Bir merkezî bölgede, ikâmet eyleseniz.
Böylelikle insanlar, size kolay gelirler.
Onlar da, îmân ile belki şereflenirler.)
Mu'înüddîn-i Çeştî, bunu uygun görerek,
Şehrin tam merkezine, taşındı göç ederek.
Sonra da buyurdu ki yanında olanlara:
(Gidiniz, söyleyiniz şu gâfil hükümdâra,
Deyin ki: “Ey hükümdâr, ey katı kalpli insan!
Sen de putperestliği bırak da, eyle îmân.
Yoksa, çok pişmân olup, âh edersin sen dahî.
Ve lâkin bir faydası, olmaz onun vallahi.”)
Onlar, “Peki” diyerek, hükümdâra geldiler.
Bu sözleri, ayniyle ona teblîğ ettiler.
Ve lâkin açılmadı kalbindeki o zulmet.
Yâni nasîb olmadı ona îmân, hidâyet.
Bunu haber alınca, o, talebelerinden,
Gayretine dokunup, gadaba geldi birden.
Bir “İslâm hükümdârı” vardı ki o diyârda,
O günlerde bir gece, gördü onu rüyâda.
Buyurdu ki: (Ey sultân, buraya et ki sefer,
Hindistân sultânlığı, sana olsun müyesser.)
O sultân, çağırarak bilcümle âlimini,
Suâl etti onlara, rüyânın tâbîrini.
Dediler ki: (Ey sultân, mübârektir rüyânız.
O yere müteveccih, çıksın ordularınız.)
“Peki” deyip o sultân, sürerek ordusunu,
Fethetti baştan başa, o “Hindistân” yurdunu.
“Mu'înüddîn Çeştî”nin, sâye-i himmetiyle,
Hindistân, islâm ile nûrlandı tamâmiyle. mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM HAYDİ YAP NİYETİNİ
“Mu'înüddîn-i Çeştî”, bir gün bir kimse ile,
Giderken, biri geldi karşıdan hiddet ile.
Yanındaki kişinin, yakasından tutarak,
Dedi: (Öde borcunu, hemen âcil olarak!)
Ödiyecek parası, yoktu o adamın da.
Bu yüzden mahcûb oldu, bu “Velî”nin yanında.
Mu'înüddîn-i Çeştî, yaklaşıp o kişiye,
Kibârca ricâ etti: (Biraz mühlet ver) diye.
Lâkin inâtçı adam, (Olmaz) dedi cevâben.
(Onun bana borcu var, ödesin şimdi hemen!)
Mübârek, cübbesini çıkarıp serdi yere.
Bir anda doldu içi, “Altın” ve “Gümüşler”le.
Buyurdu: (Alacağın ne ise, al buradan.
Ve lâkin fazla alma hakkın olan paradan.)
Fakat o, altınları görünce yığın ile,
Alacağından fazla para aldı hırs ile.
Lâkin eli kuruyup, tutmaz oldu bir anda.
Bu uygunsuz işine, pişmân oldu sonra da.
Feryâd edip dedi ki: (Tövbe ettim efendim.
Bir duâ buyurun da, iyileşsin bu elim.)
Mu'înüddîn-i Çeştî, merhamet etti yine.
Şifâ vermesi için, duâ etti Rabbine.
Bir anda iyileşti, adamın hasta eli.
Ve hattâ eskisinden, oldu daha kuvvetli.
Eğilip, hürmet ile öperek ellerinden,
Talebe oldu ona, o günden îtibâren.
Yine “Mu'înüddîn-i Çeştî” hazretlerine,
Biri gelip, edeble oturdu önlerine.
Dedi ki: (Çoktan beri, zâtınızı, bendeniz,
Görmeği, ne kadar çok istiyordum bilseniz.
Bu, nedense müyesser olmadı uzun müddet.
Hamdolsun ki şu anda, nasîb oldu bu devlet.)
“Mu'înüddîn-i Çeştî”, dinledi onu, fakat,
Onun bu sözlerine, hiç etmedi iltifât.
Sonra da buyurdu ki: (Haydi gel, durmasana.
Ne için geldin ise, bana onu yapsana.)
Adam bunu duyunca, hayret etti bir hayli.
Değişti beti benzi, çok mahcûb oldu hâli.
Titredi âzâları sonra baştan ayağa.
Yüzünü yere koyup, başladı ağlamağa.
Dedi ki: (Ey efendim, biri, beni gizliden,
Buraya gönderdi ki, öldüreyim sizi ben.)
Daha sonra elini, sokarak iç cebine,
Bir “Bıçağı” çıkarıp, koyuverdi önüne.
Dedi ki: (Ey efendim, kabûl ettim hatâmı.
Siz nasıl dilerseniz, öyle verin cezâmı.)
Buyurdu ki: (Bu yolda, kötülük edene de,
İyilik, ihsân yapmak lâzım gelir yine de.)
Sonra duâ eyleyip, dedi ki: (Yâ ilâhî!
Sevdiğin kullarına dâhil et bunu dahî.) mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM ATEŞ SİZİ YAKACAK
Vardı ki o zamanlar, Bağdat’ta yedi kimse,
“Ateş”e taparlardı, onların yedisi de.
Çekerlerdi hem dahî, her gün sıkı riyâzet.
Yâni nefislerine, ederlerdi eziyet.
Öyle yapmış idi ki, bu riyâzet onları,
Altı ayda, bir lokma ekmekti gıdâları.
Böyle açlık, susuzluk çekerek gün ve gece,
Sonunda “İstidrâc”a kavuştular böylece.
Câhil halk, gördüğünde onların bu hâlini,
"Büyük zât" bilirlerdi, mâlesef her birini.
“Mu'înüddîn Çeştî”yi, işitip bu kâfirler,
Onun ile tanışıp, görüşmek istediler.
Geldiler bu maksatla, bulunduğu ülkeye.
Sordular: “Filân zâtın hânesi nerde?” diye.
Nihâyet evi bulup, huzûruna vardılar.
Lâkin birden, büyük bir dehşete kapıldılar.
Peşinden bir titreme aldı bedenlerini.
O zât ise, heybetle, süzerek herbirini,
Buyurdu: (Siz Allah'tan, hiç utanmaz mısınız?
Hak teâlâ dururken, ateşe taparsınız.)
Dediler: (Biz ateşe taparız ki elbette,
Yakmasın hiç bizleri, dünyâ ve âhirette.)
Buyurdu: (Ey ahmaklar, ateş mâbud olur mu?
Hiç ateşe tapanlar, yanmaktan kurtulur mu?
Zîrâ tek “Allah” vardır, ibâdete müstehak.
Böyle îmân etmiyen, yanacaktır muhakkak.
Ve siz, böyle "Allah"a, koştukça şerîk ve eş,
Dünyâ ve âhirette, yakar sizi o ateş.
Bakın ben, tek Allah'a inanırım şu anda.
Bu yüzden ateş beni, yakmaz iki cihânda.)
Onlar hayret ederek, dediler: (Nasıl olur.
İsbât et bu sözünü, bakalım doğru mudur?)
Mu'înüddîn-i Çeştî, "Peki" dedi ve hemen,
İçerden bir yığın “Kor” alıp geldi yanarken.
Ve Allah'a sığınıp, avuçladı “Köz”leri.
Dehşetten açık kaldı, kâfirlerin gözleri.
Hattâ onun elinde, söndü yanan ateşler.
Hayretle şâhid oldu, buna ateşperestler.
Ve o gün görür görmez, bu müthiş kerâmeti,
Nakşoldu kalplerine, “İslâm”ın muhabbeti.
O sırada gâibten, şöyle bir ses duydular:
(Ateş, hâlis mü'mine veremez aslâ zarar.)
Onlar, bütün bunları işiterek, görerek,
Hepsi îmân ettiler, şehâdet getirerek.
Oldular yedisi de, o zâtın talebesi.
Hattâ kısa zamanda, “Evliyâ” oldu hepsi.
Nice kâfir kimseler, bir bakmakla yüzüne,
O anda îmân edip, inanırdı sözüne.
Kendisinin Bağdat'ta bulunduğu yıllarda,
Gayri müslim bir kişi, kalmadı o diyârda. mbiterge 13-09-2007, 03:43 PM 03 - EBÜL FETH (Rahmetullahi Aleyh)
KURTULAN GEMİ
“Ebül Feth” anlatır ki: Mısır'a, bir iş için,
Gitmek üzre, hocamdan istedim bir gün izin.
Hocam, bu yolculuğu tehlikeli gördüler.
Mısır'a gitmem için, müsâde etmediler.
Lâkin benim istekli olduğumu görünce,
İzin verip dedi ki: (Git, fakat dinle önce.
Başın darda kalıp da, tehlikeye düşersen,
Şu duâyı okuyup, hâtırla bizi hemen.)
Daha sonra, açarak mübârek ellerini,
Çok duâlar etti ve yolcu eyledi beni.
Yol arkadaşlarımla, Antakya'ya ulaştık.
Bir gemiye binerek, oradan yola çıktık.
O gece, çok şiddetli "Rüzgâr" esti durmadan.
Sallanmaya başladı gemimiz sağdan, soldan.
Batmak tehlikesiyle karşılaştı gemimiz.
Büyük bir endîşeye kapılmıştık hepimiz.
Başladılar yolcular tövbe ve istiğfâra.
Korkup, ben de kendimden geçmiş idim o ara.
Lâkin birden hocamın gür sesini işittim.
Diyordu: (Ey Ebül Feth, sana ben ne demiştim.
Ne çabuk da unuttun, o duâyı ve bizi.
Niçin dinlemiyorsun, o nasîhatimizi.)
Hocamın îkâzıyle kendime geldim derhal.
Baktım, gitmiş tamâmen bendeki korkulu hal.
O duâyı okuyup, dedim: (İmdât ey hocam!
Yüksek himmetinizi, ediyorum istirhâm.)
O anda, su üstünden birisi yürüyerek,
Geldi ve herkes ona baktı hayret ederek.
Gemiye yaklaşınca, gördüm ki o gelen zât,
Sesini işittiğim, “Hocam”mış meğer bizzât.
Duâ etti: (Yâ Rabbî, lütfet, deniz durulsun.
İçindeki insanlar, tehlikeden kurtulsun.)
O an durdu dalgalar, sâkin oldu hem deniz.
Hocamın sâyesinde, kurtulmuştuk hepimiz.
Herkes hayret ederken, bütün bu olanlara,
Hocam, gözler önünden gâib oldu o ara.
Bu mübârek velî zât, buyurdu ki bir gün de:
(Şiddetli acı duyar, insanlar öldüğünde.
Bir araya gelse de dünyâdaki acılar,
"Can acısı" yanında, yine de "hiç" kalırlar.
Sonra, "Kabir hayâtı" başlar ki mezarında,
Karanlık, dar bir yerdir, kimse olmaz yanında.
Sonra, korkunç şekilde gelerek “Münker-Nekir”,
Suâle çekerler ki, "Rabbin kim, dînin nedir?"
Günâhı nisbetinde, mezarı sıkar onu.
Böcekler ve akrepler, kemirir vücûdunu.
Sonra, "Mahşer azâbı" gâyet zordur ve çetin.
İnsanlar, nice bin yıl beklerler hesâb için.
Sonra "Mîzân" önünde, başlar öne eğilir.
Beklenir ki hakkında, nasıl hüküm verilir?) mbiterge 13-09-2007, 03:45 PM 04 - FERÎDÜDDÎN GENC-İ ŞEKER (Rahmetullahi Aleyh)
TUZ VE ŞEKER
"Ferîdüddîn Genc Şeker", devrinin bir tekiydi.
Henüz doğmadan önce, görüldü kerâmeti.
Şöyle ki, vâlidesi hâmile iken ona,
Uzandı komşusunun bir erik ağacına.
Koparmamış idi ki velâkin o erikten,
Karnında rahatsızlık, bir acı duydu birden.
Büyüdükte, annesi dedi ki bu oğluna:
(Oğlum, nasîb olmadı bir haram lokma bana.)
O da gülümsiyerek, şöyle dedi: (Anne, siz,
Komşunun ağacına uzanmışken izinsiz,
Birden ağrı vermiştim, meyveden koparmadan.
O gün ben vazgeçirdim, sizi haram lokmadan.)
Her gün oruç tutardı, uzun yaz günlerinde.
Yiyecek bulunmazdı, çoğu zaman evinde.
Açlığı, had safhaya geldiğinde, bir zaman,
Ağzına “Küçük taşlar” doldurdu açlığından.
Hikmeti ilâhîyle ağzındaki o taşlar,
Bir anda, çok lezzetli “Tatlı şeker” oldular.
Hocası bunu görüp, buyurdular ki hemen:
(Şeker hazînesidir bizim Ferîd esâsen.)
Yine bir gün, bir tüccâr, ticâret gâyesiyle,
“Şeker” yüklü bir kervan götürürken Delhi’ye,
Ferîdüddîn Genc Şeker, görüp o çuvalları,
Sormuştu ki: (Ne ile doldurdun sen bunları?)
O tüccâr, cevâbında, sinsi sinsi gülerek,
(Tuz doludur) demişti, istihzâ eyliyerek.
O dahî buyurdu ki: (Mâdem öyle diyorsun,
Öyleyse, çuvalların içleri hep "Tuz" olsun.)
Tâcir, Delhi şehrine nihâyet geldiğinde,
Çuvalları açtı ki, “Tuz” dolu herbirinde.
Hatâsını anlayıp, oradan döndü geri.
Arayıp, buldu hemen "Ferîd-i Genc Şeker"i.
Pek çok özür dileyip, arz etti ki: (Efendim!
Bendeniz, size karşı edebsizlik eyledim.
Zîrâ, "Şeker" var iken çuvallarda o zaman,
"Tuz doludur" diyerek, söyledim size yalan.)
Buyurdu: (Mâdem şimdi, “Şeker vardı” diyorsun,
Öyleyse, o tuzların tamâmı "Şeker" olsun.)
Gelip, o çuvalları merakla açtı hemen.
Gördü ki, bütün tuzlar, “Şeker” oluş tamâmen.
Bu zât, bir sohbetinde buyurdu ki: (bir kimse,
Günâh işlediğinde, pişmânlık duyar ise,
Bu hâli, onun için bulunmaz bir nîmettir.
Zîrâ bu pişmânlığı, “Tövbe etmek” demektir.
Eğer Allah korusun, olmazsa hiç üzülmek,
Hattâ tatlı gelirse, ona günâh işlemek,
Günâha ısrârdır ki, gâyet fenâ bir iştir,
Bu hal, o kimse için tehlikeli gidiştir.) mbiterge 13-09-2007, 03:46 PM 04 - FERÎDÜDDÎN GENC-İ ŞEKER (Rahmetullahi Aleyh)
GÂİBDEN TOKAT
Delhili genç bir adam, duydu ki “Acûzân”da,
Evliyâdan bir kimse var imiş bu zamanda.
“Ferîdüddîn Genc Şeker” derlermiş kendisine,
Düşündü ki: “Gideyim o zâtın beldesine.
Yanında tövbe edip, talebesi olayım.
Onun teveccühüyle, doğru yolu bulayım.”
Bu hâlis niyet ile, sefere çıktı hemen.
Yolda, bir kasabaya uğradı çok geçmeden.
Lâkin bir "kötü kadın", o genci gördüğünde,
Onun güzelliğine âşık oldu o günde.
Onu aldatmak için, uğraştı pek çok, fakat,
Genç, o kötü kadına hiç etmedi iltifât.
Lâkin kadın, sonunda birçok hîle yaparak,
Meylettirdi kendine, o genci aldatarak.
Genç adam, tam elini uzatırken kadına,
Bir “Kavî tokat” indi gâibden suratına.
Ve bir ses işitti ki: (Sen kime gidiyordun?
Ne için bu kadına aldanıp mağlûb oldun?)
Bu îkâz üzerine, mahcûb oldu genç kişi.
Dedi: (Doğru, ben nasıl yaparım haram işi?)
Çekti hemen elini, ona hiç dokunmadan.
Devam etti yoluna, dinlenmeden, durmadan.
Lâkin bu hâdiseden, pek fazla duygulandı.
Nihâyet o velînin memleketine vardı.
Büyük bir merak ile sordu o ahâliye:
(Ferîdüddîn Genc Şeker, bu yerde kimdir?) diye.
Dergâhını bularak, yanına vâsıl oldu.
Ferîdüddîn Genc Şeker, ona şöyle buyurdu:
(Ey oğlum, sen gelirken, rastladın bir kadına.
Hîlesine aldanıp, tam düşerken ağına,
Şu tertemiz elini, ona hiç dokunmadan,
Kurtardı bir zât seni, o günâh ve haramdan.)
Genç kişi dinleyince, onun bu sözlerini,
Anladı o yardımın, o zâttan geldiğini.
Bu zât buyuruyor ki: (Hakîkî bir müslümân,
Şöyledir ki, kimseye bir zarar gelmez ondan.
Çünkü o, bağlanmıştır kalben "cenâb-ı Hakk"a.
Bir mes'ûliyyet hissi taşır o cümle halka.
Birine, bir fenâlık düşünse de o insan,
Mâni olur o işe, kalbindeki o îmân.
Lâ teşbîh, bir köpeğin tasması varsa şâyet,
Ondan, hiçbir insana bir zarar gelmez elbet.
Lâkin yoksa tasması, o, “Sâhipsiz” demektir.
Îmânsız olanlara, işte bu, bir örnektir.
Sâhipsiz bir köpeğin, her an ne yapacağı,
Belli olmaz ne zaman, kime saldıracağı.
Bunun gibi, îmânı olmıyan "kâfirler" de,
Zarar yapabilirler her insana, her yerde.) mbiterge 13-09-2007, 03:46 PM 05 - ZENGÎ ATÂ (Rahmetullahi Aleyh)
BİR NAZAR
Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,
Tahsîl-i ilim için, geldiler "Buhârâ"ya.
Zâhirî ilimleri öğrenip bir hocadan,
İçlerine bir "ateş" düşüverdi sonradan.
Dediler ki: (Öğrendik zâhirî ilimleri.
Lâkin “İhlâs” olmazsa, gidemeyiz ileri.
Yâni "Bâtın ilmi"ni öğrenmezsek biz eğer,
Bu tahsîl ettiğimiz ilimler boşa gider.)
Böylece, bir "mürşid-i kâmil" bulmak üzere,
Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.
“Seyyid Atâ” idi ki, birisi bu gençlerden,
Peygamber-i zîşânın evlâdıydı neseben
Semerkant yakınından geçiyorken bu gençler,
Bir “İhtiyâr kimse”yi görerek eğleştiler.
Ona seslendiler ki: (Mürşid arıyoruz biz!
Onunla, tasavvufta yetişmektir gâyemiz.)
Meğerse o ihtiyâr, “Zengî Atâ” nâmında,
Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.
"Zengî Atâ", cevâben dedi ki o gençlere:
(Aradığınız benim, gitmeyin başka yere.)
Onlardan üç tânesi, o zâta inandılar.
Ve lâkin "Seyyid Atâ" hiç etmedi îtibâr.
Düşündü:“Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek.
Bu siyâhî kişi mi beni irşâd edecek?”
Kalben geçirdiyse de, bu bozuk fikirleri,
Yine de yapıyordu günlük vazîfeleri.
Lâkin çok yaptıysa da riyâzet, mücâhede,
Hâlinde, ilerleme hiç olmadı yine de.
En son “Anber Ana”ya, gelip arz eyledi ki:
(Anacağım, üstâda şunu haber verin ki,
Ben çok üzülüyorum, n’olacak böyle hâlim?
Yıllarca buradayım, açılmadı hiç kalbim.)
O dedi ki: (Bu gece, bir keçenin içine,
Sarılıp, tevâzûyla yat kapı eşiğine.
Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar.
Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar.)
"Seyyid Atâ", o gece girdi keçe içine.
Uzandı o üstâdın kapısı eşiğine.
O gece, "Zengî Atâ" namâza kalktığında,
Gördü ki, biri yatar eşiğinin altında.
Tam basacak idi ki üzerine göğsünün,
O, tutup ayağını öpünce o büyüğün,
Buyurdu ki: (Kimdir o, yatmış eşik önüne?)
Dedi: (Seyyid Atâ’yım, muhtâcım himmetine.)
Buyurdu ki: (Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin.
Üzülme, bundan sonra açılır artık kalbin.)
O anda bir teveccüh etti "Seyyid Atâ"ya.
Çıkardı tasavvufta onu en üst noktaya. mbiterge 13-09-2007, 03:47 PM 06 - NİZÂMÜDDÎN EVLİYÂ (Rahmetullahi Aleyh)
UZLET VE HİZMET
"Nasîrüddîn-i Mahmûd", velîlerden bir kişi.
Sünnet-i seniyyeye uygun idi her işi.
Küçükken, babasının âniden ölmesiyle,
Annesi ilgilendi, onun yetişmesiyle.
Nihâyet “Nizâmüddîn Evliyâ”yı bularak,
Onun teveccühüyle, açıldı kalbi ancak.
Onun bir teveccühü, yetti seâdetine.
Zîrâ o, tek bir "Nazar" etmişti ki kendine.
İşte, ne oldu ise, o anda oldu esas.
Kalmadı o nazarla, hiç kalbinde kir ve pas.
Halbuki daha önce, uğraşıp kırküç sene,
Nice mücâhedeler eylemişti nefsine.
Lâkin bulamamıştı, maksûduna tam zafer.
Zîrâ sırf ilim ile olmazmış bu iş meğer.
Bir "Allah adamı"nın, bir şefkatli nazarı,
Silip atar kalpteki karartı ve pasları.
"Nasîrüddîn-i Mahmûd", bir süre sonra yine,
İzinle avdet etti tekrar memleketine.
Lâkin hayrânlarının çokluğundan olacak,
Yapamaz hâle geldi dersini tam olarak.
Bir haber gönderdi ki, biriyle üstâdına:
(Efendim, müsâdeniz var ise şâyet bana,
İnsanlardan ayrılıp, uzleti istiyorum.
Tenhâda, ibâdetle uğraşayım diyorum.)
Nizâmeddîn Evliyâ, buyurdu ki: (Yok izin.
İnsanlardan ayrılıp, uzlet etmemelisin.
İnsanlar arasında bulunup, hizmet etmen,
Üstündür, tenhâ yerde yaptığın ibâdetten.
Ganîmet bilmelisin, insanlara hizmeti.
Hizmet varken, büyükler revâ görmez uzleti.
Zîrâ çoğu velîler ve bilcümle Nebîler,
Ömrünü, insanlara hizmette geçirdiler.
Hattâ cefâ, sıkıntı verseler de sana halk,
Yine de bu hizmeti, yap devamlı olarak.)
“Baş üstüne” diyerek hocasının emrine,
Vakfetti hayâtını, kulların hizmetine.
Bu zât buyuruyor ki: ("Vakit", büyük nîmettir.
Sıhhatle geçiyorsa, bulunmaz ganîmettir.
Her saati, Allahın zikriyle geçirmeli.
Hep islâma muvâfık ameller işlemeli.
Her hareket ve duruş, oturup kalkmak bile,
Yapılırsa eğer ki dîne uygun hâliyle,
Yâni kul, her işinde, Rabbimizin emrini,
Düşünüp, ona göre yapmışsa amelini,
Allahı unutmuyor demektir her ânında.
“Zikir” de, hâtırlamak demektir esâsında.
Yâni kişi, islâma uyuyorsa her zaman,
Zikrediyor demektir Rabbini muntazaman.) mbiterge 13-09-2007, 03:47 PM 07 - TİMUR HÂN (Rahmetullahi Aleyh)
SÂLİH BİR MÜSLÜMÂNDI
"Timur Hân" ın babası, “Emîr Toragay Hâkân”,
Tertemiz, çok sâlih bir müslümândı o zaman.
"Seyyid Emîr Külâl"in talebesiydi hem de.
Ondan, çok istifâde etmişti o devirde.
O da, oğlu “Timur”u, çok iyi yetiştirdi.
“Şemseddîn-i Gilâl”i hoca tâyin ettirdi.
O oldu babasından sonra Belh'in emîri.
Çok sever ve sayardı, âlim ve velîleri.
Bir gün arz eyliyerek, “Şemseddîn-i Gilâl”e,
Ziyârete gittiler, “Seyyid Emîr Külâl”e.
Yolda, koyun götüren birine rastladılar.
Konuşup, onu dahî yanlarına aldılar.
Meğer o kimse dahî, o zâta gidiyormuş.
Ve hediye olarak, “Koyun” götürüyormuş.
Köye geldiklerinde, o velînin evini,
Sormak için, civârda, görmediler birini.
Onlar araştırırken, o ara yanlarına,
Bir zât gelip götürdü, onları dergâhına.
“Seyyid Emîr Külâl”miş meğer o mübârek zât.
Onları, hânesine götürmüş kendi bizzât.
Onlar bunu bilince, çok özür dilediler.
(Efendim affediniz, tanımadık) dediler.
Buyurdu ki: (Kimsesiz, garip Allah dostuna,
Ziyârete çıkanlar, kavuşur arzusuna.)
Hediye getirilen “Koyun” ise, birazdan,
Kaçınca, tutmak için koştu biri ardından.
Velâkin “Emîr Külâl” buyurdu ki: (Gitme dur!
Döner gelir o yine, kendini yorma, otur.)
Sonra cemâat ile, kalkıp namâz kıldılar.
Namâzdan sonra dahî, sohbete koyuldular.
Onlar sohbet ederken, o “Koyun” hakîkaten,
Gelip, kapı önüne yatıverdi âniden.
Hazreti Emîr Külâl buyurdu: (Ey insanlar!
Hakk’a tâbi olana, tâbi olur hayvanlar.
Eğer Hak teâlâ'ya yönelirse bir kişi,
İşte böyle rast gidip, kolay olur her işi.
"Timur Hân", gâyet sâde, mütevâzı bir halde,
Dervîşâne bir hayât yaşardı fevkalâde.
Bir gün, adamlarıyla bir yerde otururken,
Âlim ve velîlerin hâlinden konuşurken,
Öteden bir "gurub" un geçtiğini gördüler.
Ve “Bunlar kimdir?” diye, hayli merak ettiler.
Sonra öğrendiler ki, "Seyyid Emîr Külâl”miş.
O gün, talebesiyle bir sohbete gidermiş.
Öğrenince, “Timur Hân” birden duygulanarak,
Koştu onlara doğru, yerinden fırlıyarak.
Edeble yaklaşınca “Seyyid Emîr Külâl”e,
Yanında talebesi, hayret etti bu hâle.
Arz etti ki: (Efendim, lutfedip biraz durun.
Bizim yanımızda da, biraz sohbet buyurun.) mbiterge 13-09-2007, 03:48 PM 07 - TİMUR HÂN (Rahmetullahi Aleyh)
ÂLİMLERİ SEVERDİ
“Esseyyid Emîr Külâl”, bir nazar etti ona.
Buyurdu ki: (Çok mühim işler olacak sana.
Velâkin hepsinde de, muvaffak olacaksın.
Ülkeyi baştan başa, mülküne katacaksın.)
Yoluna devam edip sonra o mübârek zât,
Namâz kılıp, tefekkür eyledi yarım saat.
Sonra, talebesinden seslenerek Mensûr'a,
Buyurdu ki: (Sür'atle var git, Emîr Timur'a.
Oturuyorsa kalksın, ayaktaysa durmasın.
Ordusunu, Hârezm'in fethi için yollasın.
Sonra da, Semerkant'a yürüsün orduları.
Onunla berâberdir velîlerin rûhları.)
Talebe, bu haberi getirince Timur'a,
“Timur Hân”, ayak üzre duruyordu o ara.
O velînin emrini alınca haberciden,
Harekete geçirdi ordusunu âcilen.
“Hârezm”i fethederek, yürüdü “Semerkant”a.
Fethetti orayı da, çok kısa bir zamanda.
“Seyyid Emîr Külâl”in himmetiyle Timur Hân,
Çok geniş topraklara sâhip oldu o zaman.
Kendi yazmış olduğu "Kânun" ve "Tüzük" lerle,
Devletinde düzeni sağlıyordu her yerde
Zamanında mü'minler şuna inanmışlardır:
“Timur Hân, çok âdil ve dindâr bir müslümândır”
Âlimleri pek sever, çok hürmet gösterirdi.
Yanında bulundurup, "Özel değer" verirdi.
Yine seyyidlere de, ederdi saygı, hürmet.
Velî türbelerini ederdi çok ziyâret.
"Ahmed-i Yesevî"nin kabrinin üzerinde,
Çok mükemmel bir türbe yaptırmıştı devrinde.
“Behâeddîn Buhârî” hazretlerinin dahî,
Dergâhına, çok hizmet ederdi bizâtihi.
Buhârâ caddesinden, o bir zaman geçerken,
Bâzı müslümânları gördü “Halı silker”ken.
Merak edip sordurdu hemence bir kimseye:
(Silkinen o halılar, kime âittir?) diye.
“Behâeddîn Buhârî”, hânegâhına âit,
Olduğunu duyunca, duygulandı o vakit.
Büyük bir sevinç ile, hemen kalktı yerinden.
O tozların içine kendini attı hemen.
Onu böyle görünce, insanlar şaşırdı hep.
Dediler ki: (Timur Hân, ne yapar böyle acep?)
İşte bu velîlere, öyle çok muhabbeti,
Vardı ki, ibret oldu onun bu hareketi.
"Misk ve amber sürünür" gibi koca Timur Hân,
O tozların içinde, zevkle durdu bir zaman.
Allah'ın dostlarına gösterdiği bu hürmet,
Ve onlara, kalbinde beslediği muhabbet,
Sâyesinde, her işte kavuştu çok zafere.
Sonunda, îmân ile çıktı "Sonsuz sefer”e. mbiterge 13-09-2007, 03:48 PM 07 - TİMUR HÂN (Rahmetullahi Aleyh)
BAŞARININ SIRRI
“Timur Hân”a sordular: (Böyle yükselmenize,
Sebep olan şey nedir, söyleyin lütfen bize.)
Dedi ki: (Ermek için arzu ve murâdıma,
"Karınca" yı, kendime örnek aldım dâimâ.
Şöyle ki, bir savaşta yenilmişti ordumuz.
Baktım ki, netîcede perâkende olmuşuz.
Bir duvarın dibinde bekliyorken bu kere,
Gözüm, bir “Karınca”ya ilişti birdenbire.
Var idi ki ağzında koca "Buğday tânesi",
Onu, duvar üstünden aşırmaktı gâyesi.
Ama hep yarı yolda, o tâne düşüyordu.
Karınca tekrar alıp, yukarı çekiyordu.
Lâkin tam “Yetmiş kere” düşürmesine rağmen,
Vazgeçmedi yine de, maksat ve hedefinden.
Dikkat ettim, sonunda başardı gâyesini.
Aşırdı o duvardan o “Buğday tânesi”ni.
Ben bunu gördüğümde, düşündüm ki: "Bu gayret,
Karıncadan ziyâde, olmalı bende elbet."
Ondan sonra, bir işe verseydim şâyet karar,
Yılmadan çalışırdım, başarıncaya kadar.
Ayrıca, her iş için sorardım âlimlere.
Onların duâsını alıyordum her kere.)
Nitekim bu hususta buyurmuş ki erenler:
(kurtulur sıkıntıdan, sorarak iş görenler.
Soran dağları aşar, sormayan yolda şaşar.
Danışarak iş yapan, dâimâ rahat yaşar.
"Ben bilirim" diyenler, kurtulmaz sıkıntıdan.
Çünkü bilmediğini, öğrenmez gurûrundan.)
Bir başka evliyâ da, buyurdu ki bir kere:
(Eğer bilmiyorsanız, danışın bilenlere.
Ama "kibirli" olan, kaçınır danışmaktan.
Çünkü "Ben de bilirim" demektedir o her an.
Bu “Kibir”, öyle fecî belâdır ki mâzallah,
Kibirli olanlara, düşmandır bizzât Allah.
Eğer yakalandıysa bu belâya bir kişi,
Temizler onu ancak Cehennemin ateşi.
Secde etmedi ise, Âdem'e la’in Şeytân,
"Ben ondan hayırlıyım" dedi de, işte ondan.
Ve eğer bir müslümân, kılmıyorsa namâzı,
Bu dahî "kibir"dendir, budur bunun mânâsı.
Eğer hor bakıyorsa, bir kişi diğerine,
Bu dahî işârettir, o kimsenin "kibr"ine.
Müslümâna sû-i zan, hakîr görmek ve gıybet,
Sâhibinin "kibr"ine ederler hep işâret.
Biri danışmıyorsa yapacağı bir işte,
"Kibir"li olduğunu gösterir bu da işte.
Duâ istemiyorsa, insan yakınlarından,
Bu dahî, "kibir" ile ilgilidir yakından.
Çünkü ihtiyâcını arz etmek, kibri kırar.
Eğer arz etmiyorsa, "kibir"dendir âşikâr.) mbiterge 13-09-2007, 03:49 PM 07 - TİMUR HÂN (Rahmetullahi Aleyh)
KENDİSİNDEN RÂZIYIZ
Bu dünyânın en büyük devlet adamlarından.
Hem dahî âlimlerin dostu idi “Timur Hân”.
“Seyyid Emîr Külâl”in sohbetinde bulundu.
Mânevî evlâtlığa, hem de kabûl olundu.
Bir ara, Semerkant'a yerleşince Timur hân,
Buhârâ'ya gitmeyi, arzu etti bir zaman.
Seyyid Emîr Külâl'e, gönderdi şu haberi:
(Buhârâ'ya gelmeme var mı müsâdeleri?
Eğer izin yok ise oraya gelmemize,
Lutfedip, kendileri gelsinler ülkemize.
Hocamızı görmeyi, çok arzu ediyoruz.
Nasıl uygun olursa, tâlîmât bekliyoruz.)
Bu haber üzerine, hazreti “Emîr Külâl”,
Oğlu “Emîr Ömer”'i gönderip ona derhal,
Buyurdu ki: (Ey oğlum, git söyle "Timur Hân"a.
Kendisinden râzıyız, duâcıyız hem ona.
Lâkin onun buraya gelmesi uygun olmaz.
Bizim de, o yerlere gitmemiz hiç olamaz.
Allahın rızâsını istiyorsa Timur Hân,
Tembîh et, ayrılmasın “Adâlet” ve “Takvâ”dan.
Eğer bu tembîhimi yaparsa, iyi olur.
Kıyâmette azaptan, ancak böyle kurtulur.
Eğer “Dünyâ malı”na meylederse kendisi,
Bizim duâmızın da, hiç olmaz fâidesi.)
Bu haberi alınca hocasından Timur Hân,
Hocasının oğluna, söyledi ki o zaman:
(Döner dönmez, arzedin lütfen pederinize.
Buhârâ'nın mülkünü, vereyim emrinize.)
(Buna, izin yok) dedi, Emîr Ömer cevâben.
“Timur Hân”, bu sefer de dedi ki ona hemen:
(Öyleyse, filân şehri bağışlıyayım size.
Eğer kabûl ederse, bu, nîmet olur bize.)
Emîr Ömer dedi ki: (Bunu da kabûl etmez.
Babam, dünyâ malına, bir zerre kıymet vermez.)
Son olarak dedi ki: (İkâmet ettiğiniz,
Köyü bağışlıyayım, lütfen kabûl ediniz.)
Emîr Ömer, cevâben dedi: (Tahmîn ederim,
Bu teklîfinizi de kabûl etmez pederim.
Zîrâ bana dedi ki ayrılırken oradan:
“Bizleri memnun etmek istiyorsa Timur Hân,
"Adâlet" ve "takvâ"dan ayrılmasın herhalde.
Ancak böyle kurtulur, azaptan kıyâmette.
Ölmeden, âhirete yarar iş yapmalı ki,
İnsan, böyle kurtulur azaptan tabii ki.
Ve yine âhirette, yarar iş de bir tektir.
O da, “Resûlullah'ın yolunda yürümek”tir.
İşlerde ve sözlerde, hattâ her harekette,
Emir ve yasaklara, uymalıdır elbette.
Bu emirlere uymak, necâta sebep olur.
Yâni tatbîk edenler, ebediyyen kurtulur”.) mbiterge 13-09-2007, 03:49 PM 08 - YÛSUF MAHDÛM (Rahmetullahi Aleyh)
FÂTİHA-İ ŞERÎFE
“Yûsuf Mahdûm” adında vardı ki bir evliyâ,
Duâları, müstecâb olurdu ekseriyâ.
Bir kimse de vardı ki, bu zâta hizmet eden,
Adı “Mehmet Dede”ydi, çocuğu olmazdı hem.
Buna, hanımı ile pek çok üzülürlerdi.
“Hak teâlâ, bize de çocuk verse” derlerdi.
Bir gün bu “Mehmet Dede”, bu zâtın huzûruna,
Gelerek, bu derdini arz etti şöyle ona:
(Efendim, otuz yıldır bu evde hizmetteyim.
Çocuğumuz olmuyor, bundan üzüntüdeyim.
Duâ edin, Rabbimiz, bir “Oğul” versin bize.
Ölürsem, oğlum baksın sizin hizmetinize.)
O an yağmur yağardı, buyurdular ki ona:
(Bir bardak “Yağmur suyu” doldur da getir bana.)
O suya, "Fâtiha-i şerîfe" okuyarak,
Buyurdu ki: (Her şeye, bu, şifâdır muhakkak
Zîrâ “Fâtiha” ile, çok kapılar açılır.
Çok insanlar, bununla murâdına ulaşır.
Sizler dahî bu sudan, üçer yudum alınız.
İnşallah hâsıl olur sizin de murâdınız.)
Hocasının emriyle içince o suları,
Çok geçmeden, onların oldu bir oğulları.
Velâkin "Âmâ" idi, bu çocuk doğduğunda.
Getirip arz eyledi, hocasına bunu da.
Hazreti Yûsuf Mahdûm, buyurdu ki: (Ey Mehmet!
Bu, benim evlâdımdır, üzülme, biraz sabret.
Bu çocuk büyüdükte, Allah'ın izni ile,
Velî olup, herkesi irşâd eder ilmiyle.)
Daha sonra alarak çocuğu kucağına,
"Ezân" okuyuverdi, onun sağ kulağına.
Sol kulağına dahî, okuyunca "İkâmet",
Babası, birdenbire sevinip etti hayret.
Zîrâ o, kucağında çocuğa okur iken,
Çocuğun iki gözü açılmış idi birden.
Hakîkaten bu çocuk, büyüyüp daha sonra,
Kâmil bir “Velî” olup, feyz saçtı insanlara.
Bu zât buyuruyor ki: (Bir “Velî”ye muhabbet,
Var ise, o velîden, akar feyiz ve hikmet.
Onların kitâbını, severek okuyan da,
O “Velî”nin feyzinden, nasiplenir o anda.
Hiç kitap okumadan, geçer ise bir ömür,
Bulunmaz mahşer günü bir bahâne ve özür.
"Haberim yoktu" demek, insanı kurtaramaz,
"Bilmiyordum" demek de, geçerli özür olmaz.
Çünkü ilk vazîfemiz, herşeyden daha evvel,
Dînin emirlerini öğrenmektir mükemmel.
Bir insan, “Rehber”ine, tam teslîm olsa eğer,
Akar ona sel gibi, o “Nûr” ile “Feyiz”ler.
Teslîm olmak dînidir nitekim islâmiyyet.
Yâni "Peki" demeli, rehbere kişi elbet.) mbiterge 13-09-2007, 03:49 PM 09 - KADI MUHAMMED ZÂHİD (Rahmetullahi Aleyh)
MURÂDIN NEDİR?
Evliyânın büyüğü, ilmin hazînesiydi.
"Ubeydullah Ahrâr"ın mümtâz talebesiydi.
Kendisi anlatıyor: Talebelik çağında,
Bir arkadaşım vardı, "Nîmetullah" adında.
Semerkant'tan “Hirât”a, yola çıktık ikimiz.
"Tasavvufta bir rehber bulmak"tı niyetimiz.
"Şâdumân" adındaki bir köyde konakladık.
Hava da çok sıcaktı, günlerce orda kaldık.
Biz o köyde dururken, işittik ki bir haber:
"Ubeydullah-ı Ahrâr, o köye gelmiş meğer."
Bir ikindi vaktiydi, gittik ziyâretine.
Daha ilk sohbetinde, tutuldum kendisine.
(Sen neredensin?) diye, sordu bana o zaman.
Arz ettim ki: (Efendim, gelirim Semerkant'tan.)
Çok güzel, tesirli ve fasîh konuşuyordu.
Kalbimden geçenleri, dile getiriyordu.
Lâkin biz “Hirat” için çıkmış idik bu yola.
Hava sıcaklığından, vermiştik orda mola.
Her nedense bu arzu, çıkmamıştı içimden.
Bunu dahî anlayıp, buyurdu ki peşinden:
(Hirât'a gitmekteki murâdın acep nedir?
Tasavvufa girmek mi, ilim öğrenmek midir?)
Öyle heybetliydi ki, sükût ettim korkudan.
Yerime, arkadaşım cevap verdi o zaman.
Dedi: (Onun maksadı, tasavvufa girmektir.)
Buyurdu ki: (Öyleyse, iyi ve mübârektir.)
Sonra beni alarak, götürdü evlerine.
Elimi, eli ile tutup çekti kendine.
O anda bayılmışım, ayıldım sonra birden.
Gördüm ki, “Hirat” fikri silinmemiş kalbimden.
Bu hâlimi anlayıp, Hirat'a gitmem için,
Biraz tefekkür edip, sonunda verdi izin.
Yola çıktık ve lâkin hastalandı hayvanım.
Öyle ki, zâfiyetten atamazdı tek adım.
Hayvanımdan inerek, yürüdüm biraz yaya.
Bu sefer de gözlerim başladı ağrımaya.
Bu ağrıdan ötürü, bir yerde verdim mola.
İyileşip, tekrardan “Hirat”a çıktım yola.
Sonra da, bedenimi sıtma tuttu bu sefer.
Anladım ki, bu işte hayır yok bana meğer.
Acele geri dönüp, kavuştum ona yine.
O günden îtibâren katıldım sohbetine.
Bu zât buyuruyor ki: (Rabbimiz, bir kuluna,
Acır, onu severse, iki şey verir ona.
Birincisi, tanıtır "sevdiği bir kulu"nu.
Onun vâsıtasıyla kendine çeker onu.
İkinci olarak da, ona iyi, münâsip,
Yâni "hayırlı bir iş", bir meslek eder nasîb.
Allah'ın, bir kulunu sevdiğine tek nişân,
Hep "hayırlı işler"le, meşgûl olur o insan.) mbiterge 13-09-2007, 03:49 PM 10 - MUHAMMED SIBGATULLAH (Rahmetullahi Aleyh)
YETİŞİR BU KADAR NÂZ
Bu büyük zât, “Mâsum-u Fârûkî”nin oğludur.
“İmâm-ı Rabbânî”nin sevgili torunudur.
Bu çocuk doğduğunda, babası, dedesiyle,
“Ecmir”de bulunurdu, ilim vesîlesiyle.
Serhend'e dönerlerken duydular bu haberi.
Çok sevinip, o anda sürûr doldu kalpleri.
Dedesi oluyordu, “İmâm-ı Rabbânî” de.
Önce çocuğu sordu, Serhend'e geldiğinde.
Yüzünü görür görmez, dedi: (Elhamdülillah.
Esselâmü aleyküm, yâ molla Sıbgatullah!)
Dedesinin mübârek lisânıyla, o gece,
"Sıbgatullah" adını almış oldu böylece.
Sevgili torununa eğilip sonra hemen,
Müjdeler fısıldadı, kulağına gönülden.
Henüz alışmamışken dili süt emmesine,
Alıştı dedesinin, o mübârek sesine.
“Muhammed Sıbgatullah”, henüz beş aylık iken,
Ağır bir hastalığa, yakalanmıştı birden.
Ona çâre bulmaktan âciz kaldı tabîbler.
Ve hattâ, “Bugün yarın vefât eder” dediler.
Hastalığın şiddeti, arttı her gün begâyet.
Nabzı da, hissedilmez olmuştu en nihâyet.
Anasıyla babası, “Ölecek” zannettiler.
Hattâ cenâze için, hazırlığa girdiler.
Lâkin o gün, “İmâm-ı Rabbânî” hazretleri,
O eve teşrîf edip, giriverdi içeri.
Eliyle torununun yüzüne dokunarak,
Buyurdu ki: (Ey oğlum, üzme bizi, haydi kalk!
Yetişir bu kadar nâz annen ile babana.
Yeter bunca üzüntü, aç gözünü, bak bana.
Sen kalk ki, annen baban birazcık sevinsinler.
Şöyle huzûr içinde, biraz yemek yesinler.)
Ölüm derecesinde olduğu halde bile,
Açtı hemen gözünü, onun bu sözleriyle.
Hareketler eyledi, hem dahî ağlıyarak,
Ve şifâya kavuştu, bir anda tam olarak.
Babasına dönerek, buyurdu ki o zaman:
(Yaşamak ümîdini, kesmişti herkes bundan.
Ben, kalben görürüm ki, Allah'ın izni ile,
Saçları, sakalları ağarmış tamâmiyle.
İlim ve tasavvufta, yetişip kemâl bulmuş.
Ve binlerce talebe, huzûrunda oturmuş.
Nûrundan istifâde ediyor çok insanlar.
Allah'ın izni ile, olacak hepsi bunlar.)
“İmâm-ı Rabbânî”nin sözleri, hakîkaten,
Seneler sonrasında, vukûa geldi aynen.
İnsanlar bilmese de ileriki işleri,
Hak teâlâ, onlara bildirir çok şeyleri.
Çünkü onlar, Allah'ın çok sevdiği kullardır.
Onların, böyle üstün kerâmetleri vardır.) mbiterge 13-09-2007, 03:50 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
GENÇ İKEN TÖVBE ETTİ
“Belh” şehrinde ikâmet ediyordu evvelden.
Tüccârlık yapıyordu, henüz tövbe etmeden.
Türkistân’a gitmişti, genç iken mal almaya.
O yeri merak edip, başladı dolaşmaya.
Bir “Puthâne” görerek, girdi hemen içeri.
O anda içeride, var idi "yaşlı" biri.
İbâdet ediyordu, o, bir putun önünde.
Hayret içinde kaldı o bunu gördüğünde.
Yanına yaklaşarak, dedi: (Ne yapıyorsun?
Niçin sen, böyle cansız bir puta tapıyorsun?
Bu putun, ne kendine, ne sana faydası var.
Veremez hiç kimseye, ne bir fayda, ne zarar.
Halbuki bir "Sâhib"in var ki seni yaratan,
Her türlü murâdına kavuşur Ona tapan.
O hakîkî ilâh da, "Allahü teâlâ"dır.
İbâdet olunmaya, sırf O’nun hakkı vardır.)
O putperest dedi ki: (Doğruysa söylediğin,
Niçin yurdundan çıkıp, bu uzak yere geldin?
Bahsettiğin o Allah, verirken sana rızık,
Sen, rızkını burada arıyorsun, çok yazık.
Halbuki orada da görülürdü bu işin.
Niçin tâ buralara uzandın rızık için?)
Bu sözden duygulanıp, çok haklı gördü onu.
Oradan ayrılarak, tuttu Belh'in yolunu.
Rastladı bu sefer de, yolda bir “Mecûsî”ye.
Ticâret yaptığını söyledi o kimseye.
O dahî öğrenince ne için geldiğini,
Bir şeyler söyliyerek îkâz etti kendini.
Dedi: (Ticâret için geldinse, yazık sana.
Rızk için gelinir mi Belh'ten tâ Türkistan'a?
Kısmetinde olmıyan bir rızkın peşindeysen,
Ele geçiremezsin, yıllarca böyle gezsen.
Şâyet kısmetin olan rızıksa aradığın,
Ne için arkasında koşuyorsun o rızkın?
Bil ki o, senin için ayrılmıştır bir yana.
O gelip bulur seni, lüzum yok aramana.)
Onun dahî sözünü beğenip, oldu hayrân.
O günden îtibâren, soğudu bu dünyâdan.
Her iki kişinin de, doğru bulup sözünü,
Dünyâdan “Âhiret”e tam çevirdi yüzünü.
Düşündü ki: "Âhiret lâzımdır bana önce.
Çünkü hesap sorulur her insana, ölünce.
Önce, islâmiyyeti bilmeliyim mükemmel.
Sonra da, yapmalıyım onunla iyi amel.
Beni, ibâdet için yarattı Hak teâlâ.
İbâdet nasıl olur? Bilmem lâzım evvelâ."
O böyle düşünerek, “İlm”e verdi kendini.
Öğrendi ince ince, islâm bilgilerini.
Daha sonra çalışıp, oldu büyük “Evliyâ”.
Kararmış gönülleri, diriltip etti ihyâ. mbiterge 13-09-2007, 03:51 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
NİÇİN TESİR ETMEDİ?
Tüccârlık yapıyordu gençlik senelerinde.
Bir "kıtlık" başgösterdi, bir ara Belh şehrinde.
Bu yüzden, suratları asık idi herkesin.
Açlıktan gülmüyordu yüzleri hiç kimsenin.
Rastladı o sırada neş'eli bir köleye.
Merak etti, "Bu, niçin neş'eli böyle?" diye.
Sordu ki: (Bu kıtlıktan, herkes üzüntülü hep.
Sen ise neş'elisin, hikmeti nedir acep?)
O, cevâben dedi ki: (Ne için üzüleyim?
Çok varlıklı ve zengin bir efendim var benim.
Şefkatli, merhametli, cömerttir hem de gâyet.
Ne için edineyim kıtlığı kendime dert?)
O bunu işitince, dedi: "Aman yâ Rabbî!
Duymadım ben ömrümde güzel söz, bunun gibi.
O, bir "Kul"a güvenip, oluyor da bahtiyâr,
Benim, yok tevekkülüm "Rabbim"e onun kadar.”
Gençlik senelerinde, reîsiydi gençlerin.
Gitti tapınağına bir gün mecûsîlerin.
Dedi ki: (Arkadaşlar, girelim de içeri,
Görelim şu ateşe tapan mecûsîleri.)
Girince gördüler ki, "Genç biri" oturuyor.
Önünde ateş yakmış, ona secde yapıyor.
Dedi ki: (Bu ateşe ibâdet etme sakın.
Allah'a îmân et ki, azaptan kurtulasın.)
O böyle dediyse de, aldırmadı o fakat.
Ve hattâ sinirlenip, gelip vurdu bir tokat.
Çok üzüldü o gencin böyle davranışına.
Ve sonra çıktı hemen, tapınağın dışına.
Dedi ki: (Arkadaşlar, benim kusurlarımdan,
O mecûsî genç kişi, olamadı müslümân.
Benim bozukluğumdan, etmedi sözüm tesir.)
Deyip, bu hâdiseye oldu çok müteessir.
Tövbe istiğfâr edip, ağladı için için.
Sel gibi gözyaşları akıttı bunun için.
Başladı hemen sonra, “İlim” tahsîl etmeye.
Büyük bir “Âlim” olup, tekrardan geldi Belh'e.
Fakat uzun seneler geçmiş idi aradan.
Geldi o tapınağa, talebeyle bir zaman.
Buyurdu ki: (Girelim, gelin şu tapınağa.
Hallerini görüp de, şükredelim Allah'a.)
Girip gördü içerde, gâyet "Yaşlı" bir kişi.
Buyurdu: (Müslümân ol, terk eyle bu ateşi.)
İhtiyâr, "Peki" dedi hiç îtirâz etmeden.
Bir şehâdet getirip, îmâna geldi hemen.
Buyurdu: (Yıllar önce, bir genç vardı burada.
O, şimdi nerededir, yaşıyor mu dünyâda?)
(O genç, benim) deyince, hayret edip dedi ki:
(Îmâna gelmemiştin o zaman, niye peki?)
Dedi: (Tesir etmedi sözlerin bana o gün.
Şimdi ise kalbime işledi tek bir sözün.) mbiterge 13-09-2007, 03:51 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
EĞER MÜSLÜMANSANIZ...
Bir gün zengin bir adam, “Şakîk hazretleri”ne,
Gelip, bir istirhâmda bulundu kendisine.
Dedi ki: (Ey efendim, ben zengin bir kimseyim.
Her ihtiyâcınızı karşılamak isterim.)
Onun bu teklîfine karşılık, bu büyük zât,
Buyurdu: (Olabilir, şartım var benim fakat.)
Zengin, hayret içinde dedi ki: (Ey efendim!
O şartınız nedir ki, bunu çok merak ettim.)
Dedi: (Bana verince, malın noksanlaşırsa,
Veyâ hırsız gelip de, malların çalınırsa,
Yâhut da vazgeçersen ilerde bu fikrinden,
Bir kusûrumu görüp, dönersen niyetinden,
Ve yâhut da ölürsen bir gün ânî olarak,
Nafakasız kalırsam, o zaman ne olacak?
Bana, bu hususlarda verirsen bir temînât,
Derhal kabûl ederim teklîfini şu saat.)
Bunları, şaşkın halde dinledi zengin adam.
Sonra, “hazreti Şakîk” eyledi şöyle devam:
(Şu an benim rızkımı, verir ki öyle bir zât,
Bütün bu hususlarda, kefîldir bana bizzât.
Saçar ihsânlarını, hepsine mahlûkâtın.
Yine de, hazînesi hep doludur o zâtın.
Her canlının rızkını verir de fazla fazla,
Yine hazînesinde, azalma olmaz aslâ.
Hem o kadar çoktur ki şefkat ve merhameti,
Kulları yapsalar da her suç ve kabâhati,
Bakmayıp hiç onların isyân etmelerine,
Kesmez rızıklarını, devamlı verir yine.
Hem de O, ölümsüzdür, O hep vardır, hiç ölmez.
Her ne olursa olsun, va'dinden geri dönmez.
Böyle bir zât, rızk için kefîlken şimdi bana,
Yakışır mı, bırakıp, gideyim başkasına?
Böyle yapan kimseye, “Akıllı” denilir mi?
Böyle yüce bir Sâhip, bırakıp gidilir mi?)
Zengin Onu dinleyip, dedi ki: (Ey efendim!
Beni affediniz ki, büyük hatâ eyledim.)
Bâzı âsî gençlere, bir gün de bu büyük zât,
Biraz sert konuşarak, şöyle etti nasîhat:
(Eğer “Çocuk” iseniz, mektebe devam edin.
Eğer “Deli” iseniz, tımarhâneye gidin.
Şâyet “Hasta” iseniz, görünün tabiplere.
Eğer “Ölü” iseniz, gömülün kabirlere.
Yok “Müslümân” iseniz, o takdîrde islâmın,
Şartları her ne ise, îfâ edin bihakkın.)
Bir gün de buyurdu ki: (Etmeyin sakın gaflet.
Yoksa, pişmânlığınız çetin olur begâyet.
Aklı olan, dünyâda henüz ecel gelmeden,
“Ölüm” ve “Âhiret”e hazırlanır evvelden.
Bilir ki dünyâ fânî, ebedîdir âhiret.
Âhiret günü için, gösterir sa'y-ü gayret.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
SULTÂNA NASÎHATİ
Bir yıl "Şakîk-i Belhî", Hacca gitmek üzere,
Hazırlığını yapıp, çıktı hemen sefere.
Bağdat'ta mola verip, eyledi istirâhat.
Halîfe haber alıp, çağırttı onu bizzât.
Teşrîf eylediğinde, sordu ki: (Her kimsenin,
Zâhid diye bildiği Belh'li Şakîk sen misin?)
Buyurdu: (Şakîk benim, zâhid değilim fakat.)
Hârun Reşîd dedi ki: (Eyle bana nasîhat.)
O da "Peki" diyerek, buyurdu: (Ey halîfe!
Rabbimiz verdi sana çok ağır bir vazîfe.
Hükümdâr olmak ile, mühim bir mevkîdesin.
Sen, şu büyük zâtları, rehber edinmelisin.
Rabbimiz "Ebû Bekr-i Sıddîk"ın makamını,
Sana ihsân etti ki, veresin tam hakkını.
O, nasıl "Doğru" ise, sen de öyle olasın.
Mazlûmların hakkını, zâlimde komıyasın.
Ve "Hazreti Ömer"in verdi ki makamını,
Sen de ayırt edesin, "hak" ve "bâtıl" olanı.
"Hazreti Osmân"ın da makamını hem sana,
Verdi ki, sarılasın "hayâ" ile "ihsân"a.
"Hazreti Alî"nin de makamını verdi ki,
Sen de "ilim sâhibi" olasın onun gibi.)
Hârun Reşîd dinleyip, başladı ağlamaya.
Dedi: (Doğru söyledin, devam et biraz daha.)
Buyurdu ki: (Ey Hârun, vardır ki bir Cehennem,
Oraya "bekçi" yaptı Hak teâlâ seni hem.
Sana, üç şey verdi ki, mal, kılıç ve kırbaçtır.
Bunlarla, insanları “Ateş”ten uzaklaştır.
Yanına muhtâç biri gelirse, “Mal” ver ona.
Sıkıntısı gitsin de, girsin Allah yoluna.
Kim de günâh işlerse islâmdan ayrılarak,
Onu da, “Kırbaç” ile yola getir vurarak.
Başkasının hakkına tecâvüz edenleri,
Meselâ haksız yere adam öldürenleri,
Sen çık karşılarına, bu “Kılıc”ı alarak.
Mazlûmların hakkını, zâlimden al muhakkak.
Böyle yapmazsan eğer, şunu bil ki yakînen,
Mahşerde Cehenneme, sen olursun ilk giren.)
Hârun Reşîd dinleyip, eyledi ki şöyle arz:
(Devam eyle ey Şakîk, alıyorum büyük haz.)
Buyurdu ki: (Ey Hârun, sen devlet reîsisin.
Sen, bir suyun menba’ı ve kaynağı gibisin.
Senin vâlîlerin de, bu suyun kollarıdır.
Su, menba'da nasılsa, kollarda da aynıdır.
Veyâhut bir bedende, "Baş"gibidir hükümdâr.
Halk ise o bedende sanki bir "Âzâ"dırlar.
Bedendeki âzâlar, elbet başa tâbidir.
Baş iyi olur ise, âzâlar da iyidir.)
Hârun Reşîd dedi ki: (Ne güzel söylüyorsun.
Rabbimizin rızâsı, senin üstüne olsun.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
ÖĞÜNME MALIN İLE!
Halîfe Hârun Reşîd, bir gün "Şakîk Belhî"ye,
Ricâ etti: (Bana bir nasîhat eyle!) diye.
Buyurdu ki: (Ey Hârun, gaflete gelme sakın.
Zîrâ "ölüm", insana uzak değil, çok yakın.
Aldanma bu dünyânın mal ve saltanatına.
Âhirette, bunların faydası olmaz sana.
Düşün şimdi bir çölde, günlerce kaldığını,
Harâretten susayıp, içinin yandığını.
Tam ölecek bir hâle gelmişken susuzluktan,
Biri gelse yanına, hem de "Serin su" satan.
Senin, bu susuzluktan yanmışken böyle için,
Ne kadar mal verirsin o suyu almak için?)
Dedi ki: (Ne isterse veririm o ücreti.
Olur mu o durumda, malın ehemmiyeti?)
Buyurdu: (Yarısını isterse servetinin,
Verir misin o şahsa, o suyu almak için?)
Hârun Reşîd dedi ki: (Veririm hemen elbet.
Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar bu servet.)
Buyurdu ki: (Pekâlâ, içtin ve kandın suya.
Lâkin atamıyorsun o suyu dışarıya.
Yâni bir damla bile, idrar yapamıyorsun.
Şiddetli bir sancıyla, kıvranıp duruyorsun.
O ara, bir başkası gelse senin yanına.
Dese: "Çâre bulurum, senin hastalığına."
Kalan servetini de talep etse o hepten,
Acabâ verir miydin halâs için o dertten?"
Dedi: (Gâyet tabii, seve seve verirdim.
Ben sancıdan ölürken, neye yarar servetim?)
Buyurdu: (Öyle ise, öğünme malın ile.
Bir içimlik su kadar kıymeti yokmuş bile.)
Hârun Reşîd ağlayıp, dedi ki: (Söyle daha.)
Buyurdu ki: (Ey Hârun, isyân etme Allah'a.
“Tövbe”yi, bir an bile sakın geciktirme ki,
İstiğfâr edemeden ölebilirsin belki.
Pişmân olur, tövbeyi sonraya bırakanlar.
Zîrâ "ecel", çok zaman, ânî gelip yakalar.
Bil ki hâlis müslümân, kimseyi kötü bilmez.
Kimsenin arkasından, konuşup gıybet etmez.
Târifi şöyledir ki hakîkî bir mü'minin:
"Elinden ve dilinden, insanlar olur emîn."
Tam yediyüz âlime sordum ki şu suâli:
(Akıllı bir insanın, nasıl olur ahvâli?)
Dediler: (Soğumuştur o kimse bu dünyâdan.
Âhiret hazırlığı içindedir durmadan.
Bilir ki dünyâ fânî, âhiret ebedîdir.
“Âhiret günü” için hazırlık içindedir.
Dünyâ işleriyle de uğraşsa da nihâyet,
Lâkin dünyâ malına, beslemez hiç muhabbet.
Dünyâdan, “Âhiret”e çevirmiştir yüzünü.
İbâdetle geçirir gece ve gündüzünü.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 11 - ŞAKÎK-İ BELHÎ (Rahmetullahi Aleyh)
AZ KONUŞUN
Bir gün “Şakîk-i Belhî” Mekke'ye vardığında,
İnsanlar haber alıp, toplandılar yanında.
Onlardan bir tânesi yaklaşıp ona bizzât,
İstirhâm eyledi ki, etsin biraz nasîhat.
Buyurdu ki: (Geçimin nasıldır senin şu an?
Bir şey bulamayınca, ne yaparsın o zaman?)
Dedi: (Bir şey bulunca, ona şükrediyorum.
Bulamayınca ise, durup sabrediyorum.)
Ona, Şakîk-i Belhî buyurdu ki cevâben:
(Belh'in köpekleri de yaparlar böyle aynen.
Yâni bir şey bulunca, sevinip onu yerler.
Bulamayınca ise, bekleyip sabrederler.)
O kimse, şaşkın halde dedi ki: (Efendim siz,
Bu gibi durumlarda, peki ne edersiniz?)
Buyurdu ki: (Bir şeyler geçerse elimize,
Veririz hemen onu, bir din kardeşimize.
Bir şey geçmeyince de, buna hiç üzülmeyiz.
O zaman Rabbimize, hamd-ü senâ ederiz.)
Bu cevap, o kimsenin gitti pek çok hoşuna.
Ve “Şakîk-i Belhî”nin sarılarak boynuna,
Dedi ki: (Sen vallahi, çok mübârek bir zâtsın.
Hak teâlâ nûrunu ve feyzini arttırsın.)
Bir gün de buyurdu ki: (Sızlanmayın belâya.
İsyânkâr olursunuz yoksa Hak teâlâya.
Zîrâ geri çevrilmez, sızlanmakla belâ, dert.
Sabır sevâbından da mahrum olur böyle fert.
Belâya sabretmenin mükâfâtını bilen,
Ondan halâs olmaya, heves etmez kat'iyyen.
Allahü teâlâdan korkmanın alâmeti,
Terk etmektir her türlü günâh ve ma'siyyeti.
Rahmetinden ümitli olmanın nişânı da,
Çok ibâdet etmektir, fırsat varken şu anda.
"Hak teâlâ affeder" diyerek, bir müslümân,
Çekinmeden, Rabbine ederse günâh, isyân,
Veyâhut da "Sonradan tövbe ederim" diye,
Kim ki tövbe etmeyi atarsa ileriye,
Bu kimseler, büyük bir gaflet içindedirler.
Zîrâ umûmiyetle “Ânî gelir” eceller.
“Ölüm”e hazırlıklı olmalı ki gün gece,
Geri döndüremezsin, zîrâ ölüm gelince.
Muhâfaza eyle ki, "Kötü söz"den dilini,
Ki, mahcûb eylemesin, mahşerde o dil seni.
Bir sözü söylemeden, sonunu düşün önce.
Senden, onun hesâbı sorulacak ölünce.
Verebilecek isen sorunca cevâbını,
O zaman onu söyle, yoksa kapat ağzını.
Hazret-i Ebû Bekir, “Taş” koyardı ağzına.
Ki, kâdir olamasın mâlâya’nî lâfzına.
Büyükler, çok düşünür ve lâkin az söylerler.
Zîrâ "Susan kurtuldu" buyurmuştur o Server.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 12 - HÂTİM-İ ES'AM (Rahmetullahi Aleyh)
BENDEN NELER ÖĞRENDİN?
O “Hâtim-i Es'am” ki, devrinin bir tânesi.
Velîlerden “Şakîk-i Belhî”nin talebesi.
Çocuk yaşta başladı hocasının dersine.
Vâkıf oldu bilcümle ilimlerin hepsine.
Bir gün “Şakîk-i Belhî”, çağırıp kendisini,
Sordu ki: (Kaç senedir dinliyorsun dersimi?)
(Otuz yıldır) deyince, sordu ki: (Peki, benden,
Bunca yıl ne öğrendin, ne oldu istifâden?)
Dedi ki: (Ey üstâdım, otuz küsur senedir,
Sizlerden öğrendiğim yalnız "Sekiz nesne" dir.)
O böyle söyleyince, üstâdı üzüldü pek.
Dedi: (Öğrenmemişsin fazla şey benden demek.
Bunca yıl gayret ettim senin yetişmen için.
Seninse istifâden az olmuş, acep niçin?)
Dedi ki: (Ey üstâdım, böyledir hakîkaten.
Lâkin fazlasını da istemezdim ben zâten.
Zîrâ biliyorum ki, dünyâ ve âhirette,
Felâha ermek için, bunlar kâfî elbette.)
Hocası buyurdu ki: (Nedir bunlar evlâdım?
Söyle de, benim dahî olsun bir mâlûmâtım.)
Dedi ki: (Birincisi, baktım, herkes şimdiden,
Bir şeyi "Gâye" seçmiş, koşar onun peşinden.
Kimi “Mal”, kimi “Para”, kimi “Şöhret” peşinde.
Kimi de “Mevkî makam, rütbe” endîşesinde.
Yegâne gâye olmuş, bunlar o insanlara.
Hırs ile uğraşırlar, varmak için bunlara.
Ve lâkin dikkat ettim, o sevdikleri şeyler,
Onlara, "kabre kadar" arkadaşlık ederler.
Hiçbiri, onlar ile girmiyorlar kabire.
Halbuki onlar için uğraşmıştı habire.
Düşündüm ki, öyle "Dost" bulayım ki kendime,
Öldüğümde, benimle, o da girsin kabrime.
Sâdece bu dünyâda olmasın bana yârân.
Öldükten sonra dahî, ayrılmasın yanımdan.
Mezara girdiğimde, bırakmasın beni tek.
Bulunsun hep yanımda, kıyâmet gününe dek".
Böyle "Sâdık arkadaş" ve böyle "Vefâlı yâr",
Ne olabilir? diye, düşünüp verdim karar.
"Rabbime ibâdet"ten daha vefâlı, sâdık,
Arkadaş bulamadım, sarıldım ona artık.
Bildim ki, ibâdetler yapılınca “İhlâs”la,
Sâhibini, hiç yalnız bırakmaz yolda aslâ.
O, ölüp de kabire girdiği zaman bile,
Ayrılmayıp, arkadaş olurlar onun ile.
Tamâmen yüz çevirip o "yalancı dostlar"dan,
“Rabbime ibâdet”e sarıldım hiç durmadan.
Haram ve günâhlardan, kaçındım ince ince.
İyilik, ihsân yaptım elimden geldiğince.)
Şakîk dedi: (Çok doğru söylüyorsun ey Hâtim!
İkinci fâideni söyle de dinliyeyim.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 12 - HÂTİM-İ ES'AM (Rahmetullahi Aleyh)
İKİNCİ FÂİDEM
Hâtim dedi: (Ey hocam, faydamın ikincisi,
Nefsinin peşi sıra koşar gördüm herkesi.
Onun isteklerini, helâl-haram demeden,
Yapıyorlar, Allah'tan hiç de hayâ etmeden.
Halbuki Hak teâlâ, Kur'ânda ara ara,
Bu nefse uymamayı emrediyor kullara.
Hattâ buyuruyor ki: "Nefsine düşmanlık et.
Zîrâ nefs-i emmâren düşmandır bana elbet.
Kim Rabbinden korkarak, uymaz ise nefsine,
Kavuşur Cennetteki nîmetlerin hepsine."
Nefsimi “Düşman” bilip, çalıştım uymamaya.
Dikkat ettim an be an, ona aldanmamaya.
Ona, böyle şiddetle edince muhâlefet,
O da, isteklerinden vaz geçti en nihâyet.
Rabbine ibâdetten kaçarken daha önce,
Şimdi yapmak istiyor ihlâsla gündüz gece.)
Şakîk dedi: (Ey Hâtim, tebrîk ederim seni.
Söyle de dinliyeyim üçüncü fâideni.)
Dedi ki: (Nazar ettim, insanların hâline.
Düşkün gördüm onları, dünyâ mâl-ü mülküne.
Türlü sıkıntılara girerek gece ve gün,
“Dünyâlık” toplamaya uğraşırlar büsbütün.
Halbuki Hak teâlâ, “Dünyâ”ya, zerre kadar,
Değer, kıymet vermiyor, öyleyse neye yarar?
Hem dahî Hak teâlâ buyurdu ki Kur'ânda:
"Her ne topladıysanız, mal nâmına dünyâda,
Sıkı sarılsanız da onlara her ne kadar,
Ölünce, elinizden çıkacak hep o mallar.
Ve lâkin Allah için sarf ettiyseniz ancak,
İşte o mallarınız, sizden ayrılmıyacak."
Bu âyeti düşünüp, ne kadar varsa malım,
Hepsini, “Allah için” din yoluna harcadım.
Böylece, elimdeki o malları, tamâmen,
Verip, yoldaş eyledim kendime ebediyyen.
Dünyâ için, para pul etmedim aslâ talep.
“Allah için” kazanıp, o yolda harcadım hep.)
Şakîk dedi: (Ne güzel söylüyorsun ey Hâtim!
Dördüncü fâideni söyle de öğreneyim.)
Dedi ki: (İnceledim insanların hâlini.
Gördüm ki, çekemiyor bir kimse diğerini.
Yâni birbirlerine bakıp haset ederler.
Gayrinin mallarına, ilmine göz dikerler.
Halbuki Hak teâlâ buyurdu ki âyette:
"Biz onların rızkını, taksîm ettik elbette."
Düşündüm ki: “Allah'ın kuluyum ben de mâdem,
Benim dahî rızkımı, verir Rezzâk-ı âlem”.
Râzı oldum Rabbimin ezelî taksîmine.
Göz dikmedim kimsenin emvâline, ilmine.)
Şakîk dedi: (Ey Hâtim, ne güzel söylüyorsun.
Söyle beşinciyi de, benim de bilgim olsun.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 12 - HÂTİM-İ ES'AM (Rahmetullahi Aleyh)
BEŞİNCİ FÂİDEM
Hâtim dedi: (Ey hocam, beşinci istifâdem,
İnsanlara baktım ve çok hayret eyledim hem.
Şöyle zannederler ki bâzıları mâlesef:
İnsan, “Dünyâlık” ile bulur kıymet ve şeref.
Makam sâhiplerine, gösterirler çok hürmet.
Böyle olmıyanlara, vermezler ehemmiyet.
İnsanlık kıymetini, "Zenginlik"te ararlar.
Ve lâkin fakirlere, hor ve hakîr bakarlar.
Fakat ben düşündüm ki: “Hak teâlâ indinde,
İnsanlığın şerefi, yoktur bunlar içinde”.
Zîrâ buyuruyor ki bu hususta Rabbimiz:
"Kim benden çok korkarsa, odur en şerefliniz."
Ben onların fikrine, vermedim ehemmiyet.
Rabbimin her emrine, eyledim tam riâyet.
"Takvâ"ya sarılarak, hayâ ettim Allah'tan.
Onun korkusu ile kaçındım her günâhtan.)
Şakîk dedi: (Ne güzel söylüyorsun ey Hâtim!
Altıncı fâideni söyle de dinliyeyim.)
Hâtim dedi: (Ey hocam, baktım pek çok insana.
Uymuşlar tamâmiyle “Nefis” ile “Şeytân”a.
Bir kısmı, diğerinin malına göz dikmişler.
“Dünyâ” için, bâzısı bâzısına diş biler.
Halbuki kitâbında buyuruyor ki Allah:
"Düşmanınız, nefis ve şeytândır, olun âgâh!
Ve sizi doğru yoldan kim isterse ayırmak,
Biliniz ki, onlar da düşmandır size mutlak."
“Düşman” bildim kendime, nefsim ile şeytânı.
Sevmedim beni yoldan çekmeye uğraşanı.
Aldanmadım onların yaldızlı sözlerine.
Kulak verdim sâdece, “İslâm âlimleri”ne.
Onlara kıymet verip, sevdim müslümânları.
Düşman bildim kendime, bozguncu insanları.
Âlimlerin sözüyle, iyi oldu her hâlim.
Dünyâdan, “Âhiret”e meyl etti hem de kalbim.
Bildim ki, lüzumsuzmuş dünyâ malını sevmek.
Değmezmiş dünyâ için, gayriyi haset etmek.
Hem dahî öğrendim ki, “Dünyâ”ya, Allah meğer,
"Sinek kanadı" kadar vermezmiş aslâ değer.
Düşündüm ki: “Rabbimin hiç kıymet vermediği,
Dünyâ için, değer mi haset etmek gayriyi?
Nasılsa o dünyâlık, yarın çıkar elimden.
Ben, şimdiden çıkardım sevgisini kalbimden.”
Bildim, bunun sonunda "Ölüm" vardır âkıbet.
Ve lâkin sonu yoktur, ebedîdir âhiret.
Düşündüm ki: “Âhiret mâdem ki ebedîdir,
O halde, ibâdete sarılmak en iyidir.”
“Dünyâ muhabbeti”ni tam çıkardım içimden.
Hazırlığa başladım âhirete şimdiden.)
Şakîk dedi: (Ey Hâtim, bu tesbîtin ne iyi.
Söyle de, dinliyeyim yedinci fâideyi.) mbiterge 13-09-2007, 03:52 PM 12 - HÂTİM-İ ES'AM (Rahmetullahi Aleyh)
YEDİNCİ FÂİDEM
Hâtim dedi: (Ey hocam, baktım şu insanlara,
Helâl haram demeden, kazanırlar hep para.
Bir lokma ekmek için, girerler çok zillete,
Katlanırlar bu yüzden bir hayli eziyete.
Lâkin buyuruyor ki Rabbimiz bunun için:
(Hiç bir canlı yoktur ki, rızkı gönderilmesin.)
Düşündüm ki: “Ben dahî, bir canlıyım pekâlâ,
Benim dahî rızkımı gönderir Hak teâlâ.
Mâdem ki rızık için, kefîldir Allah bize,
O halde ne lüzum var fazla düşünmemize?”
Dünyâda benim gibi, milyarlarca canlı var.
Verir rızıklarını, geçse de uzun yıllar.
Benim dahî rızkımı gönderir Rabbim elbet.
Niçin bunu kendime edineyim fazla dert?
Yalnız ben, kul olarak yapıştım sebeplere.
Helâlinden kazanıp, harcadım helâl yere.
O emrettiği için çalışıp, tuttum san'at.
Lâkin kazandığıma eyledim hep kanâat.)
Şakîk dedi: (Ey Hâtim, çok doğru söylüyorsun.
Sekizinci faydanı söyle de bilgim olsun.)
Hâtim dedi: (Ey hocam, baktım şu ahâliye,
Gördüm ki, güvenirler Rablerinden gayriye.
Kimisi parasına, kimi mal ve mülküne,
Kimi de güveniyor, makam ve mevkîine.
Bir kısmı da fakirdir, yok onlarda mal, para.
Dayanır onlar dahî, kendi gibi kullara.
Halbuki müslümâna, yakışmaz böyle olmak.
Zîrâ şöyle buyurur Kur'ânda cenâb-ı Hak:
(Kim ki tam güvenirse şâyet Yaradan’ına,
Yetişir O da onun, her türlü imdâdına.)
Ben bunu düşünerek, Rabbimden gayrisinden,
Yüz çevirip, hiç yardım istemedim kimseden.
Yalnız O'na güvendim ve O'na dayandım hep.
Dünyâda, hiç sıkıntı çekmedim bundan sebep.
Düşündüm ki: “Onların güvendiği o şeyler,
Hepsi, Hak teâlâdan elbette âcizdirler.
Mal telef olabilir, insan ölür âkıbet.
Rabbimiz ölümsüzdür, O'nundur güç ve kuvvet.”)
Şakîk bunu duyunca, buyurdu ki: (Ey Hâtim!
Semâvî kitapların hepsini ettim hatim.
Gördüm ki, dördünün de bunlardır hülâsası.
Bu sekiz temel üzre yazılmıştır esâsı.
Her kim, bu sekiz şeye tam ederse riâyet,
Dünyâ ve âhirette bulur sonsuz seâdet.
Gevşeklik eder ise bunlarda insan eğer,
Dünyâ ve âhirette, çeker çok elem, keder.)
Yâ Rabbî, bu mübârek kulların hürmetine,
Nâil et bizleri de af ve mağfiretine. mbiterge 13-09-2007, 03:53 PM 13 - HAKÎM-İ TİRMİZÎ (Rahmetullahi Aleyh)
İLİM AŞKI
"Hakîm-i Tirmizî" ki, hâlis Allah adamı.
O idi zamanının büyük hadîs imâmı.
Genç iken, temiz kalbi yanardı "ilim" için.
Yollarını arardı ilim tahsîl etmenin.
İki arkadaşıyla, bir gün karar verdiler.
"İlim için, sefere çıkmalıyız" dediler.
Gelip, bu kararını söyledi annesine.
Lâkin o, çok üzülüp dedi ki kendisine:
(Ey yavrum ben hastayım, sen dahî biliyorsun.
Beni kime bırakıp, sefere gidiyorsun?)
Annesi üzülünce, vazgeçti bu fikrinden.
Ve lâkin "İlim aşkı" silinmedi kalbinden.
O iki arkadaşı, gittiler tahsîl için.
O ise, tenhâlarda ağlardı için için.
Yine bir gün, gizlice bir yerde ağlıyordu.
Gözünden, yaş yerine kanlar akıtıyordu.
Diyordu: “Gitti onlar, ilim tahsîl etmeye.
Sonra, âlim olarak dönecekler geriye.
Ben ise mahrum oldum, câhil kaldım burada.
Yâ Rabbî, din ilmini nasîb eyle bana da."
Ağlayıp, gözlerinden akarken kanlı yaşlar,
O an geldi yanına "Nûr yüzlü" bir ihtiyâr.
Çok sevimli biriydi, yaklaşarak yanına,
Buyurdu ki: (Ne için ağlarsın, söyle bana?)
Dedi ki: (İlim için gitti arkadaşlarım.
Ben, mahrum kaldığıma üzülüp de ağlarım.)
Buyurdu: (Mâdem sana duâ eder vâliden,
Öyleyse, Allah seni mahrum etmez ilimden.
Ey yavrum, ister misin, her gün sana geleyim.
Din ilmini, tamâmen sana ben öğreteyim.)
(Çok isterim) deyince o nûr yüzlü ihtiyâr,
Başladı ders vermeye, artık hep leyl-ü nehâr.
“Üç sene” müddet ile, her gün geldi yanına.
Rabbimiz, o kimseyi gönderdi ayağına.
Üç yıl, ara vermeden ders aldı ondan bizzât.
Sonunda öğrendi ki, "Hızır"mış bu gelen zât.
Buyurdu ki: (Anneme devam ettim hizmete.
Kavuştum bu sâyede, bu çok büyük nîmete.)
Bir gün de buyurdu ki: (Dînimiz üç esastır,
Önce “İlim” ve “Amel”, üçüncüsü “İhlâs”tır.
Bir işi, “Allah” için yapmazsa eğer bir kul,
Hak teâlâ indinde o amel olmaz makbûl.
Bir amelin, indallah makbûl olması için,
“İhlâs”la yapılması lâzım gelir o işin.
İşin hâlisi ile bozuğu da, zâhiren,
Çok benzer olsa bile, ayrıdır birbirinden.
“Hakîkî çiçek” ile, bir yapma, “Sun'î çiçek”,
Ne kadar benzese de, ayrıdır, bu bir gerçek.
Bir hakîkî çiçeği koklayın, kokar elbet.
İşte böyle mis gibi kokar hâlis ibâdet.) mbiterge 13-09-2007, 03:53 PM 13 - HAKÎM-İ TİRMİZÎ (Rahmetullahi Aleyh)
HAYVANA ŞEFKAT
“Hakîm-i Tirmizî” ki, büyük hadîs imâmı.
Hem dahî tasavvufta yüksek idi makamı.
Tevâzû sâhibiydi, üzmezdi kimseyi hiç.
Yok idi dünyâlığı, bir kulübesi hâriç.
Hattâ bir kapı dahî yoktu kulübesinde.
Bir perde asılıydı yalnız kapı yerinde.
O, bir sene "Hac için" terk edince bu yeri,
Bir kaç yavrusu ile, "Köpek" girdi içeri.
Haccı îfâ edip de döndüğünde geriye,
Gördü ki, köpek girmiş evinden içeriye.
İlişmedi hayvana, ona merhametinden.
Oynatmak istemedi onu rahat yerinden.
Lâkin kendisinin de, yoktu başka bir evi.
Kovmak da, hiç içine sinmedi bu köpeği.
"Belki kendi kendine çıkıp gider" diyerek,
Biraz beklediyse de, çıkmadı lâkin köpek.
Gitti, dolaştı biraz, dönüp geldi yerine.
Fakat oturuyordu içerde köpek yine.
Dolaştı biraz daha etrâfında o yerin.
Lâkin yoktu niyeti çıkmaya o köpeğin.
Bir hayli gitti geldi, gitti geldi mübârek.
Bekledi, isteğiyle içerden çıksın köpek.
O gece, seksen defâ gitti geldi o yere.
Yine de ilişmedi o zavallı köpeğe.
O devirde vardı ki âbid ve zâhid bir zât,
“Hakîm-i Tirmizî”ye inanmazdı o fakat.
Onun büyüklüğüne ederdi hep îtirâz.
O gece, Resûlullah eyledi onu îkâz.
Şöyle ki, rüyâsına girerek o zâhidin,
Buyurdu: (Kıymetini iyi bil Tirmizî'nin.
Ebedî seâdete kavuşmak istiyorsan,
Koş onun hizmetine, geçirme daha zaman.)
Ertesi gün o zâhid, gelerek huzûruna,
Af dileyip, aynı gün talebe oldu ona.
Kusûru, hep kendinde bilirdi bu velî zât.
Aramazdı kimsede aslâ kusur, kabâhat.
Bir kimseye üzülüp darılsaydı da hattâ,
Bilâkis daha iyi davranırdı o zâta.
İhsânda bulunurdu zâten çok kimselere,
Daha fazla yapardı kendini üzenlere.
Muhterem hanımına, sordular gelip bir gün:
(Kızdığı oluyor mu Hakîm-i Tirmizî'nin?)
O, (Oluyor) deyince, sordular ki: (Ey hâtun!
Peki, nasıl anlarsın kızdığını sen onun?)
Dedi ki: (Gâyet kolay, o bize kızsa eğer,
Eskisinden daha çok iyilik, ihsân eder.
Kabâhatimiz için, darılıp kızmaz aslâ.
Bilâkis ihsânını kat be kat yapar fazla.
Kendisinde bilir hep kusur ve kabâhati.
Artardı bu hallerde ibâdât-ü tâ'ati.) mbiterge 13-09-2007, 03:53 PM EY ALÇAK NEFİS !
“Hakîm-i Tirmizî” ki, evliyâdan bir kişi.
İnsanları gafletten îkâz idi hep işi.
Pek fazla korkuyordu Allahü teâlâdan.
Titizlikle kaçardı her günâh ve haramdan.
Gençliğinde, bir “Kadın" geldi bir gün yanına.
Konuşup, çirkin bir iş teklîf eyledi ona.
O bunu işitince, kan sıçradı beynine.
Cevap bile vermeden, dönüp geldi evine.
Lâkin kadın, inâda bindirdi bu işini.
“Hakîm-i Tirmizî”nin bırakmadı peşini.
Yalnız çalıştığını gördü bir gün bağında.
Bunu fırsat bilerek, gelip bitti yanında.
Lâkin o, görür görmez kadının geldiğini,
Derhal bağdan dışarı atıverdi kendini.
Ve başladı kaçmaya, günâhtan korkusundan.
Kadın da, koşuyordu sür’atle arkasından.
O kadının şerrinden, koştu çok uzaklara.
Ve lâkin ileride, rastladı bir “Çukur”a.
Şöyle bir nazar etti, derindi içerisi.
Haram işlemektense, yoktu başka çâresi.
O edebsiz kadın da, geliyordu ardından.
O çukura atlayıp, kurtuldu o kadından.
O hâdiseden sonra, geçti çok uzun yıllar.
Yaşı da ilerleyip, oldu hem çok ihtiyâr.
Gençlikte geçirdiği halleri düşünürken,
Bir ara hâtırına, "Bu kadın" geldi birden.
Duydu bir an nefsinin şöyle söylediğini:
(Niçin kabûl etmedin onun o teklîfini?
O zaman gençtin henüz, ona "Peki" diyeydin.
Sonra da pişmân olup, istiğfâr eyliyeydin.)
Nefsinden, bu düşünce gelince kendisine,
Pek fazla üzülerek, şöyle dedi nefsine:
(Ey günâhlarla dolu habîs ve alçak nefis!
Sen, böyle düşünmekte görmez misin hiç beis?
Kırk yıl önce, genç iken bunu düşünmedin de,
Şimdi mi düşünürsün bu ihtiyâr hâlinde?
Kırk senedir çektiğin mücâhede, riyâzet,
Ne oldu, gece gündüz o çalışma, o gayret?
Gençken yüz vermedin de, sen o âdî kadına,
Pişmân mı oluyorsun şimdi o yaptığına?
Ey nefsim, sen ne alçak ve hâinmişsin meğer.
Şu ihtiyâr hâlinle, düşünürsün bak neler.)
Bir köşeye çekilip devamlı ağlıyordu.
Gözlerinden, sel gibi yaşlar akıtıyordu.
Öyle çok üzüldü ki nefsinin bu sözüne,
Günlerce, rahat uyku girmez oldu gözüne.
Girmemişti halbuki günâha hiç bir zaman.
Sırf “Bu düşüncesi”ne, üzülüp, oldu pişmân.
O kadar yükseldi ki, o, bu pişmânlığıyle,
Böyle yükselemezdi pek çok ibâdetiyle. mbiterge 13-09-2007, 03:53 PM BELÂYA SABIR
“Tirmizî” hazretleri, büyük ilim ehliydi.
Tasavvufta yükselmiş, mârifet sâhibiydi.
Şefkatli davranırdı, kızmazdı insanlara.
Sabrederdi onlardan gelen sıkıntılara.
Bir gün "Yeni" ve "Temiz" elbise giyerekten,
Cumâ namâzı için, erkence çıktı evden.
Bir "Kadın" da vardı ki o mahallede yine,
İnanmazdı mâlesef onun büyüklüğüne.
Arkasından konuşur, yapardı gıybetini.
Bilmezdi büyüklerin kadir ve kıymetini.
Pencereden gördü ki, "Geliyor bu tarafa."
Bir kötülük yapmayı tasarladı bu defâ.
Çamaşır yıkamıştı az önce de o zâten.
"Kirli, necis sular”la dolmuştu hem de leğen.
Birikmiş "Pis sular”ı, bildi büyük bir fırsat.
Tam kapının önünden geçerken o büyük zât,
Devirdi o leğeni, başından aşağıya.
Çünkü yoktu kadında bir zerre edeb, hayâ.
Islandı pis sularla vücûdunun her yeri.
Ve kirlendi tamâmen temiz elbiseleri.
Başını kaldırıp da, bakmadı "Bu kim?" diye.
Evine gitmek için, döndü hemen geriye.
Ona yaptılarsa da bu haksız hakâreti,
Yine de “Kendisi”nde buldu o kabâhati.
O, kendi kendisine düşündü şöyle hattâ:
"Demek ki, işlemişim ben bir günâh ve hatâ.
Eğer ben etmeseydim Rabbime günâh, isyân,
O da, bu hakâreti yapmazdı bana şu an.
O halde, ben kendimi düzelteyim" diyerek,
Tövbe istiğfâr etti, göz yaşları dökerek.
Dediler ki: (O kadın, yaptı da bunu size,
Niçin hiç kızmadınız siz de o edebsize?)
Buyurdu: (O kadından olmadı bu iş hâsıl.
Bana bu muâmele, “Rabbim”den geldi asıl.
Çünkü insan, bir "Âlet", bir |