| | mbiterge 06-06-2007, 03:13 PM Esas Sayısı : 1983/1
Karar Sayısı : 1983/5
Karar Günü : 26/4/1983
İtiraz yoluna başvuran : Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi
İtirazın Konusu : 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun”un 18. maddesinin (A) bendinin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptali isteminden ibarettir.
I - Olay :
Sanık hakkında “Ticaret maksadı ile esrar kaçakçılığı suçundan dolayı Mersin 1. Sulh Ceza Mahkemesince, 15/4/1971 gününde gıyabi tutuklama kararı verilmiştir. Tutuklama kararı İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesince 27/4/1972 gününde vicahiye çevrilerek, aynı gün Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi'ne konulan sanık, tutuklu bulunduğu sırada tedavi edilmekte olduğu Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden 22/6/1972 günü firar etmiştir. Bu nedenle, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesinde açılmış olan kamu davasında yargılanmanın durdurulmasına karar verilmiştir.
Sanığın sonradan toplu kaçakçılık yaptığı ve 1587 sayılı Yasaya aykırı eylemde bulunduğu iddiasıyla 18/12/1980 gününde yakalanması üzerine, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki davasının görülmesine devam edilmiştir.
İddia Makamı, esas hakkındaki mütalaasında; toplanan delillere göre, sanığın, T. C. K. nun 403/3, 4, 5. maddesi gereğince cezalandırılmasını ve 1803 sayılı Af Yasasının 18/A maddesi uyarınca aftan yararlandırılmamasını istemiştir.
Sanık ve savunucusu, iddia makamının belirtilen esasa ilişkin düşüncesi karşısında, sözü geçen Af Yasasının kaçak kişileri aftan yararlandırmayan 18/A maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu öne sürmüşlerdir.
Davaya bakmakta olan Mahkeme de, Anayasaya aykırılık savını ciddi bularak, bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya karar vermiştir.
II - İtirazın Gerekçesi :
İtirazın yoluna başvuran Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi başvurunun gerekçesini özetle aşağıdaki hususlara dayandırmaktadır :
Sanık ve savunucusu, 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı Af Kanunu'nun 18/A maddesinin o tarihte yürürlükte bulunan 1961 Anayasasına, gerek eşitlik ilkesine aykırı olması ve gerek Millet Meclisinde Anayasanın 92. maddesinin beşinci fıkrası hükmüne aykırı oylanmış bulunması nedeni ile şekil yönünden iptali gerektiğini, ileri sürerek istemleri hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesini istemişlerdir.
Dava Mahkemesi ise 14/12/1982 tarihli oturumda 15/5/1974 günlü ve 1803 sayılı Af Kanunu'nun 18/A maddesinin Anayasaya aykırı olduğu yolundaki savları ciddi bularak dosyayı tümüyle Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
III - Yasa Metinleri :
1 - İtiraz Konusu Yasa Kuralı :
15/5/1974 günlü, 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezalarının Affı Hakkında Kanun”un itiraz konusu 18. maddenin (A) bendi şöyledir :
“A - Firar halinde olup da yurt içinde bulunanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay, yurt dışında bulunanlar bir yıl içinde Resmi mercilere müracaatla teslim olmadıkları takdirde bu Kanun hükümlerinden faydalanamazlar.”
2 - Mahkemenin Anayasaya aykırılık gerekçesine dayanak yaptığı 1961 Anayasasının kuralları şöyledir :
“Madde 12 - Herkes dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, Kanun önünde eşittir.
Hiç bir kişiye, aileye, zümreye imtiyaz tanınamaz.”
“Madde 92/5 - Millet Meclisi, Cumhuriyet Senatosundan gelen metni benimsemezse, her iki meclisin ilgili komisyonlarından seçilecek eşit sayıdaki üyelerden bir karma komisyon kurulur. Bir komisyonun hazırladığı metin Millet Meclisine sunulur. Millet Meclisi, karma komisyonunca veya Cumhuriyet Senatosunca, veya daha önce kendisince hazırlanmış olan metinlerden birini olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Cumhuriyet Senatosunda üye tam sayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmiş olan madde değişikliklerinde, Millet Meclisinin kendi ilk metnini benimsemesi için, üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyu gereklidir. Bu halde açık oya başvurulur.”
IV - İlk İnceleme :
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca 26/4/1983 gününde Ahmet H. BOYACIOĞLU, H. Semih ÖZMERT, Adil ESMER, Nahit SAÇLIOĞLU, Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU, O. Mikdat KILIÇ, Mithat ÖZOK, Orhan ONAR, Selahattin METİN, Muammer TURAN, Mehmet ÇINARLI, Mahmut C. CUHRUK, Necdet DARICIOĞLU, Servet TÜZÜN ve Yekta Güngör ÖZDEN'in katılmalarıyla yapılan ilk inceleme toplantısında ; dava dosyasının takımı ile gönderilmiş olması bu iş yönünden eksiklik sayılmayıp esasın incelenmesine ve bu incelemenin başka güne bırakılmaksızın sürdürülmesine oybirliği ile karar verilmiştir.
V - Esasın İncelenmesi :
İtiraza ilişkin rapor, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararı ve ekleri, itiraz konusu yasa ve dayanılan Anayasa hükümleri; konu ile ilgili öteki metinler ve gerekçeler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü :
A - 9/11/1982 günü yürürlüğe giren 2708 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 152. maddesinin son fıkrasındaki kural açısından inceleme :
1 - Anayasa Mahkemesi, daha önce gelen bir itiraz dolayısıyla 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun” un 18. maddesinin (A) bendinde yer alan kuralın yurt içinde bulunanlar yönünden sınırlı olarak yaptığı inceleme sonunda :
İtiraz konusu kuralın biçim ve esas yönünden Anayasaya aykırı olmadığına ve bu nedenle iptal isteminin reddine, 16/3/1976 gününde oybirliğiyle karar vermiş ve bu karar 10/6/1976 günlü, 15612 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmıştır. (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi S: 14, Sh. 85-96).
9/11/1982 günü yürürlüğe giren 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 152. maddesinin san fıkrasında : “Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına girerek verdiği kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.” kuralı yer almıştır.
Danışma Meclisi Anayasa Komisyonunun bu fıkraya ilişkin gerekçesinde : “İkincisi, bir hükmün iptaline ilişkin davanın reddinden sonra beş yıl geçmedikçe aynı hükmün iptalinin istenemeyeceğidir.
Her ne kadar sebep birliği olmadıkça muhkem kaziyeden bahsolunamazsa da Anayasa Mahkemesi, kararında davanın dayandığı gerekçe ile bağlı olmadığından Anayasaya aykırılığı her türlü neden yönünden araştırmak zorundadır.
Bundan başka kanunların zamanla Anayasaya aykırı hale geldiği de düşünülebilir. Ancak bunun için makul bir sürenin de geçmesi şarttır. İşte bu süre beş yıl olarak takdir olunmuştur.
Bunların dışında, hukukun ana ilkelerinden biri olan istikrar ilkesi de göz önüne alınmış, red edilen bir davanın beş yıl geçmedikçe yeniden açılamıyacağı kabul edilmiştir” denilmektedir.
Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından anılan fıkrada yapılan değişikliğin gerekçesinde ise : Anayasa Mahkemesinin red kararlarının bazı hallerde usule ilişkin olduğu gözönünde tutularak, bunlar hariç bırakılmak amacıyla işin “esasına girerek” ibaresi eklenmiş; uygulamada istikrar sağlamak maksadı ile “beş” yıl olan süre “on” yıla çıkarıldığı, yazılıdır.
Bu gerekçelerden, Anayasa Mahkemesi’nin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra o hükmün zamanla Anayasaya aykırı hale geldiğinin düşünülebilmesi için aradan yeterli bir sürenin geçmesi gerektiği ve bu sınırlama ile kanunların uygulanmasındaki duraksamaların kaldırılarak, hukuki istikrarın sağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesi’nce, aynı konuda daha önce biçim ve esas yönünden yaptığı inceleme sonunda vermiş olduğu red kararının 10/6/1976 günlü, 15612 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren henüz on yıl geçmemiştir. Bu durumda, bu kararın eldeki işin incelenmesine engel olup olmıyacağı, ön sorununun çözülmesi gerekmektedir.
2 - Anayasanın 152. maddesi ile gerekçesinde ve geçici maddelerinde 1961 Anayasası'nın yürürlükte bulunduğu sırada esasa ilişkin red kararlarının da, son fıkranın kapsamına girip girmeyeceği konusunda bir açıklık yoktur.
Yasaların zaman içinde uygulanmasında, özel hükümler konulmuş olmadıkça, yürürlüğe girdiği günden itibaren meydana gelen olaylara uygulanması hukukun asli ve genel kurallarındandır.
Burada bir konu üzerinde özellikle durulması ve Anayasanın 152. maddesinin son fıkrasında yer alan “işin esasına girerek” deyiminin kullanılmasıyla arzulanan hususun ne olduğunun açıklıkla ortaya konulması gerekmektedir.
Genellikle “esas” kavramının tersi olarak “usul” müessesesinin, daha açık bir anlatımla biçime dair durumlar ve ilişkilerin anlaşılması doğaldır. Oysa Anayasa Mahkemesi'nin yargılama usulüne ilişkin mevzuat incelendiğinde, Anayasa Koyucunun işin esasına girme deyimini yukarıda belirtilen genel anlamın dışında bir maksatla ve bilinçli olarak kullandığı açıkça görülmektedir. Şöyleki Anayasa Mahkemesi, Anayasaya uygunluk denetiminde iptal davası veya itiraz yoluyla kendisine intikal ettirilen başvuruları iki safhada incelemek durumundadır. Bunlardan birincisi, başvuru koşullarını araştıran ve bunu bir kararla saptayan ilk inceleme, ikincisi ise ilgili yasa kuralını Anayasaya uygunluk denetiminden geçiren esas inceleme evreleridir. Anayasa koyucunun “işin esasına girerek” deyimiyle güttüğü amacın ilk inceleme sonunda verilen red kararlarını bu kuralın kapsamı dışında tutarak bunu Anayasaya uygunluk denetimini içeren esasın incelenmesi evresi sonunda verilen red kararlarına hasretmek olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
3 - İtiraz yolu ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasındaki esas amaç yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmünde kararnamenin Anayasaya aykırı olan hükümlerinin Anayasa uygunluk denetimi ile ayıklanmasıdır. Böyle olunca, Anayasanın sözü edilen kuralının, Anayasa Mahkemesi'ni, önceki Anayasa döneminde esas yönünden verdiği red kararları ile bağlı tutmak için konulduğu ileri sürülemez.
Anayasanın söz konusu kuralı, “... aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunmayı” yasaklamaktadır. Burada geçen Anayasaya aykırılık kavramı, genel ve soyut bir kavram olmayıp, doğrudan doğruya 1982 Anayasası'na aykırılığı ifade etmektedir. Çünkü, bu kavram, aynı maddenin birinci fıkrasından kaynaklanmaktadır. Nitekim, bu fıkrada yer alan, “Bir davaya bakmakta, olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse...,” biçimindeki tümcenin, somut olarak 1982 Anayasası'na aykırılığı belirlediğinden kuşku edilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü belirten 11. maddesini geçersiz hale getirir.
Birinci fıkrada somut bir anlam taşıdığı böylece olan “Anayasaya aykırılık” kavramının, aynı maddenin son fıkrasında, 1961 Anayasası'nı da kapsar biçimde genel ve soyut bir kavram haline geldiği düşünülemez, Anayasa koyucu getirdiği yeni düzenlemeyi, ortaya çıkan ikili durumların tümüne uygulanmasını ve her halde işin esasına girerek Anayasaya aykırı olmadıklarından dolayı reddedilen bir istemin üzerinden on yıl geçmedikçe yeni başvurunun incelenmiyeceğini arzulamış olsaydı böyle bir alanı boş bırakmayıp geçici hükümlerle düzenlemesi gerekirdi.
Anayasada bu doğrultuda bir düzenleme bulunmadığına göre, 152. maddenin son fıkrasında geçen “Anayasaya aykırılık” halinin somut olarak 1982 Anayasası'na aykırılık anlamına geldiğini kabul etmek zorunludur.
1982 Anayasası'na aykırılık iddiasıyla yapılacak başvuruların ne zaman “tekrar başvuru niteliğini kazanacağı ortadadır. Başka bir anlatımla, 1982 Anayasası'na aykırılık nedeniyle yapılan bir başvurunun, işin esasına girilerek red edilmesinden ve kararın Resmi Gazete'de yayımlanmasından sonra yapılan başvurular, “tekrar başvuru” sayılacak ve bu tür başvurular, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle red edilmekle sonuçlanacaktır.
Esasta Anayasa Mahkemesi'nin kararları, ister iptal, ister red yönünden olsun, sonuçda, Anayasanın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü sağlamaya yöneliktir. Anayasa Mahkemesi, 1803 sayılı Af Yasası'nın 18/A maddesini yurt içinde bulunanlar yönünden Anayasaya aykırı olmadığına 16/3/1976 günlü kararıyla belirlemiştir:
Halen, 1982 Anayasası yürürlüktedir. Anayasa Mahkemesi, bakılmakta olan başka bir davada yeniden uygulama alanına girmiş ve itiraz yoluyla önüne getirilmiş olan aynı yasa kuralını bu kez yeni Anayasa kuralları karşısında denetimden geçirmelidir ki, yeni Anayasanın da bağlayıcılığı ve üstünlüğü sağlanmış olsun.
Anayasa Mahkemesi'nin bu konudaki önceki kararı bugünkü denetimi engelliyor sayılırsa, 1961 Anayasası'nın yeni Anayasa olduğu yolunda bir mana taşıdığı düşünülebilir. Oysa her Anayasa, bağlayıcılığını ve üstünlüğünü beraberinde getirmektedir.
Şu halde yürürlükte olan Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkeleri açısından, itiraz konusu yasa kuralının yeniden Anayasaya uygunluk denetiminden geçirilmesi zorunlu görülmektedir.
Özetlenirse, Anayasanın 152. maddesinin son fıkrası kuralı gerek konuluş amacı, gerek sözü ve özü bakımından, Anayasa Mahkemesi'ni 1981 Anayasası döneminde işin esasına girerek vermiş bulunduğu red kararı ile bağlı tutmamaktadır. Bu itibarla, 1803 sayılı Af Yasası'nın itiraz konusu kuralının yeniden Anayasa uygunluk denetiminden geçirilmesi gerekir.
B - İtiraz konusu kuralın biçim yönünden Anayasaya aykırılığı :
Sanık ve savunucusunun itiraz konusu yasa kuralının Anayasaya aykırılığı yolunda öne sürdükleri savlardan birisi şekil bozukluğunu içermektedir. Davaya bakmakta alan mahkeme de bu savı ciddi bulmuş ve bu yönden de Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya karar vermiştir:
Anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrası, şekil bozukluğuna dayalı iptal isteminin def'i yolu ile ileri sürülemiyeceğini öngörmüştür. O halde, biçime yönelik itiraz dinlenmemeli, söz konusu yasa kuralının 1982 Anayasası'na aykırı olup olmadığı sorunu esas bakımından incelenmelidir.
Muammer Turan bu görüşe katılmamıştır.
C - İtiraz konusu yasa kuralının esas bakımından incelenmesi :
İtirazın gerekçesinde, itiraz konusu yasa kuralının Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu öne sürülmüştür.
Öğreti alanında, affın bir atıfet olduğu, bunun kimi koşulların gerçekleşmesine bağlı tutulabileceği, tartışmasız kabul edilmektedir. İtiraza konu edilen yasa kuralında öngörülen koşulun gerçekleşmesi, o durumda bulunan her kişiden beklendiği için eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilemez. Aynı nitelikteki bu kural, daha önce çıkarılmış olan kimi af yasalarında, örneğin 113, 218, 780 sayılı Yasalarda da yer almıştır.
Öte yandan, Anayasanın yasama organı affın kapsamını belli etmeye, aftan yararlanmayı kimi koşulların gerçekleşmesine bağlı tutmaya da yetkili kıldığı açıktır. İtiraz konusu kuralla, affın, belli bir süre içinde teslim olma koşuluna bağlanmasında Anayasaya aykırı bir yön yoktur. Bu nedenlerle itiraz red edilmelidir.
SONUÇ :
1 - 2709 sayılı Anayasanın 152 maddesinin son fıkrasında yer alan on yıllık sürenin, sözü edilen bu Anayasa hükümlerine göre itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesi'ne gelmiş ve işin esasına girilerek verilmiş bulunan red kararlarının Resmi Gazete'de yayımlanmasından sonra uygulanacağına, oybirliğiyle,
2 - Anayasanın 148. maddesinde yer alan “şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def'i yoluyla da ileri sürülemez” kuralı gereğince iptali istenen yasanın biçim yönünden incelenmesine olanak bulunmadığına Muammer Turan'ın karşıoyuyla ve oyçokluğuyla,
3 - 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı Yasanın 18/A maddesi hükmünün 2709 sayılı Anayasaya aykırı olmadığına ve başvurunun reddine oybirliğiyle,
26/4/1983 gününde karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:14 PM KARŞIOY YAZISI
Her olguya, olaya, oluşa, eylem, işlem vs.'ye vuku buldukları tarihteki mevzuat hükümlerinin uygulanması hukukun temel ilkelerindendir.
9/7/1961 gün ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 33 üncü, 7/11/1982 gün ve 2709 sayılı Anayasanın 38 inci maddelerindeki : “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır ceza verilemez” şeklindeki hükümler de aynı ilkeden kaynaklanmaktadır. Bu hükümlerdeki “kanun sözcüğünün kapsamına Anayasa da girmektedir. Yani işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasanın suç saymadığı bir fiilden dolayı evleviyetle kimseye ceza verilemez. Örneğin : işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasa, fiili suç saysa, o zaman yürürlükte bulunan Anayasa suç saymasa, dolayısıyla yasa fiilin işlendiği zamanki Anayasaya aykırı olsa yasanın iptal edilip Anayasaya uygun hareket eden kimsenin cezalandırılmaması gerekir. Fiilin işlendiği zamandan sonra yürürlüğe giren ve yürürlüğe girdikten sonraki fiillere, olgulara, olaylara, oluşlara ve işlemlere uygulanacak olan yeni Anayasa önceden işlenen fiilin eşidini suç saysa; ve yasa sonraki Anayasaya uygun olsa dahi işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasaya uygun fiilden dolayı kimsenin cezalandırılmaması, hukukun ana ilkesi ve Anayasaların açık hükümleri gereğidir. 1961 Anayasası'nın 8 inci, 1982 Anayasası'nın 11. inci maddelerindeki : “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı, organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” şeklindeki hükümlerde fiilin işlendiği ve alayın vuku bulduğu zamandaki Anayasaya göre de uygunluk denetimi yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu konu; hukuki durumlar ve hukuki tasarrufların sakat ve muteber oluşları, geri alınması, kaldırılması (ilgası) ve değiştirilmesi konularıyla da yakınen ilgili bulunduğundan o konulara da kısaca dokunmakta yarar vardır :
Hukuki tasarrufların doğurduğu kudret ve yetkilerle mecburiyetler hukukî durumları oluşturur. Bu durumlar ya genel, gayrışahsi ve objektif veya belirli, ferdi ve subjektif olurlar.
Objektif tasarruflardan doğan objektif hukuki durumlar; genel, gayrışahsi ve süreklidir. Ancak, yeni bir objektif tasarrufla kaldırılır veya değiştirilebilir.
Subjektif tasarruflardan doğan subjektif hukuki durumlar işe; objektif durumların aksine, belirli, ferdi ve geçicidir. (İhtiva ettikleri borçların ve mükellefiyetlerin ifası ile ortadan kalkarlar) ve en önemli özellikleri, kural tasarruflarla değiştirilemezler. Müktesep hak teşkil ederler. Objektif hukuk alemindeki değişiklikler esas itibariyle bunlara etki etmez.
Sakat tasarruflar : (Çıkarıldıkları zaman yürürlükte bulunan Anayasaya aykırı yasalar sakat tasarruflardandır.) : Doğuşlarında yapıcı unsurlarındaki sakatlıklar dolayısıyla hukuk nizamına, hukuk alemine uymayan tasarruflardır. Bunların ortadan kaldırılması; geri alınması ve hukuk nizamının emrettiği, müeyyidelerin tatbiki demektir. Sakat tasarruflar hukuk aleminde, esasen vücut bulmadıkları için bir tesir de husule getirmemiş sayılabilir. Nitekim idari mahkemeler ve Danıştay'ın iptal kararları makable şamildir. Dava konusu sakat idari tasarrufu (işlemi) tasarrufun ittihaz edildiği andan itibaren ortadan kaldırılır. Ancak yasalar yönünden, istikrar düşüncesi daha fazla ağırlık kazandığı için, Anayasalar, Anayasa Mahkemesi'nce verilen iptal kararlarının geriye yürümiyeceğini kabul etmektedirler. Sakat tasarruflar ortadan kaldırılıncaya kadar tam ve muteber tasarrufların sonuçlarını doğurur.
Tam ve muteber tasarruflar (öncelikleri gibi 1961 ve- 1982 Anayasaları da tam ve muteber hukuki tasarruflardandır. Aynı şekilde çıkarıldığı zamanki Anayasaya uygun ve sonraki Anayasaya aykırı “örneğin 1961 Anayasası'na uygun, 1982 Anayasası'na aykırı yasalar da tam ve muteber tasarruflardandır.) : Bunlar da sonraki bir tasarrufla kaldırılabilir (ilga edilebilir) veya değiştirilebilir. Fakat esas itibariyle geri alınamaz. Örneğin; sonraki yasanın, önceki kendine aykırı yasaları açıkça olmasa da zımnen kaldıracağı veya değiştireceği ilkesi ile Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi yeni Anayasaya aykırı yasaların da ortadan kaldırılmasını gerektirir. Fakat tam ve sahih hukuki tasarruflar sonraki yasalar veya Anayasa ile kaldırıldığında veya değiştirildiğinde, onların o güne kadar ki doğurmuş olduğu hükümler, hukuki durumlar ve bunlara dayanan tekmil hukukî hadiseler, haklar ve yükümlülükler muteberdir. Çünkü tam ve muteber bir hukukî tasarrufu (Yasayı) sonraki bir tasarruf (yasa veya Anayasa) , açıkça. istisnai ve özel bir hükümle geri almadıkça, ancak kaldırabilir (ilga edebilir) ve değiştirebilir. Önceki tasarrufun mazideki değil, istikbaldeki hükümlerini durdurabilir ve devam edegelmekte olan hukukî duruma son verebilir.
Başlıca bu nedenlerle, subjektif hukuki, tasarrufun veya fiilin vuku bulduğu ve subjektif durumun hasıl olduğu zamanda yürürlükte olan önceki Anayasaya göre de uygunluk denetimi yapılmadan yalnız 1982 Anayasası'na göre inceleme yapılarak karar verilmesini isabetli bulmuyorum.
Sonuç : (İtiraz ve inceleme konusu olan bu dosya bakımından) : Sanık, tutuklu bulunduğu sırada tedavi edilmekte olduğu Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi'nden 22/6/1972 günü firar edip 18/2/1980 tarihinde yakalandığına göre 15/5/1974 gün ve 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeni ile Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun”un 18 inci maddesi (A) fıkrasının, olayın cereyan ettiği zamanda yürürlükte bulunan 9/7/1961 gün ve 334 sayılı Anayasaya da aykırı olup olmadığının incelenmesi ve; o Anayasada şekil ve biçim yönünden incelenmeye bir sınır getirilmediğinden, 1961 Anayasası'na biçimi yönünden de aykırı olup olmadığının incelenmesi gerektiği oyu (görüşü) ile karara karşıyım. mbiterge 06-06-2007, 03:14 PM Esas Sayısı: 1983/2
Karar Sayısı: 1983/4
Karar Günü: 19.4.1983
Danıştay Savcısının dava ve Anayasa’ya aykırılık konusunda görüşünü belirtmemesi; belirtmişse bu belgenin gönderilmemesi Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usülleri Hakkındaki 22.4.1962 günül, 44 sayılı Yasa’nın 27. Maddesine göre eksiklik sayıldığından bu eksikliğin göderilmesi için dosyanın mahkemesine geri çevrilmesine, ahmet H. BOYACIOĞLU, H. Semih ÖZMERT, Osman Mildat KILIÇ, Kenan TERZİOĞLU, Necdet DARICIOĞLU ve Yekta Güngör ÖZDEN’in mahkeminin ayrıca başvurma kararının alındığı gün yürrlükte olan 2709 sayılı Anayasa hükümlaerine göre itirazın ciddi olup olmadığını belirtmesi gerekirken onun yerine 1961 Anayasasının 126. Ve dolayısıyle, 2215 sayılı 1979 yılı Bütçe Kanunu’nun 30. Maddesinin birinci fıkrasında yeralan hükmün o tarihte yürürlükte bulunan 334 sayılı T.C. Anayasasına aykırı olduğu yolundaki davacı iddiasını ciddi nitelikte görmesi 22.4.1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 27. Maddesi gereğince eksiklik sayılması; Muammer TURAN’ın dosyada eksiklik bulunmadığı yolundaki karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla
19.4.1983 gününde karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:14 PM Esas sayısı: 1983/3-629
Karar sayısı:1983/3
Karar günü:19.4.1983
İSTEMDE BULUNAN: Mustafa Cansız, As.İnz. Merkez Komutanlığı TEKİRDAĞ.
İSTEMİN KONUSU: 12.11.1980 günlü, 2338 sayılı Kanunun 24.3.1981 günlü, 2440 sayılı Kanunla değiştirilen geçici 6. Maddesinin iptali istenilmiştir.
İNCELEME: Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. Maddesi uyarınca ilk inceleme için yapılan toplantıda; işin niteliği yönünden başka güne bırakılmasına gerek görülmeyerek incelemenin sürdürülmesine oybirliğiyle karar verildikten sonra dilekçe ve rapor okundu, gereği görüşülüp düşünüldi:
Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal rdavası açabilecekler Anayasa’nın 150. Maddesinde açıkça ve sınırlı bir biçimde gösterilmiştir. İstemde bulunan bu maddede sayılanlardan değildir. Bu nedenle istemin başvuranın yetkisizlyiği yönünden reddi gerekir.
Öte yandan, 27.10.1980 sayılı Anayasa Düzeni Hakkındaki Yasanın 3. Maddesinde; Milli Güvenlik Konseyince kabul edilerek yayımlanan yasaların Anayasa’ya aykırılğı savının ileri sürülemeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu hüküm gereğince, iptali istenen 12.11.1980 günlü, 2338 sayılı Yasanın, Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılması Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bulunmaktadır.
SONUÇ:
1) İstemde bulunanın Anayasa Mahkemesi’nce başvurmaya yetkili olmamasına ve iptali istenilen 2338 sayılı Yasanın kabul günü itibariyle 27.10.1980 günlü, 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkındaki Yasa’nın 3. Maddesi uyarınca incelenmesi Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bulunmamasına göre, istemin, 22.4. 1962 günül, 44 sayılı Yasanın 42. Maddesi gereğince reddine,
2) Kararın Resmi Güzete’de yayımlanmasına yer olmadığına,
3) Red kararının başvurana tebliğine,
19.4.1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:15 PM Esas Sayısı : 1983/4
Karar Sayısı : 1983/6
Karar Günü : 28/4/1983
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : İncesu Asliye Ceza Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU : 4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun değişik 29. maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istenmiştir.
I - OLAY :
Cumhuriyet Savcısı olan sanık, görevi kötüye kullandığı iddiasıyla Hınıs Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandığı sırada, bir hakimin savunma tanığı olarak dinlenmesini istemiş; adıgeçen Ağır Ceza Mahkemesi de, halen İncesu ilçesi hakimi olan tanığın dinlenmesi için o yer Asliye Ceza Mahkemesine talimat yazmıştır.
İstinabe olunan Asliye Ceza Mahkemesi, tanığın, aynı çatı altında bulunması nedeniyle mübaşir aracılığıyla çağrılmasını uygun görmüş; ancak, belli gün ve saatte gelmeyen tanığın, bu kez çağırı kağıdı ile çağrılması yoluna gitmiştir.
Tanığın çağırıya yine uymaması üzerine Asliye Ceza Hakimi, davaya bakmaktan çekindiğini belirterek, çekinmenin yerinde olup olmadığını incelemek üzere dosyanın Kayseri Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine 2/3/1983 gününde karar vermiştir.
Kayseri Asliye Ceza Mahkemesi ise, bu konudaki görevin Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğunu belirterek dosyayı göndermesi üzerine sözü geçen Mahkeme; ileri sürülen çekinme nedenlerinin davanın sanığı veya zarar göreni ile ilgisi bulunmayıp dinlenmesi istenilen tanığa ilişkin olduğunu ve bu halin hakimin yansızlığında kuşku yaratacak hallerden sayılmasına olanak bulunmadığını belirterek çekinme kararını yerinde görmemiştir.
Tanığı dinlememek için çekinen hakim, çekinme kararını yerinde görmeyen Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi Kararına karşı, Boğazlıyan Ağır Ceza, Mahkemesi'nde itirazda bulunmuş; adı geçen bu mahkeme de, aynı gerekçelerle, itirazı reddetmiştir. Böylece, Hakimin, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinin birinci fıkrasına dayanarak re'sen verdiği çekinme kararı, yine aynı fıkra hükmüne göre ortadan kalkmış olmaktadır.
İşlem bu yolda tamamlandıktan sonra Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinde yeralan ve Hakimin kendiliğinden çekinmesi kararının yerinde olup olmadığının yetkili mercice incelenmesini öngören kuralının Anayasaya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına, dosya üzerinde karar vermiştir.
II - İTİRAZIN GEREKÇESİ :
İncesu Asliye Ceza Mahkemesi'nin 31/3/1983 günlü Anayasa Mahkemesi'ne başvurma yazısında, özetle :
Anayasamızın 138. maddesinde hiçbir organ, makam, merci veya kişinin Hakimlere emir veremeyeceğini belirtmektedir. Aynı şekilde Hakimler Kanunu'nun 4 üncü maddesinde de bu prensip kabul edilmiştir. Çekinme kararı veren bir hakimin bu kararını inceleyip de bu kararın uygun olmadığını karara bağlamak yani hakime (bu davaya bakacaksın, bakmaya mecbursun) diyerek emir vermek Anayasanın bu hükmüne aykırı olmaktadır.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinin birinci fıkrasında, çekinmenin yerinde olup olmadığına karar verileceği bildirilmiştir. Buradaki, çekinme tıpkı bir red işlemi gibi kabul edilmiş ve aynı muameleye tabi tutulmuştur. Halbuki sanık veya mağdur (müdahil) tarafından hakimin reddi işlemi başka niteliktedir. Hakim re'sen vicdani muhasebe yapmakta ve çekinmesi gerektiğini düşünmektedir. Bir sanığın, bir mağdurun düşündüğü şahsi menfaatler onda mevcut değildir. O davanın adil bir şekilde bitirilmesini istemektedir. Çekinmenin nedeni budur.
Bu sebeplerle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun bu hükmünün Anayasaya aykırı olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına ve evrakın Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmiş olduğu yazılıdır.
III - YASA METİNLERİ :
9/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5/3/1973 günlü ve 1696 sayılı Kanun ile değişik 29. maddesinin itiraz konusu hükmü de içeren birinci fıkrası şöyledir :
“Bir hakim reddini mucip sebepleri bildirerek davaya bakmaktan çekinirse red talebini incelemeye yetkili olan merci bu çekinmenin yerinde olup olmadığına karar verir.”
IV - İLK İNCELEME :
A - İtiraz Konusu yasa kuralının belirlenmesi :
İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin Anayasaya aykırı olduğunu iddia ettiği kural, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 1696 sayılı Kanun ile değişik 29. maddesinin birinci fıkrasında yeralmaktadır. Anılan fıkra, iki yönlü bir hükmü içermektedir. Hükmün birinci yönü, bir hakimin, reddini gerektiren nedenleri bildirerek davaya bakmaktan kendiliğinden çekinmesine olanak tanımaktadır.
Fıkra hükmünün ikinci yönü ise, 1696 sayılı Kanunla getirilmiş olan düzenlemeyi içermekte ve hakimin kendiliğinden çekinmesinin yerinde olup olmadığının yetkili merci tarafından denetlenmesini öngörmektedir.
Anayasaya aykırılık savı, hükmün bu ikinci yönünü hedef alınış bulunmaktadır.
B - Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yetkisi bakımından inceleme :
1 - Anayasanın 152. maddesine göre Anayasaya aykırılık iddiasiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurma yetkisi, “Bir davaya bakmakta olan Mahkeme”ye tanınmıştır. Davaya bakan mahkemenin, o davaya konu olan uyuşmazlığı bir kararla çözerek sona erdirmek görev ve yetkisini taşıyan yargı mercii olduğu tartışmasızdır.
İtiraz yoluna başvuran İncesu Asliye Ceza Mahkemesi ise böyle bir davaya bakmakta olmayıp, kendisinden yapılması istenilen iş, bir tanığın istinabe yoluyla dinlenilmesi ve tanık sözlerinin geçileceği tutanağın davaya bakmakta olan Hınıs Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermekten ibarettir. Yapılacak bu işlemlerin, Anayasa kuralı açısından bir davaya bakmak anlamına gelmediği ortadadır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun istinabe yoluyla tanık dinlenmesi konusundaki düzenlemesi, yetki devrinin mutlak ve geniş kapsamlı almadığını göstermektedir. Anılan Yasanın 63. maddesi, tanıklıktan ya da yemin etmekten çekinen tanıkları zorlayıcı önlemler almaya, istinabe olunan hakimlerin dahi yetkili bulunduğunu ayrı bir fıkra kuralıyla belirterek, bu alandaki yetkinin yasada gösterilenlerden ibaret bulunduğunu belli etmektedir. Şu halde istinabe olunan İncesu Asliye Mahkemesi'nin, Hınıs Ağır Ceza Mahkemesi'nde bakılmakta olan davaya dayanarak Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasına olanak yoktur.
2 - İstinabe olunan mahkemede yapılması istenen iş bir davaya bakmak anlamına gelmemekte ise de, hakimin bu işi yapmaktan çekinmesiyle birlikte Tali bir dava ortaya çıkmış demektir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda, açıkça “tali ceza davası” adı verilmemiş olmakla beraber, asıl muhakeme içinde ayrı bir yargılamayı gerektiren ve bağımsız organik ayrı bir bünyesi olan tali ceza davaları, üstü örtülü bir biçimde, düzenlenmiş bulunmaktadır. Burada sözkonusu edilen, bir suç isnatının araştırılması ve karşılığı müeyyidelerin sanık hakkında uygulanması biçiminde olmaksızın, bir suç dolayısı ile ceza yargılaması makamlarından bir karar alınması için yapılan başvurudur. Hakimin reddi müessesesi bu tali ceza davalarından birini oluşturmaktadır. Hakimin kendiliğinden çekinmesi ise red davasını kendisinin açmasıdır.
Bu tür dava dolayısıyle Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yetkisinin de mahkemelere tanınmış olup olmadığı sorunu, öncelikle çözülmelidir :
Olayda, istinabe olunan mahkemenin hakimi, görevini yapmaktan çekinme kararı almış, bu suretle öğretide “hadise muhakemesi” denilen tali ceza davası açılmıştır. Yetkili merci, hakimin çekinmesini yerinde görmemiş ve bu karara karşı kanun yoluna başvurulmuştur. Şu halde, ortaya çıkan tali ceza davasını. Anayasanın 152. maddesi kapsamına giren bir dava olarak kabul etmek gerekir. Çünkü, genel anlamda dava; yasalarda gösterilen yöntemlere uyularak yargı yerlerine getirilen işlerden ve orada çözümü gereken uyuşmazlıklardan oluşmaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, cezaların yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkan tali ceza davasının varlığını ve buna göre yapılmış başvuruyu kabul etmiştir (13/3/1979 günlü; E: 1978/67, K. 1979/14 sayılı karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 17, sh. 100 - 124) .
Öte yandan, itiraz konusu yasa kuralının, hakimin görevini yapmaktan çekinmesi dolayısıyle ortaya çıkmış olan tali ceza davasında uygulanacak kural olduğu da belirgin bir biçimde görülmektedir. Ancak, sözkonusu kural, çekinmenin yerinde olup olmadığını inceleyen Kayseri ve itiraz üzerine Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemeleri'nce uygulanmıştır. Çekinen hakim, yasa gereği olarak, kararının yetkili mercilerce incelenmesi sırasında itiraz konusu yasa kuralının Anayasaya aykırı olduğunu öne sürmemiş ve adları geçen mahkemeler de Anayasaya aykırılık savıyle kendiliğinden Anayasa Mahkemesi'ne başvurmamışlardır.
Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş olan İncesu Asliye Ceza Mahkemesi'nin Hınıs Ağır Ceza Mahkemesi'nde bakılmakta olan davaya müdahale ederek o davayı bekletme yetkisi yoktur. Kaldı ki, ortaya çıkan talî ceza davası da sona ermiş durumdadır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 343, maddesi kuralına göre “İtiraz üzerine verilen kararlar kesin” olduğundan Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararıyla, tali ceza davası da kesin karara bağlanmış bulunmaktadır. Anayasanın 152., 44 sayılı Yasanın 27. maddeleri ise Anayasaya aykırılık savıyla ancak bakılmakta olan bir davanın geri bırakılmasına yetki vermiş olup, kesin yargı kararlarının yerine getirilmesinin geri bırakılmasına olanak tanımamıştır.
Bu nedenlerle, başvurunun itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine karar verilmek gerekir.
SONUÇ :
Anayasaya aykırılığı ileri sürülen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun değişik 29/1. maddesi hükmüne göre oluşan anlaşmazlık çözüme bağlanmış ve itiraza konu edilen Yasa hükmü böylece uygulanarak gereği yerine gelmiş bulunduğundan ve Anayasanın 152., 44 sayılı Yasanın 27. maddeleri de, Anayasaya aykırılık iddiasıyla ancak bakılmakta olan bir davanın geri bırakılmasına yetki vermiş olup kesin yargı kararlarının ertelenmesine olanak tanımadığından, başvurunun itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine,
28/4/1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:15 PM Esas Sayısı : 1983/5
Karar Sayısı : 1983/7
Karar Günü : 28/4/1983
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : İncesu Asliye Ceza Mahkemesi.
İTİRAZIN KONUSU : 4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun değişik 29. maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istenmiştir.
I - OLAY :
Memura görevini yaparken şiddet ve silahla mukavemet ve öteki suçlardan sanıklar hakkında açılmış bulunan kamu davasına bakmakta olan Gölköy Asliye Ceza Mahkemesi, tanıklardan, İncesu İlçesi hakiminin, istinabe yoluyla dinlenmesi istemiyle o yer Asliye Ceza Hakimliğine yazı yazmıştır.
İncesu Asliye Ceza Mahkemesi, tanığın, aynı çatı altında bulunması nedeniyle mübaşir aracılığıyla çağrılmasını uygun görmüş; ancak, belli gün ve saatte gelmeyen tanığın, bu kez, çağırı kağıdı ile çağrılması yoluna gitmiştir.
Tanığın çağrıya yine uymaması üzerine Asliye Ceza Hakimi, davaya bakmaktan çekindiğini belirterek, çekinmenin yerinde olup olmadığını incelemek üzere dosyanın Kayseri Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine 2/3/1983 gününde karar vermiştir.
Kayseri Asliye Ceza Mahkemesi ise, bu konudaki görevin Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğunu belirterek dosyayı göndermesi üzerine sözü geçen Mahkeme; ileri sürülen çekinme nedenlerinin davanın sanığı veya zarar göreni ile ilgisi bulunmayıp dinlenmesi istenilen tanığa ilişkin olduğunu ve bu halin hakimin yansızlığında kuşku yaratacak hallerden sayılmasına olanak bulunmadığını belirterek çekinme kararını yerinde görmemiştir.
Tanığı dinlememek için çekinen hakim, çekinme kararını yerinde görmeyen Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi Kararına karşı, Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi'nde itirazda bulunmuş; adı geçen bu mahkeme de, aynı gerekçelerle, itirazı reddetmiştir.
Böylece, hakimin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinin birinci fıkrasına dayanarak re'sen verdiği çekinme kararı, yine aynı fıkra hükmüne göre ortadan kalkmış olmaktadır.
İşlemler bu yolda tamamlandıktan sonra, hakim Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinde yer alan ve hakimin kendiliğinden çekinmesi kararının yerinde olup olmadığının yetkili mercice incelenmesini öngören kuralının Anayasaya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına karar vermiştir.
II - İTİRAZIN GEREKÇESİ :
İtiraz yoluna başvuran mahkeme, dayandığı gerekçenin başka bir başvuru nedeniyle Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na gönderdiği 31/3/1983 günlü ve 1983/19 sayılı yazısında yer aldığını belirtmekle yetinmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin Esas 1983/4 sayısına kayıtlı dosyada bulunan bu yazıda, özetle :
Anayasamızın 138. maddesinde hiçbir organ, makam, merci veya kişinin hakimlere emir veremeyeceğini belirtmektedir. Aynı şekilde Hakimler Kanunu'nun 4. maddesinde de bu prensip kabul edilmiştir. Çekinme kararı veren bir hakimin bu kararını inceleyip de kararın uygun olmadığını karara bağlamak yani hakime (bu davaya bakacaksın, bakmaya mecbursun) diyerek emir vermek Anayasanın bu hükmüne aykırı olmaktadır.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 29. maddesinin birinci fıkrasında, çekinmenin yerinde olup olmadığına karar verileceği bildirilmiştir. Buradaki çekinme tıpkı bir red istemi gibi kabul edilmiş ve aynı muameleye tabi tutulmuştur. Halbuki sanık veya mağdur (müdahil) tarafından hakimin reddini isteme başka niteliklidir. Hakim, re'sen vicdani muhasebe yapmakta ve çekinmesi gerektiğini düşünmektedir. Bir sanığın, bir mağdurun düşündüğü şahsi menfaatler onda mevcut değildir. O davanın adil bir şekilde bitirilmesini istemektedir. Çekinmenin nedeni budur.
Bu sebeplerle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun bu hükmünün Anayasa'ya aykırı olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına ve evrakın Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmiş olduğu, yazılıdır.
III - YASA METİNLERİ :
4/4/1929 günlü, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5/3/1973 günlü, 1696 sayılı Kanun ile değişik 29. maddesinin itiraz konusu hükmü de içeren birinci fıkrası şöyledir :
“Bir hakim reddini mucip sebepleri bildirerek davaya bakmaktan çekinirse red talebini incelemeye yetkili olan merci, bu çekinmenin yerinde olup olmadığına karar verir”.
IV - İLK İNCELEME :
A - İtiraz konusu yasa kuralının belirlenmesi :
İtiraz yoluna başvuran Mahkemenin Anayasaya aykırı olduğunu iddia ettiği kural, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 1696 sayılı Kanun ile değişik 29. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır. Anılan fıkra, iki yönlü bir hükmü içermektedir. Hükmün birinci yönü, bir hakimin, reddini gerektiren nedenleri bildirerek davaya bakmaktan kendiliğinden çekinmesine olanak tanımaktadır.
Fıkra hükmünün ikinci yönü ise, 1e96 sayılı Kanunla getirilmiş olan düzenlemeyi içermekte ve hakimin kendiliğinden çekinmesinin yerinde olup olmadığının yetkili merci tarafından denetlenmesini öngörmektedir.
Anayasaya aykırılık savı, hükmün bu ikinci yönünü hedef almış bulunmaktadır.
B - Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yetkisi bakımından inceleme :
1 - Anayasanın 152. maddesine göre Anayasaya aykırılık savıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurma yetkisi, “bir davaya bakmakta olan mahkeme”ye tanınmıştır. Davaya bakan mahkemenin, o davaya konu olan uyuşmazlığı bir kararla çözerek sona erdirmek görev ve yetkisini taşıyan yargı mercii olduğu tartışmasızdır.
İtiraz yoluna başvuran İncesu Asliye Ceza Mahkemesi ise böyle bir davaya bakmakta olmayıp, kendisinden yapılması istenilen iş; bir tanığın istinabe yolu ile dinlenilmesi ve tanık sözlerinin geçirileceği tutanağı, davaya bakmakta olan Gölköy Asliye Ceza Mahkemesi'ne göndermekten ibarettir. Yapılacak bu işlemlerin, Anayasa kuralı açısından bir davaya bakmak anlamına gelmediği ortadadır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun istinabe yoluyla tanık dinlenmesi konusundaki düzenlemesi, yetki devrinin mutlak ve geniş kapsamlı olmadığını göstermektedir. Anılan Yasanın 63. maddesi tanıklıktan ya da yemin etmekten çekinen tanıkları zorlayıcı önlemler almaya, istinabe olunan hakimlerin dahi yetkili bulunduğunu ayrı bir fıkra kuralıyla belirterek, bu alandaki yetkinin yasada gösterilenlerden ibaret bulunduğunu belli etmektedir. Şu halde istinabe olunan İncesu Asliye Ceza Mahkemesi'nin Gölköy Asliye Ceza Mahkemesi'nde bakılmakta olan davaya dayanarak Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasına olanak yoktur.
2 - İstinabe olunan mahkemede yapılması istenen iş bir davaya bakmak anlamına gelmemekte ise de, hakimin bu işi yapmaktan çekinmesiyle birlikte “Tali bir dava” ortaya çıkmış demektir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda, açıkça “tali ceza davası” adı verilmemiş olmakla beraber, asıl muhakeme içinde ayrı bir yargılamayı gerektiren ve bağımsız organik ayrı bir bünyesi olan tali ceza davaları, üstü örtülü bir biçimde, düzenlenmiş bulunmaktadır. Burada sözkonusu edilen, bir suç isnadının araştırılması ve karşılığı müeyyidelerin sanık hakkında uygulanması biçiminde olmaksızın, bir suç dolayısı ile ceza yargılaması makamlarından bir karar alınması için yapılan başvurudur. Hakimin reddi müessesesi bu tali ceza davalarından birini oluşturmaktadır. Hakimin kendiliğinden çekinmesi ise red davasını kendisinin açmasıdır. Bu tür dava dolayısıyle Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yetkisinin de mahkemelere tanınmış olup olmadığı sorunu, öncelikle çözülmelidir :
Olayda, istinabe olunan mahkemenin hakimi, görevini yapmaktan çekinme kararı almış, bu suretle öğretide “hadise muhakemesi” denilen tali ceza davası açılmıştır. Yetkili merci, hakimin çekinmesini yerinde görmemiş ve bu karara karşı kanun yoluna başvurulmuştur. Şu halde, ortaya çıkan tali ceza davasını:, Anayasanın 152. maddesi kapsamına giren bir dava olarak kabul etmek gerekir. Çünkü, genel anlamda dava; yasalarda gösterilen yöntemlere uyularak yargı yerlerine getirilen işlerden ve orada çözümü gereken uyuşmazlıklardan oluşmaktadır. . Nitekim, Anayasa Mahkemesi, cezaların yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkan tali ceza davasının varlığını ve buna göre yapılmış başvuruyu kabul etmiştir (13/3/1979 günlü, E. 1978/67, K. 1979/14 sayılı karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 17, Sh. 100 - 124) .
Öte yandan, itiraz konusu yasa kuralının, hakimin görevini yapmaktan çekinmesi dolayısıyla ortaya çıkmış olan tali ceza davasında uygulanacak kural olduğu da belirgin bir biçimde görülmektedir. Ancak, sözkonusu kural, çekinmenin yerinde olup olmadığını inceleyen Kayseri ve itiraz üzerine Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi'nce uygulanmıştır. Çekinen hakim, yasa gereği olarak kararının yetkili mercilerce incelenmesi sırasında, itiraz konusu yasa kuralının Anayasaya aykırı olduğunu öne sürmemiş ve adları geçen mahkemeler de Anayasaya aykırılık savıyla kendiliğinden Anayasa Mahkemesi'ne başvurmamışlardır.
Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş olan İncesu Asliye Ceza Mahkemesi'nin Gölköy Asliye Ceza Mahkemesi'nde bakılmakta olan davaya müdahale ederek o davayı bekletme yetkisi yoktur: Kaldı ki, ortaya çıkan tali ceza davası da sona ermiş durumdadır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 303. maddesi kuralına göre “itiraz üzerine verilen kararlar kesin” olduğundan, Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararıyla, tali ceza davası da kesin karara bağlanmış bulunmaktadır. Anayasanın 152., 44 sayılı Yasanın 27. maddeleri ise Anayasaya aykırılık savıyla ancak bakılmakta olan bir davanın geri bırakılmasına yetki vermiş olup, kesin yargı kararlarının yerine getirilmesinin geri bırakılmasına olanak tanımamıştır.
Bu nedenlerle başvurunun, itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddiiie karar verilmek gerekir.
SONUÇ :
Anayasaya aykırılığı ileri sürülen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun değişik 29/1. maddesi hükmüne göre oluşan anlaşmazlık çözüme bağlanmış ve itiraza konu edilen yasa hükmü böylece uygulanarak gereği yerine gelmiş bulunduğundan ve Anayasanın 152., 44 sayılı Yasanın 27. maddeleri de, Anayasaya aykırılık iddiasiyle ancak bakılmakta olan bir davanın geri bırakılmasına yetki vermiş olup kesin yargı kararlarının ertelenmesine olanak tanımadığından, başvurunun, itirazda bulunan mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine,
28/4/1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:15 PM Esas Sayısı: 1983/7
Karar Sayısı: 1983/14
Karar Günü: 17.11.1983
1983/7 sayılı esas inceleme raporunun, görüşme günü olarak, tayin edilen 8 Aralık 1983 gününden, İçtüzüğün 33/2 maddesindeki yetki kullanılarak, 17.11.1983 günlü oturuma alınmasına, karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçildi:
8.11.1983 günlü, 18215 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesi, “5 Ocak 1961 tarih ve 221 sayılı Kanunun kapsamına girmeleri nedeniyle kamu tüzelkişileri veya kurumları adına kamulaştırılmış sayılan taşınmaz malların eski malik, zilyet veya bunların halefleri tarafından açılmış ve kesin hükme bağlanmamış davalarda sözü edilen 221 sayılı kanunun hükümleri uygulanır” kuralını içermektedir.
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesinin anlatımı ve düzenlenme biçimi gözönünde tutulduğundan bu maddeyle, 221 sayılı Kanunun kapsamında olmaları nedeniyle kamulaştırılmış sayılan taşınmazların eski malik, zilyet veya bunların halefleri tarafından açılmış ve kesin hükme bağlanmamış davalarda söz konusu 221 sayılı kanunun hükümleri uygulanır denilmesi, 2942 sayılı Kanunun geçici 4. Maddesi kapsamındaki davaların 221 sayılı Yasanın hükümlerine tabi tutulduğunun, daha açık bir anlatımla yasa koyucunun 221 sayılı kanunda yer alan hükümleri Kanunun meriyetinden yani 8.11.1983 gününden önce açılmaları nedeniyle geçici 4. Maddesi kapsamına alınan davalar yönünden benimseyip yeniden düzenlediğinin kabulü anlamına gelir. Anayasanın geçici 15. Maddesinin son fıkrası, bu maddede öngörülen dönemde çıkarılan kanunların Anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceği hükmünü taşımaktadır.
Bu nedenle itirazın başvuran mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine 17.11.1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:15 PM Esas Sayısı: 1983/8
Karar Sayısı:1983/15
Karar Günü:17.11.1983
1983/8 sayılı esas inceleme raporunun, görüşme günü olarak, tayın edilen 8 Aralık 1983 gününden, İçtüzüğün 33/2 maddesindeki yetki kullanılarak, 17.11.1983 günlü oturuma alınmasına, karar verildikten sonda işin esasının incelenmesine geçildi:
8.11.1983 günlü, 18215 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesi, “3 Ocak 1961 tarih ve 221 sayılı Kanunun kapsamına girmeleri nedeniyle kamu tüzelkişileri veya kurumların adına kamulaştırılmış sayılan taşınmaz malların ve kesin hükme bağlanmamış davalarda sözü edilen 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır” kuralını içermektedir.
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesinin anlatımı ve düzenlenme biçimi gözönunde tutulduğunda bu maddeyle, 221 sayılı Kanunun kapsamında olmaları nedeniyle kamulaştırılmış sayılan taşınmazların eski malik, zilyet veya bunların halefleri tarafından açılmış ve kesin hükme bağlanmamış davalarda söz konusu 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır denilmesi, 2942 sayılı Kanunun geçici 4. Maddesi kapsamındaki davaların 221 sayılı Yasanın hükümlerine tabi tutulduğunun, daha açık bir anlatımla yasa koyucunun, 221 sayılı Kanunda yer alan hükümleri Kanunun meriyetinden yani 8.11.1983 gününden önce açılmaları nedeniyle geçici 4. Maddesi kapsamına alınan davalar yönünden benimseyip yeniden düzenlendiğinin kabulü anlamına gelir. Anayasanın geçici 15. Maddesinin son fıkrası, bu maddede öngörülen dönemde çıkarılan kanunların Anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceği hükmünü taşımaktadır.
Bu nedenle itirazın başvuran mahkemenin yetkisizliği yönünden reddine 17.11.1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:15 PM Esas Sayısı : 1983/9
Karar Sayısı : 1984/1
Karar Günü : 26/1/1984
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Danıştay Üçüncü Dairesi
İTİRAZIN KONUSU : 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir.
I - OLAY :
Sayıştay uzman denetçisi olan davacı, 4 Haziran 1979 - 30 Eylül 1979 tarihleri arasında saymanlık hesaplarının denetimi için, Erzurum ve Ağrı illerinde görevlendirilmiştir.
Bu illerde 114 gün görev yaptıktan sonra Ankara'ya dönen davacı, gündeliğini, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin o tarihte yürürlükte bulunan hükümlerine göre, aylık tutarının % 3,5'i üzerinden hesaplayarak, yolluk bildirimini düzenlemiştir.
Sayıştay Başkanlığı, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında “1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere ... her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı oran ve tutarlar (H) cetvelinde gösterilmiştir” denilmiş olmasını gözönünde tutarak, davacıya gündeliklerinin, Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinde yazılı asgari hadde göre hesaplamış olduğu miktarlar üzerinden ödenemeyeceğini bildirmiştir.
Davacının Harcırah Kanununun 33. maddesinde yazılı asgari hadde göre hesapladığı gündeliği 442 lira olduğu halde, 1979 Yılı Bütçe Kanununa bağlı (H) cetvelinde, kendisinin durumunda olanlar için ödenmesi kabul edilen gündelik miktarı 225 liradır.
Sayıştayin, harcırah avansının mahsubunu 442 lira gündelik üzerinden yapmayı reddedip, 225 lira üzerinden yapması sonucunda 24.738 liralık bir haktan yoksun kaldığını ileri süren davacı, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun, Anayasaya aykırı gördüğü 30. maddesinin 1. ve 3/c. fıkraları ile (H) cetvelinin 1/c - 2. bendi hükümlerinin iptalinin sağlanması ve 24.738 liralık gündelik farkının kendisine ödenmesine karar verilmesi için 10/4/1981 tarihli dilekçe ile Danıştay'a dava açmıştır.
Davacı, Danıştay Onuncu Dairesinin istemin reddine ilişkin E: 1980/520, K: 1981/1021 sayılı kararına karşı, 4/9/1981 tarihli dilekçesi ile kararın düzeltilmesi isteminde bulunmuştur. İstemi yerinde gören Danıştay Üçüncü Dairesinin, sözü geçen kararı ortadan kaldırdıktan sonra, 28/12/1982 tarihli, E: 1982/5033 sayılı kararı ile, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hükmün o tarihte yürürlükte olan 334 sayılı TC. Anayasası'nın 126. maddesine aykırı bulunduğu yolundaki davacı iddiasının ciddi olduğu kanısına varmış ve anılan maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
II - İTİRAZIN GEREKÇESİ :
Danıştay Üçüncü Dairesinin 28/12/1982 tarihli, başvurma kararında özetle şöyle denilmektedir :
6245 sayılı Harcırah Kanununun olay tarihinde yürürlükte bulunan 33. maddesinin (b) bendinde bazı görevlilere (bu arada senelik hesap tetkiki maksadıyla taşraya gönderilecek Sayıştay denetçi ve yardımcılarına) yurt içinde ödenecek gündeliğin, 15 liradan aşağı olmamak kaydıyla aylık veya ücret tutarlarının % 3,5'inden az veya % 7'sinden çok olamayacağı hükme bağlandığı halde, 1979 Yılı Bütçe Kanununun 30. maddesinde Harcırah Kanununun 33. maddesinin (a) ve (b) bendlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere, her yıl Bütçe Kanunlarıyla saptanması gereken katsayı, oran ve tutarların (H) cetvelinde gösterildiği belirtilmiş ve söz konusu cetvelin (c) bendinde de bir bölge veya Türkiye çapında denetim hizmetini yürüten müfettişlere ve gündelikleri bunlar gibi hesaplananlara verilecek gündelik miktarı 225 lira olarak tesbit edilmiştir.
1979 Yılı Bütçe Kanununun yukarıda açıklanan 30. maddesi, Harcırah Kanununun 33. maddesinin (b) bendinin uygulanmasını önleyen hükümler taşımakta ve bu sebeple de 334 sayılı TC. Anayasası'nın 126. maddesine aykırı düşmektedir.
Anayasa'nın anılan maddesinin son fıkrasında, “Bütçe Kanununa bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz.” denilmektedir. Bu fıkrada yer alan “Bütçe ile ilgili hükümler” deyimi mali nitelikte hükümler anlamına değil, bütçenin uygulanması ile ilgili uygulamayı kolaylaştırıcı veya Kanun konusu olabilecek yeni bir kuralı kapsamamak şartıyla, açıklayıcı nitelikte hükümler olarak anlaşılmak lazım gelir; zira, bir kanun hükmünün bütçeden harcamayı gerektirir veya gelir getirir nitelikte bulunması onun, 126. maddede öngörülen “Bütçe ile ilgili hükümlerden sayılmasına sebep olamaz. Çünkü, hemen her kanunda harcamalara yol açabilecek bir veya birçok hüküm bulunabilir.
Esasen, yürürlükteki bir kanunun gider veya gelirle ilgili kurallarının Bütçe Kanunları ile değiştirilebileceği yolunda bir görüş ve uygulama; Anayasa'nın 92. ve 93. maddelerini de işlemez duruma sokar ve özelliği sebebiyle sadece bütçeler için kabul edilmiş bulunan 94. maddeye Anayasa Koyucunun amacına aykırı olarak genişlik ve genellik kazandırır.
Açıklanan bu sebeplerle 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hükmün, o tarihte yürürlükte bulunan 334 sayılı TC. Anayasası'nın 126. maddesine aykırı olduğu yolundaki davacı iddiası ciddi nitelikte görüldüğünden, Anayasa'nın 152. maddesi gereğince davanın geri bırakılarak, dava karar düzeltme dosyasındaki ilgili belgelerin onanlı örneklerinin Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.
III - YASA METİNLERİ :
A - İtiraz konusu yasa hükmü :
27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin, itiraz konusu hükmü de içeren birinci fıkrası şöyledir :
“1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere, bu madde ile aynı Yasanın 34., 35. ve 50. maddeleri uyarınca her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı, oran ve tutarlar, (H) cetvelinde gösterilmiştir.
B - Anayasa Kuralları :
7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 16i. maddesinde şöyle denilmektedir :
“Devletin ve kamu iktisadi teşebbüsleri dışındaki kamu tüzel kişilerinin harcamaları, yıllık bütçelerle yapılır.
Mali yıl başlangıcı ile genel ve katma bütçelerin nasıl hazırlanacağı ve uygulanacağı kanunla belirlenir.
Kanun, kalkınma planları ile ilgili yatırımlar veya bir yıldan fazla sürecek iş ve hizmetler için özel süre ve usuller koyabilir.
Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz.”
I - İLK İNCELEME :
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi uyarınca. Ahmet H. Boyacıoğlu, H. Semih Özmert, Nahit Saçlıoğlu, Hüseyin Karamüstantikoğlu, Osman Mikdat Kılıç, Mithat Özok, Kenan Terzioğlu, Orhan Onar, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı, Mahmut C. Cuhruk, Necdet Darıcıoğlu, Servet Tüzün, Yılmaz Aliefendioğlu ve Yekta Güngör Özden'in katılmalarıyla 7/6/1983 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında, Anayasa'ya uygunluk denetiminin 1961 ve 1982 Anayasalarından hangisine göre yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur.
Davacı, iptalini istediği yasa hükmünün olayın geçtiği tarihte yürürlükte bulunan 9/7/191 günlü, 334 sayılı T. C. Anayasası'nın 126. maddesine aykırı olduğunu ileri sürmüş, davaya bakmakta olan Danıştay Üçüncü Dairesi de bu iddiayı ciddi görerek konunun, Anayasa Mahkemesince, 1961 Anayasasına göre bir karara bağlanmasını istemiş ise de, işin Danıştay'daki evresinde 7/11/1982 günlü, 2709 sayılı yeni Anayasa yürürlüğe girmiş bulunmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da açıklandığı gibi, Anayasalar, Devletin şeklini, temel yapısını, işlevini, vatandaşın temel hak ve özgürlükleriyle bunların sınırlandırış biçimini ve herkesin Devlete karşı görevlerini düzenleyen temel kurallar bütünüdür. Anayasal düzen bu temel kurallara göre somutlaşır.
Anayasa'ya uygunluk denetimi yoluyla korunacak hukuki temel düzen yeni Anayasa düzenidir. Bu da ancak denetimde yeni Anayasa kurallarının esas alınmasıyla mümkün olabilir.
Öte yandan, kanunların, zaman içinde uygulanmasında başkaca hüküm konulmuş olmadıkça, yürürlüğe girmesiyle birlikte derhal etkisini göstermesi kuraldır. Üstün bir hukuk normu olan ve uyulması zorunlu bulunan Anayasa hükümlerinin de yürürlük bakımından bu kurala bağlı oldukları açıktır. Bu düşüncelerle :
1 - İtiraza konu edilen yasa kuralı hakkında Anayasa'ya uygunluk denetiminin 1982 Anayasası kurallarına göre yapılması gerektiğine, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı ve Yılmaz Aliefendioğlu'nun karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla,
2 - Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının Sayıştay Denetçileri açısından incelenmesine oybirliğiyle,
karar verilmiştir.
V - ESASIN İNCELENMESİ :
İşin esasına ilişkin rapor, başvuru kararı ve ekleri, Anayasa'ya aykırılığı öne sürülen yasa hükmü ve aykırılık savı ile ilgili Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri, öteki yasama belgeleri ve konu ile ilişkili bütün metinler okunduktan sonra, gereği görüşülüp düşünüldü :
10/2/1954 günlü, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun, dava sırasında yürürlükte olan ve konu ile ilgili bulunan 33. maddesi şöyledir :
“Bu Kanun gereğince, yurt içi yevmiyelerinin miktarı her sene Bütçe Kanunları ile tespit olunur. Ancak bu yevmiyeler :
a) ......
b) Bu Kanuna tabi kurumlarca mıntıka merkezleri haricine vazife ile gönderilecek alelumun müfettiş ve müfettiş muavinleri ile ... senelik hesap tetkiki maksadıyla taşraya gönderilecek Divanı Muhasebat murakıp ve muavinleriyle Başvekalet Umumi Murakabe Heyeti uzman ve uzman muavinleri için -15 liradan aşağı olmamak kaydıyla- aylık veya ücret tutarlarının % 3,5'inden az ve % 7'sinden çok;
olamaz.”
27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinde ise, 1/3/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler uygulanmamak üzere, bu madde ile aynı yasanın 34, 35 ve 50 nci maddeleri uyarınca her yıl Bütçe Kanunu ile saptanması gereken katsayı, oran ve tutarların (H) cetvelinde gösterilmiş olduğu yazılıdır.
Aynı Kanuna bağlı (H) cetvelinde müfettişler ve gündelikleri bunlar gibi hesaplananlardan bir bölge veya Türkiye çapında denetim hizmeti yürütenler için, gündelik tutarı 225 lira olarak belirlenmiştir.
1979 yılında en alt derecedeki memurun aylık göstergesi 300, en yukarı derecedekinin ise 1200'dür. O yılın Bütçe Kanunu ile kabul edilen katsayı da 18 olduğundan, (H) cetveli ile verilen 225 lira gündelik, belli bir derecenin üstünde bulunanlar için, aylık tutarlarının % 3,5'inden daha az olmaktadır.
6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinde, yurtiçi yevmiyelerinin miktarının her sene Bütçe Kanunu ile tespit edileceği kabul edilmiş ise de, bu yevmiyelerin aşağı ve yukarı sınırları ayrıca gösterilmiştir. 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinde, bu sınırların uygulanmayacağı belirtilmiş ve bu Kanuna bağlı (H) cetvelinde müfettişler ve gündelikleri bunlar gibi hesaplananlardan (bu arada Sayıştay Denetçi ve Denetçi Yardımcılarından) aylıkları belli bir derecenin üstünde bulunanlar için, Harcırah Kanunu ile kabul edilen aşağı sınırın altında bir yevmiye tespit edilmiştir.
Harcırah Kanununa aykırı olarak Bütçe Kanunu ile yapılan bu düzenlemenin Anayasa'ya uygun olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 161. maddesinin son fıkrasında : “Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz denilmektedir. Danışma Meclisince kabul edilen Anayasa tasarısının bu maddeye tekabül eden 176. maddesinde, Bütçe Kanunu ile “Mevcut Kanunların hükümlerini açıkça veya dolaylı olarak değiştiren veya kaldıran hükümler" getirilemeyeceği ayrıca belirtilmişken, Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu'nca bu son hüküm tasarıdan çıkarılmıştır.
Sözü geçen komisyonun değişiklik gerekçesinden, “Bütçe Kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz” denilmiş olmasının yeterli görüldüğü, bu hükmün başka bir hükümle açıklanmasına gerek olmadığı, böyle bir açıklama olmadan da Bütçe Kanunu ile mevcut kanunların hükümlerini değiştiren veya kaldıran hükümler getir ilmesine imkan bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 88. maddesinde, kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve Milletvekillerinin yetkili olduğu belirtilmiş, kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme usul ve esaslarının düzenlenmesi İçtüzüğe bırakılmış olduğu halde, 162. maddesinde Bütçe Kanunlarının hazırlanma ve görüşülmesi için özel bir usul getirilmiştir.
Sözü geçen 162. maddede aynen şöyle denilmektedir :
“Bakanlar Kurulu, genel ve katma bütçe tasarıları ile milli bütçe tahminlerini gösteren raporu, mali yıl başından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.
Bütçe tasarıları ve rapor, kırk üyeden kurulu Bütçe Komisyonunda incelenir. Bu komisyonun kuruluşunda, iktidar grubuna veya gruplarına en az yirmibeş üye verilmek şartı ile, siyasi parti gruplarının ve bağımsızların oranlarına göre temsili gözönünde tutulur.
Bütçe Komisyonunun ellibeş gün içinde kabul edeceği metin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve mali yıl başına kadar karara bağlanır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Genel Kurulda, bakanlık ve daire bütçeleriyle katma bütçeler hakkında düşüncelerini, her bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında açıklarlar; bölümler ve değişiklik önergeleri, üzerinde ayrıca görüşme yapılmaksızın okunur ve oya konur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bütçe kanunu tasarılarının Genel Kurulda görüşülmesi sırasında, gider artırıcı veya gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar.
Anayasa'nın 89. maddesinde Cumhurbaşkanına; yayımlanmasını uygun bulmadığı kanunların, bir daha görüşülmek üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geri gönderme yetkisi verilmiş bulunduğu halde, Bütçe kanunları bu yetkinin dışında tutulmuştur.
Anayasa'nın, kanunların teklifi, görüşülmesi ve yayımlanması için, özelliklerini gözönünde tutarak, ayrı ayrı kurallara bağladığı iki türlü usulden birinin diğeri yerine kullanılmaması gerekir. Bütçe kanunlarının Anayasa'nın 88. maddesine göre teklif edilip İçtüzükte kanun tasarıları ve teklifleri için öngörülen usullerle görüşülmesi nasıl mümkün değil ise, bütçe ile ilgili olmayan ve sözü geçen 88. madde gereğince teklif edilerek İçtüzükte yazılı usul ve esaslara göre incelenip görüşülmesi gereken öteki kanunların da, Bütçe kanunlarına mahsus bir yöntemle teklifine ve görüşülmesine imkan yoktur.
Bütçe kanunlarına bütçe ile ilgili olmayan kurallar konulmasına olanak sağlanması, Anayasa'nın öngördüğü olağan usullerle çıkarılamayan kimi yasa kurallarının bütçe kanunlarıyla düzenlenmesi eğilimini yaratabilir. Böylece, kendine özgü hazırlıklar gerektiren düzenlemeler ve değişiklikler yerine, bütçe kanunlarında yer alacak geçici kurallarla yetinilmesi yolu seçilebilecektir. Nitekim, Anayasa'ya uygun olmamakla birlikte, bu yolun sağladığı kolaylık, bütçe kanunlarına bütçe ile ilgili olmayan hükümler koymak ve bazı kanunların o mali yıl içinde uygulanmasını bütçe kanunuyla önleme alışkanlığını doğurmuş; Harcırah Kanununun 33. maddesiyle kabul edilen oranların uygulanması da, uzun yıllar bu yolla engellenmiştir. 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesine konulan itiraz konusu hüküm de bu engellemeyi sağlayan hükümlerden biridir.
6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı kuralların uygulanmamasını öngören, böylece Harcırah Kanununu değiştiren bu hükmün Anayasa'ya aykırı olduğunun kabulü gerekir.
Sözü geçen hükümle değişikliğe uğratılan yurt içi gündelikleri konusunun bütçe ile ilgili olup olmadığı hususuna gelince :
Anayasa Mahkemesinin kararlarında, örneğin, 9/12/197s tarihli, E: 1976/34, K: 1976/52 sayılı kararda (15/3/1977 günlü, 15879 sayılı Resmi Gazete) “Bütçe ile ilgili hükümler” deyimi yorumlanarak açıklığa kavuşturulmuştur.
Anılan kararda da belirtildiği gibi, “Bütçe ile ilgili hükümler” deyimini mali nitelikteki hükümler anlamında değil, bütçenin uygulanması ile ilgili, uygulamayı kolaylaştırıcı ve açıklayıcı nitelikte hükümler olarak düşünmek gerekir. Bir kanun kuralının bütçeden harcamayı gerektirir veya bütçeye gelir getirir nitelikte bulunması, bunun 161. maddede öngörülen “Bütçe ile ilgili hükümlerden” sayılmasını icabettirmez. Çünkü, hemen her kanunda harcamalara yol açabilecek hükümler bulunabilir. Harcamalara ilişkin pek çok kanunun ve bütün vergi kanunlarının “Bütçe ile ilgilin sayılmaları kabul edildiği takdirde, bir devlet hizmetinin yeniden kurulması veya yeni bir vergi yükümü getirilmesi veya bu konularda yürürlükte bulunan kanunların değiştirilmesi veya kaldırılması için bütçe kanunlarına hükümler konulması yoluna gidilebilir.
Böyle bir uygulama, Anayasa'nın 162. maddesiyle, özelliği gözönünde tutularak sadece bütçeler için kabul edilmiş bulunan bir yönteme, Anayasa Koyucunun amacına aykırı olarak genellik ve genişlik kazandırır.
Harcırah Kanununun 33. maddesinde, yurt içinde verilecek gündeliklerin miktarlarının her yıl bütçe kanunu ile tespit edileceği kabul edilmiştir. Gündelik miktarlarının sözü geçen maddede gösterilmeyip bütçe kanunlarına bırakılmasından maksat, bu miktarların değişen fiyatlara ve yaşama şartlarına uygunluğunu sağlamaktır.
1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan itiraz konusu kural ve fıkrada sözü geçen (H) cetveli, Harcırah Kanununun öngördüğü, bütçenin uygulamasıyla ilgili düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin bütçe ile ilgili olduğunun kabulü gerekir.
Ne var ki, sözü geçen 30. maddenin birinci fıkrasında “Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yazılı oran ve gündelik tutarlarına ilişkin sınırlayıcı hükümler"in uygulanmayacağı belirtilmek ve bu fıkranın gönderme yaptığı (H) cetvelinde, sözü geçen sınırlayıcı hükümlere aykırı gündelikler tespit edilmek suretiyle, Harcırah Kanunu'nun değiştirilmesi yoluna gidilmiştir.
6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin 1979 yılında yürürlükte bulunan hükümleri karşısında, senelik hesap tetkiki maksadıyla taşraya gönderilecek Sayıştay denetçi ve yardımcılarına aylık tutarlarının % 3,5'inden az, % 7'sinden çok gündelik verilmesi mümkün olmadığından, 1979 Yılı Bütçe Kanunu'na bağlı (H) cetvelinde, sözü geçen maddede yazılı aşağı sınırın altında gündelik tespit edilmiş olması, söz konusu hükmü o bütçe yılı için işlemez duruma sokarak ortadan kaldırmış bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, bütçe kanunlarında., öbür kanunların hükümlerini kaldıran veya değiştiren hükümler yer alamayacağından, 10/2/1954 günlü, 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 33. maddesinin (b) bendinde öngörülen sınırlamanın uygulanmasını engelleyen 27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'nın 161. maddesine aykırılığından dolayı Sayıştay denetçileri açısından iptaline karar verilmelidir.
VI - SONUÇ :
27/2/1979 günlü, 2215 sayılı 1979 Yılı Bütçe Kanunu'nun itiraz konusu 30. maddesinin birinci fıkrasının Sayıştay denetçileri açısından Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline; Muammer Turanın, “sözü edilen maddenin birinci fıkrasında parantez içinde bulunan (a)'dan sonra gelen (ve) ile parantez içinde bulunan (b)'nin iptaline karar verilmesi gerektiği” yolundaki karşıoyu ile ve oyçokluğuyla, 26/1/1984 gününde karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:16 PM Üstteki kararın devamı
KARŞIOY YAZISI
Burada, itiraz yoluyla başvurulan hükmün Anayasa'ya uygunluk denetiminin olay zamanında yürürlükte bulunan 1961 Anayasası ile daha sonra yürürlüğe giren 1982 Anayasası'ndan hangisine göre yapılacağı konusunun tartışılması gerekmektedir.
Yasalar belirleyici, düzenleyici ya da yasaklayıcı nitelikleriyle ilgili oldukları konularda genel ve nesnel (objektif) hukuksal durumlar oluştururlar. Bir yasanın ya da o hükmün, kapsamı içerisine giren olay ya da olaylara uygulanması öznel (subjektif) durumlar doğurur. Kişiyle - kişi ya da kişiyle - devlet arasındaki ilişkilerin ve yürütme etkinliklerinin yasanın belirlediği düzenleyici kurallara göre olmasında kamu yararı (nesnel yarar); etkinliklerini yürürlükteki yasaya göre düzenleyen kişilerin de, kendilerine bu yasanın uygulanmasını istemekte kişisel yararları (öznel yarar) vardır. Bu durum kişiler yönünden kazanılmış hak doğurur. Başka bir deyişle kişinin, olay günündeki yasanın kendisine uygulanmasını istemekte kazanılmış hakkı vardır. Bu durum, aynı zamanda, yasalara duyulan güvencenin doğal sonucudur.
Yasaların zaman içerisinde uygulanmasında, son yasanın toplumun gelişen ve değişen gereksinmelerini en iyi karşılayacak nitelikte olduğu ve bu nedenle yürürlüğe girdikten sonraki tüm olaylara uygulanmasında kamu yararı bulunduğu varsayılır ve etkisini hemen göstermesi istenir.
Ancak bu düşünce kişinin, kendisine olay zamanındaki yasanın uygulanmasını ve bu yöndeki kazanılmış hakkına uyulmasını isteyebilmesini engellememelidir. Yasaların, yürürlüğe girdikleri günden itibaren yeni olaylar için uygulanmaları doğal olmakla beraber, yürürlüğe girmelerinden önce meydana gelen olaylardan doğan uyuşmazlıkların çözümünde kural olarak yeni yasanın değil olay zamanındaki yasanın uygulanması ve böylece kişinin, kazanılmış hakkına saygı duyulması hukukun temel ilkelerinden biridir. Nitekim bu kural, cezayla ilgili yönüyle, 1961 Anayasası'nın 33., 1982 Anayasası'nın 38. maddelerinde “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” biçiminde yer almıştır. Kişinin kamu üzenini koruyucu yasaları ihlal etmesi sonucunda “suç” şeklinde ortaya çıkan olaylarda (ceza yasalarında olduğu gibi) sonraki lehteki yasanın uygulanması, olayın toplum düzenini eskisi kadar rahatsız etmediğinin kamu iradesini temsil eden yasa hükmüyle anlaşılması ve eski yasadaki daha ağır cezanın verilmesinde artık kamu yararı görülmemesi nedeniyle olup, ceza hukukunda “lehteki hüküm uygulanır” biçiminde formüle edilen başka bir ilkeye dayanır.
Öteki yasalara göre üst normu oluşturan ve bir ülkenin hukuksal yapısını sınırlayıcı ya da belirleyici temel ilkeler getiren Anayasaların da, zaman içinde uygulanmalarında yasalardan pek farklı düşünülemez.
Her ne kadar, Anayasa hükümlerinin ayrık haller dışında doğrudan uygulanacak kurallar olmamaları nedeniyle öznel durumlar doğurmaları çok halde söz konusu olmaz ise de, kişinin kendisine uygulanacak olay zamanındaki yasa ya da kuralın o tarihte yürürlükte bulunan Anayasa'ya uygun olmasını isteyebilme hakkı vardır. 1961 Anayasası'nın 8. maddesi, 1982 Anayasası'nın 11. maddesi “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” hükmünü getirmiştir. Sonradan Anayasa değişse de, kişinin hakkında uygulanacak yasanın olay tarihinde yürürlükte olan Anayasa'ya uygun olmasını isteyebilmesi kendisi açısından kazanılmış bir haktır.
Aksi halde olay tarihindeki Anayasa'ya aykırı, ancak yeni Anayasa'ya uygun yasaya göre kişilerin mahkum edilmesi söz konusu olabilir. Önceki olaylara uygulanan yasaların yeni Anayasa'ya göre incelenmesi gerektiği görüşünün benimsenmesi durumunda, kazanılmış hakların zedelenmesi yanında, yeni Anayasa'dan önce yürürlükten kalkmış olsa da, olay tarihinde yürürlükte olması nedeniyle mahkemelerde “uygulanacak kural” durumunda bulunan yasaların denetimlerinin de yeni Anayasa hükmüne göre yapılması gerekecektir. Eski olaylar için yeni Anayasa'ya göre denetim görüşü esas alınırsa, Anayasa Mahkemesince, iptal edilen hükmün bir yıl sonra yürürlüğe gireceğinin belirtilmesi ancak henüz bir yıl dolmadan yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesi durumunda uygulama nasıl olacaktır? Karara bağlanmış, ancak henüz yürürlüğe girmemiş mahkeme kararı yeni Anayasa'ya göre yeniden gözden geçirilebilecek midir?
Öte yandan, yeni Anayasa'nın, anayasal denetimde kapsamın, yöntemin ve yetkilerin belirlenmesi yönünden uygulanacak tek metin olduğundan kuşku duyulamaz. Anayasa Mahkemesi, anayasal denetimini yeni Anayasa'dan aldığı yetki, yöntem ve kapsam içinde kullanacaktır.
Ancak, burada tartışma konusu olan husus, yeni Anayasa'ya göre denetim yetkisini kullanacak olan Anayasa Mahkemesinin, eski Anayasa'nın yürürlükte bulunduğu döneme ait olaylara uygulanan yasaları incelerken ve bunların Anayasa'ya uygun ya da aykırı olduğu sonucuna varırken hangi Anayasa hükmüne bakacağıdır.
Ayrıca, burada, iptal davaları ile Anayasa'ya aykırılığın öteki mahkemelerde ileri sürülmesi sonucunda itiraz yoluyla yapılan başvuruların ayrı nitelikli anayasal denetim yolları olduğunu belirtmek gerekir. İptal davalarında amaç, Anayasa'ya aykırı yasa ya da hükmü uygulamaya geçilmeden ortadan kaldırmak; itiraz yoluyla başvurularda ise, Anayasa'ya aykırı bir yasanın uygulamasını önlemektir. Ayırım böyle olunca iptal davalarında anayasal denetimin yeni Anayasa'ya göre yapılması doğaldır. Çünkü zaten çok büyük bir olasılıkla iptali istenen yasa, yeni Anayasa'dan sonra yürürlüğe girmiş olacaktır. İptali istenen yasa, yeni Anayasa'dan daha önce yürürlüğe girmiş olsa bile, dava, uygulama sonucunda itiraz yoluyla açılmadığına göre öznel bir durumdan ve kazanılmış bir haktan söz edilemez.
İtiraz yoluyla Anayasal denetimde ise, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen ya da aykırı görülen kural, olaya. uygulanmış öznel bir durum yaratılmış ve kazanılmış hak doğmuştur. Uygulanacak kural durumundaki bu hüküm anayasal denetim sırasında yürürlükten kalkmış dahi olabilir.
161 ve 1982 Anayasalarında itiraz yoluyla yapılan başvurularda, önceki olaylar için yeni Anayasa'ya bakılacağı yönünde bir hüküm bulunmamaktadır.
Her ne kadar 1961 Anayasası'nın geçici 9. maddesinde “Anayasa Mahkemesi'nin görevine başladığı tarihte yürürlükte olan herhangi bir kanun hakkında; bu Anayasaya aykırılığı iddiasıyla iptal davası açılabilir. Bu halde iptal davası açma hakkı, Anayasa Mahkemesi'nin görevine başladığının Resmi Gazete'yle yayımlandığı tarihten itibaren altı ay sonra düşer" denilerek 1961 Anayasası'na aykırı düşen yasaların ayıklanabilmesi için özel bir olanak tanınmışsa da, 1982 Anayasası'nda söz konusu geçici maddeye koşut bir kural getirilmemiştir. Kaldı ki, bu madde sadece iptal davalarıyla ilgili olup, Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu nedeniyle getirilmiştir.
Öte yandan, Devlet harcamaları yıllık bütçelerle yapılmaktadır: Olayda 1979 yılı Bütçe Yasası 1979 mali yılı sonunda yürürlükten kalkmıştır. Bu durumda 1961 Anayasası'nın yürürlükte olduğu sırada uygulanan ve yine aynı Anayasa döneminde geçerliliğini kaybeden Bütçe Yasası'nın, uygulandığı olaylar nedeniyle yapılacak anayasal denetimin, yeni Anayasalara göre yapılmasında isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Anayasaya aykırı olduğu ileri sürülen 1961 Anayasası'nın yürürlükte olduğu sırada meydana gelen olaya uygulanan kuralın Anayasa'ya uygunluk denetiminin, 1961 Anayasası hükümlerine göre yapılması gerektiği oyuyla verilen kararın bu yönüne karşıyım. mbiterge 06-06-2007, 03:17 PM KARŞIOY YAZISI
I - Her olguya, olaya, oluşa, eylem, işlem vs.'ye vuku buldukları tarihteki mevzuat hükümlerinin uygulanması hukukun temel ilkelerindendir.
9/7/1961 gün ve 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 33 üncü, 7/11/ 1982 gün ve 2709 sayılı Anayasanın 38 inci maddelerindeki : “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz, kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır ceza verilemez” şeklindeki hükümler de aynı ilkeden kaynaklanmaktadır. Bu hükümlerdeki “kanun” sözcüğünün kapsamına Anayasa da girmektedir. Yani işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasanın suç saymadığı bir fiilden dolayı evleviyetle kimseye ceza verilemez. Örneğin : İşlendiği zaman yürürlükte bulunan yasa, fiili suç saysa, o zaman yürürlükte bulunan Anayasa suç saymasa, dolayısıyla yasa fiilin işlendiği zamanki Anayasaya aykırı olsa yasanın iptal edilip Anayasaya uygun hareket eden kimsenin cezalandırılmaması gerekir. Fiilin işlendiği zamandan sonra yürürlüğe giren ve yürürlüğe girdikten sonraki fiillere, olgulara, olaylara, oluşlara ve işlemlere uygulanacak olan yeni Anayasa önceden işlenen fiilin eşidini suç saysa ve yasa sonraki Anayasaya uygun olsa dahi işlendiği zaman yürürlükte bulunan Anayasaya uygun fiilden dolayı kimsenin cezalandırılmaması, hukukun ana ilkesi ve Anayasaların açık hükümleri gereğidir. 1961 Anayasası'nın 8 inci, 1982 Anayasası'nın 11 inci maddelerindeki : Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” şeklindeki hükümlerde fiilin işlendiği ve olayın vuku bulduğu zamandaki Anayasaya göre de uygunluk denetimi yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu konu; hukuki durumlar ve hukuki tasarrufların sakat ve muteber oluşları, geri alınması kaldırılması ve değiştirilmesi konularıyla da yakınen ilgili bulunduğundan o konulara da kısaca dokunmakta yarar vardır :
Hukuki tasarrufların doğurduğu kudret ve yetkilerle mecburiyetler hukuki durumları oluşturur. Bu durumlar ya genel, gayrışahsi ve objektif veya belirli, ferdi ve subjektif olurlar.
Objektif tasarruflardan doğan objektif hukuki durumlar; genel, gayrışahsi ve süreklidir. Ancak, yeni bir objektif tasarruflarla kaldırılır veya değiştirilebilir.
Subjektif tasarruflardan doğan subjektif hukuki durumlar ise; objektif durumların aksine, belirli, ferdi ve geçicidir. (ihtiva ettikleri borçların ve mükellefiyetlerin ifası ile ortadan kalkarlar) ve en önemli özellikleri, kural tasarruflarla değiştirilemezler. Müktesep hak teşkil ederler. Objektif hukuk alemindeki değişiklikler esas itibariyle bunlara etki etmez.
Sakat tasarruflar (Çıkarıldıkları zaman yürürlükte bulunan Anayasaya aykırı yasalar sakat tasarruflardır) : Doğuşlarında, yapıcı unsurlardaki sakatlıklar dolayısıyla hukuk nizamına, hukuk alemine uymayan tasarruflardır. Bunların ortadan kaldırılması, geri alınması ve hukuk nizamının emrettiği müeyyidelerin tatbiki demektir. Sakat tasarruflar hukuk aleminde, esasen vücut bulmadıkları için bir tesir de husule getirmemiş sayılabilir. Nitekim İdari Mahkemeler ve Danıştayın iptal kararları, makable şamildir. Dava konusu sakat idari tasarrufu işlemi), o tasarrufun ittihaz edildiği andan itibaren ortadan kaldırır. Ancak yasalar yönünden, istikrar düşüncesi daha fazla ağırlık kazandığı için, Anayasalar, Anayasa Mahkemesi'nce verilen iptal kararlarının geriye yürümiyeceğini kabul etmektedirler.
Tam ve muteber tasarruflar (Çıkarıldığı zamanki Anayasaya uygun ve sonraki Anayasaya aykırı örneğin, 1961 Anayasası'na uygun, 1982 Anayasası'na aykırı yasalar tam ve muteber tasarruflardandır); Bunlar da sonraki bir tasarrufla kaldırılabilir veya değiştirilebilir. Fakat esas itibariyle geri alınamaz. Örneğin; sonraki yasanın, önceki kendine aykırı yasalara açıkça olmasa da zımnen kaldıracağı veya değiştireceği ilkesi ile Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi yeni Anayasaya aykırı yasaların da ortadan kaldırılmasını gerektirir. Fakat tam ve sahih hukuki tasarruflar sonraki yasalar veya Anayasa ile kaldırıldığında veya değiştirildiğinde, onların o güne kadar ki doğurmuş olduğu hükümler, hukuki durumlar ve bunlara dayanan tekmil hukuki hadiseler, haklar ve yükümlülükler muteberdir. Çünkü tam ve muteber bir hukuki tasarrufu (yasayı) sonraki bir tasarruf (yasa veya Anayasa), açıkça, istisnai ve özel bir hükümle geri almadıkça, ancak kaldırabilir ve değiştirebilir. Önceki tasarrufun mazideki değil, istikbaldeki hükümlerini durdurabilir ve devam edegelmekte olan hukuki duruma son verebilir.
II - Anayasanın 153 üncü maddesindeki; “kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih kararın Resmi Gazete'de yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez” hükmü yer almıştır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere iptal kararları genel, objektif ve mutlaktır. İptal edilen hüküm, mutlak ve herkese şamil olarak yürürlükten kalkar, yürürlükten kalkan bir hükmün de kimseye uygulanması söz konusu olamaz.
Halbuki çoğunluk kararında; “Bütçe Kanunu'nun itiraz konusu 30. maddesinin birinci fıkrasının Sayıştay Denetçileri açısından Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline denilmektedir. Bu kararla itiraz konusu kanun hükmü yürürlükten kalkmış mıdır? Kalkmamış mıdır? Kalkmışsa hiç kimseye uygulanamaz. Kalkmamışsa Sayıştay Denetçilerine de uygulanması gerekir. Hem iptal kararı verilip hem de Sayıştay Denetçileri dışındakilere uygulanabileceğini kabul etmek hukuk ve Anayasaya göre mümkün değildir.
Başlıca bu nedenlerle karara karşıyım.
KARŞIOY YAZISI
Olay eski Anayasa'nın yürürlükte bulunduğu bir tarihte geçmiş olsa bile, itiraz konusu yapılan kanun hükmü yeni Anayasa zamanında cereyan edecek olaylara da uygulanabilecek ise, denetimin yeni Anayasa'ya göre yapılması gerektiğini kabul ediyor ve böyle kanunlarla ilgili davalar için çoğunluk kararında ileri sürülen gerekçelere katılıyorum.
Ancak, yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesinden önce yürürlükten kalkmış olan veya yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesinden sonra cereyan edecek herhangi bir olaya uygulanması mümkün bulunmayan kanun hükümlerine itiraz söz konusu olduğunda, bu itirazın, o hükümlerin uygulanma zamanına rastlayan eski Anayasa'ya göre incelenip karara bağlanması gerektiğini düşünüyorum.
Hiçbir zaman aynı olaya uygulanması mümkün olmayan 1979 Yılı Bütçe Kanunu hükümleri ile 1982 Anayasası hükümlerini birbirleriyle karşılaştırıp sonuca varmanın hukuk mantığıyla bağdaşmayacağı kanaatındayım.
Bu sebeple, 19?9 Yılı Bütçe Kanunu'nun 30. maddesinin itiraz konusu yapılan birinci fıkrası hükmünün, o tarihte yürürlükte bulunan 1961 Anayasası'na göre incelenip karara bağlanması gerektiğini düşündüğümden, aksi yönde oluşmuş bulunan çoğunluk kararına katılmıyorum. mbiterge 06-06-2007, 03:17 PM Esas Sayısı: 1983/10
Karar Sayısı: 1983/11
Karar Günü: 21.6.1983
a) İflas davası vekâleten açıldığına göre vekâletnamenin,
b) Dava dilekçesinde borçlunun İstanbul Ticaret Sicil Memurluğu’nun 142459/89953 sayısında kayıtlı tüccar olduğu belirtildiğine göre, adıgeçenin tüccar olduğunu belli eden belğenin,
c) Mahkemenin 21.3.1983 günlü oturumuna ilişkin duruşma tutanağını,
Onanmış örneklerinin yollanmaması, 22.4.1962 günlü 44 sayılı Yasanın 27. Maddesi uyarınca eksiklik sayıldığından başvurunun geri çevrilmesine,
21.6.1983 gününde Mithat Özok, Orhan Onar, Muammer Turan, Mahmut C. Cuhruk’un evrakta eksiklik olmadığı yolundaki karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:18 PM Esas Sayısı: 1983-11
Karar Sayısı: 1983-12
Karar Günü. 17.11.1983
8.11.1983 günlü, 18215 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesi, “5 ocak 1961 tarih ve 221 sayılı Kanunun kapsamına girmeleri nedeniyle kamu tüzel kişileri nedeniyle kamu tüzel kişileri veya kurumları adına kamulaştırılmış sayılan taşınmaz malların eski malik, zilyet veya bunların halefleri tarafından açılmış ve kesin hükme bağlanmamış davalarda sözü edilen 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır” kuralını içermektedir.
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 4. Maddesinin anlatımı ve düzenlenme biçimi gözönünde tutulduğunda bu maddeyle, 221 sayılı Kanunun kapsamında olmaları nedeniyle kamulaştırılmış sayılan taşınmazların eski malik, zilyet veya bunların halefleri tarafından açılmış ve kesin hükme bağlanmamış davalarda söz konusu 221 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır denilmesi, 2942 sayılı Kanunun hükümleri uygulanır denilmesi, 2942 sayılı Kanunun geçici 4. Maddesi kapsamındaki davaların 221 sayılı Yasanın hükümlerine tabi tutulduğunun, daha açık bir anlatımla yasa koyucunun, 221 sayılı Kanunda yer alan hükümleri kanunun meriyetinden yani 8.11.1983 gününden önce açılmaları nedeniyle geçici 4. Maddesi kapsamına alınan davalar yönünden benimseyip yeniden düzenlediğinin kabulü anlamına gelir. Anayasanın geçici 15. Maddesinin son fıkrası, bu maddede öngörülen dönemde çıkarılan kanunların Anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceği hükmünü taşımaktadır.
Bu nedenle dosyada mevcut olan eksiklekler üzerinde durulmayarak itirazın başvuran mahkemenini yetkisizliği yönünden reddine 17.11.1983 gününde oybirliğiyle karar verildi. mbiterge 06-06-2007, 03:18 PM Esas Sayısı : 1983/1
Karar Sayısı : 1983/5
Karar Günü : 26/4/1983
İtiraz yoluna başvuran : Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi
İtirazın Konusu : 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun”un 18. maddesinin (A) bendinin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptali isteminden ibarettir.
I - Olay :
Sanık hakkında “Ticaret maksadı ile esrar kaçakçılığı suçundan dolayı Mersin 1. Sulh Ceza Mahkemesince, 15/4/1971 gününde gıyabi tutuklama kararı verilmiştir. Tutuklama kararı İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesince 27/4/1972 gününde vicahiye çevrilerek, aynı gün Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi'ne konulan sanık, tutuklu bulunduğu sırada tedavi edilmekte olduğu Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden 22/6/1972 günü firar etmiştir. Bu nedenle, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesinde açılmış olan kamu davasında yargılanmanın durdurulmasına karar verilmiştir.
Sanığın sonradan toplu kaçakçılık yaptığı ve 1587 sayılı Yasaya aykırı eylemde bulunduğu iddiasıyla 18/12/1980 gününde yakalanması üzerine, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki davasının görülmesine devam edilmiştir.
İddia Makamı, esas hakkındaki mütalaasında; toplanan delillere göre, sanığın, T. C. K. nun 403/3, 4, 5. maddesi gereğince cezalandırılmasını ve 1803 sayılı Af Yasasının 18/A maddesi uyarınca aftan yararlandırılmamasını istemiştir.
Sanık ve savunucusu, iddia makamının belirtilen esasa ilişkin düşüncesi karşısında, sözü geçen Af Yasasının kaçak kişileri aftan yararlandırmayan 18/A maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu öne sürmüşlerdir.
Davaya bakmakta olan Mahkeme de, Anayasaya aykırılık savını ciddi bularak, bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaya karar vermiştir.
II - İtirazın Gerekçesi :
İtirazın yoluna başvuran Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi başvurunun gerekçesini özetle aşağıdaki hususlara dayandırmaktadır :
Sanık ve savunucusu, 15/5/1974 günlü, 1803 sayılı Af Kanunu'nun 18/A maddesinin o tarihte yürürlükte bulunan 1961 Anayasasına, gerek eşitlik ilkesine aykırı olması ve gerek Millet Meclisinde Anayasanın 92. maddesinin beşinci fıkrası hükmüne aykırı oylanmış bulunması nedeni ile şekil yönünden iptali gerektiğini, ileri sürerek istemleri hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesini istemişlerdir.
Dava Mahkemesi ise 14/12/1982 tarihli oturumda 15/5/1974 günlü ve 1803 sayılı Af Kanunu'nun 18/A maddesinin Anayasaya aykırı olduğu yolundaki savları ciddi bularak dosyayı tümüyle Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
III - Yasa Metinleri :
1 - İtiraz Konusu Yasa Kuralı :
15/5/1974 günlü, 1803 sayılı “Cumhuriyetin 50 nci Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezalarının Affı Hakkında Kanun”un itiraz konusu 18. maddenin (A) bendi şöyledir :
“A - Firar halinde olup da yurt içinde bulunanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay, yurt dışında bulunanlar bir yıl içinde Resmi mercilere müracaatla teslim olmadıkları takdirde bu Kanun hükümlerinden faydalanamazlar.”
2 - Mahkemenin Anayasaya aykırılık gerekçesine dayanak yaptığı 1961 Anayasasının kuralları şöyledir :
“Madde 12 - Herkes dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, Kanun önünde eşittir.
Hiç bir kişiye, aileye, zümreye imtiyaz tanınamaz.”
“Madde 92/5 - Millet Meclisi, Cumhuriyet Senatosundan gelen metni benimsemezse, her iki meclisin ilgili komisyonlarından seçilecek eşit sayıdaki üyelerden bir karma komisyon kurulur. Bir komisyonun hazırladığı metin Millet Meclisine sunulur. Millet Meclisi, karma komisyonunca veya Cumhuriyet Senatosunca, veya daha önce kendisince hazırlanmış olan metinlerden birini olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Cumhuriyet Senatosunda üye tam sayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmiş olan madde değişikliklerinde, Millet Meclisini |