| | shirin_e 18-05-2007, 10:41 PM Edimsel Koşullanma :
Klasik koşullanma yoluyla öğrenmeyi sağlamak için, yapılan bir davranışa neden olan uyarıcının bilinmesi gerekir. Oysa insan davranışlarına neden olan uyarıcıları her zaman tahmin etmek mümkün değildir. İnsanlar çevrelerinde bulunan çeşitli nesnelerle etkileşim kurarak farklı davranışlarda bulunurlar.
Thorndike'ın çalışmalarından hareket eden Skinner, organizmanın davranışlarını uyarıcılara karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak kabul etmektedir. İnsanların karmaşık uyarıcı durumlarla karşılaştıklarında gösterdikleri davranışlara operant (edim) adı veren Skinner, bu operantların, onları izleyen sonuçlardan etkilendiğini ileri sürmektedir.
Organizmayı olumlu bir sonuca götüren davranışlar kalıcı olur. Diğer bir deyişle, insanlar davranışları sonucu olumlu bir durumla karşılaştıklarında, o davranışın tekrarlanma olasılığı artar. Davranıştan sonra gelen bu olumlu sonuçlara pekiştirme denir. Skinner'in çalışması Operant Koşullanma olarak bilinmektedir
Edimsel davranış: Bilinen bir uyarıcı tarafından oluşturulmaz; organizma tarafından ortaya konur ve sonuçları tarafından kontrol edilir.
· Klasik koşullanmada önce uyaran vardır ve organizma ona tepki gösterir. (U-T)
· Edimsel davranışta önce tepki yapılır sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir. (T-U)
Davranış sonucunda organizmanın hoşuna giden bir durum ortaya çıkar. Örneğin yeni aldığınız bir kazağı giydiğiniz zaman arkadaşlarınız "Kazağın çok güzel, sana çok yakışmış" derse, o kazağı giyme davranışınız devam eder. Davranışın sonucunda organizmanın hoşuna gitmeyen bir durum ortaya çıkar. Yeni kazağınızı giydiğiniz gün değer verdiğiniz bir arkadaşınız size yakışmadığını söylerse, o kazağı giymek istemezsiniz.
Skinner'e göre bir davranışın sonucu, organizma için hoşa giden, olumlu bir durum yaratıyorsa, o davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığı artar. Davranışın arkasından olumlu uyarıcı verilerek yapılan koşullamaya edimsel koşullama denir.
Bu tür koşullamada, davranışı izleyen ve organizma üzerinde hoşa gidici bir etki yaratarak, davranışın (edimin) ortaya çıkma olasılığını artıran uyarıcılara pekiştireç denir. Diğer bir deyişle pekiştirilen davranış öğrenilir. Bir davranışın arkasından gelen ve organizma için hoşa gitmeyen bir durum yaratan uyarıcılar ise cezadır. Ceza davranışı zayıflatır ya da belli bir süre için durdurur.
Pekiştireçler olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bir davranış, organizmanın hoşuna gidecek bir uyarıcının doğrudan verilmesi ile pekiştiriliyorsa, buna olumlu pekiştirme denir. Sınıfta bir soruyu doğru cevaplandıran öğrenciye yaşına göre, aferin denmesi, başının okşanması, (+) puan verilmesi, gülümsenerek onaylanması birer olumlu pekiştirmedir. Organizma hoş olmayan bir durumdan kurtarılarak da davranış pekiştirilebilir. Bu tür pekiştirmeye olumsuz pekiştirme denir.
Bir öğrenci evindeki aile kavgalarından, sorunlarından kaçmak için okula geliyorsa, okul bu öğrenci için olumsuz pekiştireçtir. Çünkü öğrenci okula gelerek kendisine acı veren sorunlardan kurtulmakta ve rahat etmektedir. Hem olumlu hem de olumsuz pekiştirme organizmanın hoşuna giden bir etki yaratır ve davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığını artırır. Pekiştireçler yoluyla birey istendik ve istenmedik davranışlar öğrenebilir. Bu nedenle pekiştireçler çok dikkatli kullanılmalı ve doğru davranışlar pekiştirilmelidir.
Yapılan bir davranışın sonucunda, organizma için olumsuz bir durum yaratan uyarıcılara ceza denir. Ceza da pekiştireç gibi iki türlüdür. Birinci tip cezada davranışın arkasından olumsuz uyarıcı doğrudan doğruya verilir. Çocuğun yaptığı bir davranış nedeniyle dövülmesi, azarlanması... İkinci tür cezada ise ortamda bulunan olumlu bir uyarıcı ortamdan çekilerek, organizma için olumsuz bir durum yaratılır. Teneffüse çıkmayı yasaklama, arkadaşlarından ayırma...
Pekiştireç davranışı güçlendirirken, ceza zayıflatır ya da belli bir süre için durdurur. Ceza davranışı kısa zamanda durdurduğu ve uygulaması kolay olduğu için öğretmenler ve ebeveynler tarafından sıkça kullanılmaktadır. Ceza, istenmedik davranışların bastırılmasında etkili olabilir. Ancak davranış değişikliğine neden olmaz. Diğer bir deyişle istenmedik bir davranışı istendik yönde değiştirmez.
Cezanın diğer bir olumsuz yönü ise saldırgan davranışlara neden olmasıdır. Olumsuz pekiştirme ile ceza, çoğu zaman karıştırılmakta birinin yerine kullanılmaktadır. Oysa, olumsuz pekiştirmede, olumsuz pekiştireçler ortamdan çıkartılırken, cezada olumsuz pekiştireçler ortama konur. Olumsuz pekiştirmede, davranışın tekrar edilme olasılığı artarken, ceza, davranışı durdurur.
Premack ilkesi: Büyükannenin Kuralları
Çok sık görülen (tercih edilen) davranış pekiştireç olarak kullanılarak, az gösterilen (tercih edilmeyen) davranış ortaya çıkarılmaya çalışılır. Örneğin, sebze yemeğini sevmeyen, ancak tatlıyı çok seven bir çocuğa, sebze yedirmek için "Sebze yemeğini bitirdikten sonra, tatlı yiyebilirsin" denebilir. "Şu kadar yazı yazarsanız, teneffüse çıkabilirsiniz" şeklinde okulda da çok kullanılır.
Skinner'e göre eğitimin amacı bilgiyi en yüksek düzeye çıkarmak olmalıdır.Bu da edimsel koşullanmayla, davranış repertuarını zenginleştirerek sağlanabilir. Öğrencinin bir şey bildiğini söyleyebilmek için, belirli davranışlarının gözlenebilmesi gerekir.
Skinner'in programlanmış öğrenme ilkeleri şöyle sıralanabilir:
· Öğrenilecek konu çok küçük ünitelere ayrılarak güçlük derecesine göre basamaklandırılır.
· Öğrenci her basamakta bir edimde bulunur.
· Öğrenilecek konu bir uyaran durumuna gelir.
· Öğrenci her basamakta yaptığı edimin sonucunu hemen görür.
Edim doğru ise ilerler yanlış ise düzeltilir.
EDİMSEL KOŞULLANMANIN EĞİTİME UYGULANMASI
Edimsel koşullamanın getirdiği ilkeler günümüzde halen geçerliğini korumaktadır. Edimsel koşullanma özellikle çocuk eğitiminde, sınıfta disiplinin sağlanmasında, psiko-motor ve duyuşsal davranışların kazandırılmasında önemli rol oynamaktadır. Pekiştireçlerin etkili bir biçimde kullanılması için göz önünde bulundurulması gereken hususlar:
Pekiştireç mutlaka doğru davranışı takip etmelidir. Pekiştireç hangi davranışın arkasından verilirse o davranışın ortaya çıkma sıklığını artırır. Örneğin sınıfta söz almak istediğini göstermeden, arkadaşlarının sözünü keserek konuşan bir öğrenci, öğretmen tarafından dinlenirse, öğrenci bu tür davranışları tekrar edecektir.
Öğrenci pekiştireci hangi davranışın sonucunda aldığını farketmelidir. Bunu sağlamak için pekiştirecin doğru davranıştan hemen sonra verilmesi gerekir. Aradan zaman geçtiyse, öğrenciye verilen pekiştirecin hangi davranışı için olduğunu açıklamak gerekir. Öğrencide davranış değişikliği meydana getirmek için mümkün olduğunca olumlu pekiştireç kullanılmaya çalışılmalıdır. Ayrıca pekiştirecin verildiği durumda öğrenciyi etkileyen diğer uyarıcılar da göz önünde bulundurulmalıdır.
Örneğin derste sıkılan bir öğrenciyi gürültü yapıyor diye sınıftan atan bir öğretmen, öğrencinin davranışını cezalandırmaktan çok pekiştirmiş olur. Pekiştireçlerin değeri öğrenciden öğrenciye değişir. Bir öğrenci için yüksek not önemli bir pekiştireçken, sınıfta kalmaya niyetli bir öğrenci için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Pekiştireçler, öğrencilerin ihtiyaçlarına, yaşlarına, sosyal çevrelerine göre değişmektedir. Pekiştirecin ne olacağının yanı sıra, ne zaman verileceği de önem taşımaktadır. Pekiştireç, yeni ve öğrenilmesi güç davranışların kazandırılmasında daha sık verilmelidir. Davranış öğrenildikten sonra pekiştireçlerin azaltılması daha etkili olacaktır.
Bazı ince pekiştirme çeşitleri:
Öğrenilecek davranış yeni ve karmaşık ise her doğru davranış pekiştirilebilir. Buna sürekli pekiştirme denir. Ancak okul öğrenmelerinde tüm öğrencilerin davranışlarını sürekli pekiştirmek mümkün değildir. Ayrıca pekiştireç çok sık verilirse değerini yitirir ve pekiştireç olma özelliğini kaybeder. Bu nedenle pekiştireçler çoğunlukla belli aralıklarla verilir. Bu uygulamaya aralıklı pekiştirme denir.
Sabit zaman aralıklı pekiştirmede, pekiştireçler belli zamanlarda verilir. Memur maaşları, günlük yövmiyeler, öğrenciler için teneffüsler bu tip pekiştirmelere örnektir. Bu tür pekiştirmeye örnek olarak, öğrencilerin yazılı ve sözlü sınavlardan önce çalışıp, sonra çalışmamaları verilebilir.
Değişken zaman aralıklı pekiştirmede ise pekiştireçler beklenmedik zamanlarda verilir. Bu nedenle süpriz niteliğindedir. Birey de pekiştireç beklentisi olduğu sürece istenilen davranışı gösterir. Okulda öğretmenin, öğrencilerin bazı başarılarını pekiştirmesi, arada sırada başarısına yüksek puan vermesi bu tür pekiştirmedir. Okulda bu tür pekiştireçler öğrencinin sürekli çalışmasını sağlar.
Sabit oran aralıklı pekiştirmede kaç davranıştan sonra pekiştireç verileceği bellidir. Örneğin işçilere ürettikleri parça başına ücret verilmesi bu tür pekiştirmeye örnek gösterilebilir. Okulda da öğrencilere yaptıkları her ödev için not ya da yıldız verilmesi, doğru yanıtladıkları her 5 problem için tam puan verilmesi, sabit oranlı pekiştirmedir. Bu durumda öğrenciler yaptıkları doğru davranış sayısını artırarak istediği kadar pekiştireç alabilirler.
Değişken oran aralıklı pekiştirmede ise kaç doğru davranışa pekiştireç verileceği belirli değildir. Öğretmenin bir seferinde 5 problemi doğru çözeni, diğer seferinde 7 problemi doğru çözeni ödüllendirmesi bu tür pekiştirme tarifine örnek verilebilir.
Koşullu Anlaşma:
Koşullu anlaşma, bireyin pekiştireci elde etmesi için belli bir şekilde davranmasını gerektirir. Örneğin, annenin çocuğuyla "ödevini bitirdiği taktirde oynamaya dışarı çıkabilirsin", "Bir hafta boyunca odanı düzenli tuttuğun taktirde hafta sonununda çocuk tiyatrosuna götüreceğim." gibi yaptığı sözleşmelerdir. Birey kendi kendisiyle de koşullu anlaşmalar yapabilir. Örneğin; Bu sınavdan başarılı olduğum taktirde hafta sonu sinemaya gideceğim, gibi...
Davranış değiştirmek amacıyla kullanılan diğer bir yöntem de, simgesel ödülle pekiştirmedir. Bu yöntemde çocuğa şeker, oyuncak, sokağa çıkma izni gibi doğrudan doğruya ihtiyacını karşılayacak bir ödül yerine, yıldız, puan, oyuncak, para vb. simgesel ödüller verilir. Çocuk bu simgesel ödülleri toplayarak daha sonra gerçek ödüle dönüştürür. Simgesel ödülle pekiştirme, okulda özellikle yavaş öğrenen ve özürlü çocuklarda, akademik ve sosyal davranışların geliştirilmesinde etkili bir biçimde kullanılabilir. Simgesel ödülle pekiştirme, bir program çerçevesinde düzenlenir. Bu programı öğretmen kendisi hazırlayabileceği gibi, öğrenciyle birlikte de hazırlayabilir. Program hazırlanırken aşağıdaki işlemlerin yapılması gerekir.
Değiştirilmek istenilen davranışların belirlenmesi: Programın başarıya ulaşması için öncelikle öğrencide hangi davranışların değiştirilmek istendiğine karar verilmesi gerekir. Bu amaçla öğrencinin sınıftaki davranışları incelenir ve bu davranışlardan istenen ve istenmeyenler belirlenir.
Değiştirilecek davranışlar belirlendikten sonra simgesel ödülün ne olacağına ve her davranışın karşılığında kaç simge verileceğine öğrencilerle birlikte karar verilir. Simgesel ödül, öğrencinin adına açılan bir kartona yıldız çizme ya da yapıştırma, boncuk verme, renkli kartonlardan yapılmış küçük çiçek figürleri vb. olabilir.
Simgeler belirlendikten sonra elde edilen simgelerin nasıl harcanacağına, yani birincil pekiştireçlerin neler olacağına ve bunların kaç simgeye bedel olduğuna karar verilmesi gerekir. Pekiştireçler seçilirken öğrencinin ihtiyaç ve tercihleri göz önünde bulundurulmalıdır. Pekiştireçlerin bedeli, çocuk için çekiciliğine göre, çocukla birlikte belirlenmelidir.
Biçimlendirme:
Edimsel koşullama süreci normal koşullarda çok zaman alır. Skinner kutusuna konan hayvanın kendi başına manivelaya basarak yiyeceği elde etmesi beklenirse, hayvan ya ölür yada tesadüfen yiyeceği elde etmeyi öğrenir. Oysa edimsel koşullamada bir başka yaklaşım olan biçimlendirme ile hayvanın daha kısa sürede yiyeceği elde etmesi sağlanabilir. Biçimlendirmenin temeli, organizmanın beklenen en yakın tepkisi pekiştirilerek, kademe kademe amaç davranışa ulaşmasını sağlamaktır.
Sonuç olarak, biçimlendirme, beklenen davranışa yakın olarak görülen bir tepkinin pekiştirilmesiyle başlayan ve kademeli bir şekilde istenen tepkiye daha yaklaşan tepkilerin pekiştirilmesi ve en sonunda da istenen tepkinin kazandırılmasıyla sonlanan bir süreçtir.
Programlı Öğretim
Skinner'e göre öğrenmenin etkili bir şekilde oluşabilmesi için şu koşullar yerine getirilmelidir:
· Öğrenilecek bilgi, küçük adımlarla öğrenciye sunulmalıdır.
· Öğrenen kişiye öğrenmelerinin doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında anında bilgi (dönüt) verilmelidir.
· Öğrencinin kendi hızıyla öğrenmesine olanak verilmelidir.
Skinner, sınıftaki bu öğrenme problemlerine çözüm olarak alternatif bir öğretme tekniği olan programlı öğretimi önermiştir. Programlı öğretim materyallerini sunmak üzere kullanılan makinalara öğretme makinaları adı verilmektedir. Programlı öğretim ilkeleri öğretim makinalarında kullanılarak yaygınlaştırılmıştır. Skinner sınıf öğretimine karşıdır. Çünkü toplu öğretimde her öğrenciye uygun uyarıcı, dönüt verilmemekte, pekiştirme yapılmamakta ve her öğrencinin doğru davranışı göstermesi sağlanamamaktadır.
Makinanın temel ögesi programdır. Programda öğrenciye öğretilecek konu, aşamalılık ilişkisi (önceki öğrenmelerin sonraki öğrenmeleri destekleyecek şekilde sıralanması) dikkate alınarak küçük birimler halinde analiz edilir. Her birimi öğrenmek için öğrencinin ne yapacağına ilişkin yönergeler verilir. Öğrenci; her birimi tamamladıktan sonra test edilir. Öğrencinin cevapları ile doğru cevaplar karşılaştırılarak doğru cevapları pekiştirilir.
Bir sonraki öğrenme birimine geçirilir. Yanlış cevaplamışsa yanlışı düzeltmesi için yeni yönergeler verilir. Bu durum, öğrenme birimi tam olarak öğrenilinceye kadar sürer. Bu tür programlar genellikle doğrusal programlardır ve öğretme makinası dışında, programlı öğretim tekniğiyle hazırlanmış kitaplarda da uygulanabilir.
Skinner, öğretme makinalarında doğrusal programları tercih etmekle birlikte, bilgisayarların gelişimiyle dallı programlar yaygınlaşmıştır. Dallı programlarda öğrenciye öğrenmesi için birçok alternatif yönerge verilmekte öğrenci bunlardan kendisine en uygun olanını seçmektedir. ayrıca düzeltme çalışmaları için de çeşitli öneriler bulunmaktadır. Bu nedenle bilgisayar destekli öğretim orijinal öğretme makinalarını ya da bireysel çalışma kitaplarının yerini almıştır. shirin_e 18-05-2007, 10:43 PM Duygusal Zeka (EQ) :
Türümüz var oluşunu büyük ölçüde duyguların insan ilişkilerindeki gücüne borçludur. Kararlarımızı ve hareketlerimizi şekillendirirken hislerimiz çoğu zaman düşüncelerimize baskın çıkar. Duygular bize hakim olduğu sürece, zeka iyi ya da kötü hiç bir yere varamaz.
Tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan dürtülerdir.Aslında biz iki zihne sahibiz; birisi düşünüyor, diğeri ise hissediyor. Birbirinden tamamen farklı bu iki kavrama tarzı, zihinsel yaşantımızı oluşturmak için etkileşim halindedir.Akılcı zihin, bilincimize daha yakındır, düşüncelidir ve tartıp yansıtabilir.
Bunun yanında fevri ve güçlü, bazen de mantıksız olan bir kavrama sistemi daha vardır; bu da duygusal zihindir. Hisler yoğunlaştıkça duygusal zihin devreye girer ve akılcı zihin etkisini yitirir.
Duyguların, akıl üzerindeki etkisini anlamak için beynin gelişimine bakmamız gerekir. Homo sapiens neokorteksi, düşüncenin beşiğidir. Hissettiklerimize düşünce katar. Hayatta kalabilme üstünlüğü neokorteksin strateji geliştirme, uzun vadeli plan yapma gibi kurnazlıklarına borçluyuz.
Amigdala, duygusal belleğin ve başlı başına anlamın deposudur; amigdalasız yaşam, kişisel anlamlarından soyutlanmış bir yaşamdır. Amigdala, psikolojik gözcü konumuyla ruh dünyamızda merkezi bir yere yerleşmiştir. Doğrudan amigdalaya ulaşan duygular bizim en ilkel ve en güçlü hislerimizi kapsıyor; işte bu devre, duyguların gücünü ve akla olan üstünlü ğünü çok iyi açıklıyor.
Hisler, bize doğru yönü gösterir; ondan sonra kuru mantık işe yarar. Demek ki duygular mantıklı olmak için gereklidir. Bir bakıma; akılcı ve duygusal olmak üzere iki beynimiz, iki zihnimiz ve iki farklı türden zekamız vardır. Hayatı nasıl yaşadığımız her ikisi tarafından belirlenir. Sadece IQ değil, duygusal zeka da önemlidir.
Aslında akıl, duygusal zeka olmadan tam verimli çalışamaz. Akademik zekanın, duygusal yaşamla pek ilgisi yoktur. Kişiler arası ilişkilerde zeka, diğer insanları anlamaktır. Özbilinç, duyguları idare edebilmek, kendini harekete geçirmek, başkalarının duygularını anlamak, ilişkileri yürütebilmek, duygusal zekaya ait yeteneklerdir. İnsanı insan yapan niteliklerin çoğu duygusal zekadan gelmektedir.
Kararlar, salt mantığa dayanarak alınamaz; kişinin güdülerine ve geçmiş deneyimlerden derlenmiş duygusal bilgeliğe ihtiyaç vardır. Kişisel açıdan doğru kararlar verebilmenin anahtarı, hislerine kulak vermektir. Bize sıkıntı veren duygulara hakim olabilme, duygusal sağlığımızın anahtarıdır.Duyguların yoğunluğu ve süresi uygun ölçüyü aşıyorsa, o zaman rahatsızlık veren uçlara, yani kronik kaygı, kontrolsüz öfke ve depresyona doğru kayarlar.
Duygusal zeka açısından umutlu olmak, kişinin zorlu engeller veya yenilgiler karşısında bunaltıcı kaygıya, teslimiyetçi bir tutuma ya da depresyona yenik düşmemesi anlamına gelir. İyimserlik tıpkı umut gibi, zorluklara ve engellemelere rağmen genel olarak hayatta herşeyin iyi gideceğine dair beklentidir. İyimserlik ve umut öğrenilebilir. Her ikisinin de temelinde, psikologların özverimlilik dediği görüş, yani kişinin hayatındaki olaylarla başedebileceğine dair inancı vardır.
Empatinin kökeni özbilinçtir.Başkalarının ne hissettiğini kaydedememek duygusal zeka bakımından büyük bir eksikliktir. Çünkü duygusal ahenk, empati yetisinden kaynaklanır; ahlakın kökleri empatide bulunur.
Her temasta duygusal sinyaller göndeririz ve bu sinyaller bizimle birlikte olanları da etkiler. EQ, bu alışverişin idaresini içerir. Sosyal zekanın temelinde ise grupları organize edebilme, tartışarak çözüm bulma, kişisel bağlantı, sosyal analiz becerileri bulunur.
Duygusal öğrenmede cinsiyetler arasında farklılıklar vardır. Kızlar, sözlü-sözsüz duygusal işaretleri okumakta, hislerini ifade etmekte ustalaşırken, erkekler, incinebilirlik, suçluluk, korku ve acıyla ilgili duygularını en aza indirgemekte beceri sahibi olur. Bu da ikili ilişkilerde ve evliliklerde önemli rol oynar.
Evliliklerde anahtar niteliğindeki yeterliliklerden biri, eşlerin sıkıntılı hisleri kendi başına yatıştırmayı öğrenmesidir. Kendi kendine konuşma, savunmacı olmayan dinleme ve konuşma, saygı ve sevgi evlilikte düşmanlığın önünü keser.
Gelecekte, EQ'nun temel becerileri ekip çalışmasında, işbirliğinde ve insanların birlikte daha etkili çalışmayı öğrenmelerine yardımcı olunurken büyük önem kazanacaktır. Duyguların sağlık açısından önemi incelendiğinde ise, merkezi sinir sistemi ile bağışıklık sisteminin sayısız şekilde iletişim halinde olduğu görüldü.
Öfke, kaygı kronikleştiğinde, insanların bir dizi hastalığa karşı direncini kırabilir. Depresyon ise kişilerin daha kolay rahatsızlanmasına neden olmasa bile, özellikle durumu ağır olan hastaların tıbbi açıdan iyileşmesini engelleyebilir ve ölüm riskini artırabilir. İyimserlik, umut, duygusal desteğin ise şifa gücü vardır.Ayrıca, kronik ya da ciddi bir hastalıkla savaşanların hislerini umursamayan tıbbi bir bakıma artık yetersiz kalmaktadır. Tıbbın duygu ve sağlık arasındaki bağdan, yöntem açısından daha fazla yararlanmasının zamanı çoktan gelmiştir.
Ayrıca, çocukların okuldaki başarısızlıklarının ardında da duygusal zekadan yoksunluk yer almaktadır. Bir çocuğun okula hazır olması, nasıl öğreneceğine bağlıdır. Bunun da 7 öğesi vardır: Güven, merak etme, amaç gütme, özdenetim, ilişki kurabilme, iletişim yeteneği, işbirliği yapabilme. Duygusal dersler, (hatta kalbin en derinlerinde yer eden, çocuklukta öğrenilmiş alışkanlıklar bile) yeniden biçimlendirilebilir. Duygusal öğrenme yaşam boyu sürer.
Mizaç, duygusal hayatımızın özelliklerini oluşturan ruh halleri olarak tanımlanabilir.Genler tek başına davranışı belirlemez; çevremiz, özellikle de büyürken yaşadıklarımız ve öğrendiklerimiz, yaşam ilerledikçe mizaçla ilgili bir eğilimin nasıl ifade bulacağını belirler. Duygusal yeteneklerimiz sabit veriler değildir; doğru bir öğrenmeyle geliştirilebilirler.
Alkoliklik, uyuşturucu bağımlılığı, yeme bozuklukları gibi kötü alışkanlıklar depresyon, kaygı belirtilerini kendi kendilerine tedavi etme yöntemi olarak gelişebilmektedir. Duygusal eğitim; hisleri tanıyıp onları tanımlayacak bir sözcük oluşturma anlamında özbilinci; düşünceler, duygular ve tepkiler arasındaki bağlantıları sezmeyi; bir karara duyguların mı yoksa düşüncelerin mi hükmettiğini bilmeyi; farklı seçimlerin sonuçlarını öngörmeyi ve bütün bu içgörüleri uyuşturucu kullanmak, sigara içmek ve seks gibi konulardaki kararlarda uygulamayı içeriyor. Ayrıca, duygu yönetimi, duyguların verimli kullanımı, empati, duyguları okuma, ilişkileri yürütme yeteneklerini yerleştirmek de eğitime dahil.
Yapılan araştırmalara göre, duygusal okuryazarlık programları çocukları okuldaki başarı puanlarını ve performansını iyileştirmektedir. Duygusal okuryazarlık karakter, ahlaki gelişim ve yurttaşlık eğitimiyle birlikte gelişir. shirin_e 18-05-2007, 10:45 PM Programlanmış Öğrenme :
Bir kimse, bu altbölümde gözden geçirilen ilkeleri kullanarak, herhangi bir malzemeyi öğrenmek için iyi bir strateji geliştirebilir. Ancak bu ilkeler ayrı şey, uygulamaları ayrı şeydir. Bizim geleneksel öğrenme araçlarımız olan öğretmenlerin ve ders kitaplarının, bu ilkeleri en iyi biçimde kullandıkları enderdir. Bunlar genellikle, ışın çoğunu tecrübesiz öğrenciye bırakırlar; o da çoğu zaman, stratejiyi verimli şekilde uygulamayı beceremez. İdealde, öğrenme durumunun öyle düzenlenmesi gerekir ki öğrenci zorunlu olarak en iyi stratejiyi uygulasın.
Son yıllarda geliştirilmiş olan bu gibi öğrenme durumlarının hepsi, programlanmış öğrenme baslığı altında toplanabilir, örneğin; öğretme makinaları (teaching machine), belirli bir konuyu çalışmak için düzenlenmiş birer programlanmış öğrenme aracıdır. Örneğin, bir makina çeşidi aritmetik öğretiminde, diğeri fizik, bir diğeri de yabancı dil öğretiminde kullanılır. Ancak, her konuda farklı bir makina gerekmesi, bu yöntem için önemli bir sakınca yaratmış; bu sakıncayı gidermek için bilgısayar-yardımlt öğretim'e {compuîer-aided instruction) geçme yönünde bir eğilim başlamıştır. Bu öğretim biçiminde, dev belleğinde birçok farklı program bulunan genel amaçlı büyük bir bilgisayardan yararlanılır,
Programlanmış öğrenme malzemesi nasıl hazırlanmış olursa olsun genellikle öğrenenin cevaplaması gereken bir dizi soru ve problemden oluşur, öğrenici cevaplarını herhangi bir biçimde kaydeder ve bunların doğru veya yanlış olduğu kendisine bildirilir. Problemler verimli öğrenmeyi sağlamak üzere önceden hazırlanmış bir sırada sunulur. Her bir cevabı bir önceki cevaba dayayarak, yani bir sorunun cevabında hemen bir önce öğrenilen cevaptan yararlanılması sağlanarak, aktarma en üst düzeye ulaştırılır.
Öğrenciyi edilgen bir biçimde okuma yerine cevap vermeye zorladıkları için, programlanmış öğrenmenin edegen anlatım'ı gerektirdiği söylenebilir, insanlar edilgen kaldıkları durumlara kıyasla, kendilerinin de katıldıkları durumlarda çok daha ilgili olurlar. Bu nedenle, edegen cevap verme durumu, öğrenme için başlı başına bir güdü sağlar. Soru cevaplayan veya problem çözen öğrenciler, sadece oturan, okuyan ve dinleyenlere göre, konuyla çok daha fazla ilgilidirler. Ne yazık ki programlanmış makina ve kitapların hepsi ilginç ve güdüleyici değildir; bazen öğrencileri, özellikle parlak öğrencileri sıktıkları olur. Bununla birlikte iyi programlanmış öğrenme malzemeleri, sıkıcı dersler ve ders kitaplarına kıyasla daha güdü-leyicidir.
Programlı öğrenmenin diğer bir özelliği, öğrencilerin kendilerine uygun hızda ilerlemelerine olanak vermesidir. Bunun aksine, genel dersler herkese aynı miktarda süre tanır. Bu tür dersler hızlı öğrenenler için çok yavaş, yavaş öğrenenler için de çok hızlı gelir. Bu, sınıfta anlattırma tekniği için de söz konusudur. Oysa, öğrenme programları öğrencilere bireysel olarak verilir ve her öğrenci, kendi yetenek ve çalışma alışkanlıklarının izin verdiği ölçüde, hızlı ya da yavaş olarak program üzerindeki çalışmasını sürdürebilir.
Bunlara ek olarak, programlanmış malzeme öğrenme sürecini küçük adım-lara ayırır. Söz konusu malzeme öyle küçük birimlere ayrılmıştır ki, hemen hemen herkes bunları öğrenebilir. Bu sistem, pek çok şeyi hemen kavrayabilen öğrenciler için biraz sıkıcı gelebilir; fakat kolay anlayamayanlar için de çok yardımcı olur. Bu yöntem, kişinin öğrendiği şeyi iyi öğrenmesini, böylece gelecek adıma hazır olmasını sağlar. Küçük adımlar aynı zamanda kişinin yapabileceği hata sayısını yanı, sonuncul (final) ürünün şekil almasında aksatıcı rol oynayacak davranımların sayısını azaltır.
Diğer taraftan sınıfta anlatılan derslerde ve ders kitaplarında, genellikle, daha az hazırlıklı olan ve yavaş öğrenen öğrencilere göre fazla büyük adımlar atılır. Programlanmış öğrenmenin en son önemli özelliği, dönüt konusu işlenirken belirtildiği gibi, sonuçlar hakkında bilgi'yi vurgulamasıdır. Bu programlarda öğrencinin cevabı doğru cevapla hemen karşılaştırılabildiği için, öğrenci çalışmasına devam ederken cevaplarının yanlış mı doğru mu olduğunu hemen öğrenebilir. Buna karşılık, gerek sınıftaki derslerde gerekse ders kitaplarında bu olanaktan aynı ölçüde yararlanılamaz.
Öğrenciler, sınıfta anlatılan malzemeyi ders notlarıyla kontrol ederek çalışabilirler. Ancak bu ders notlan yanlış ya da yetersiz olabilir. Gene aynı şekilde, öğrenciler, bir ders kitabını kendilerini kitaptan kontrol ederek çalışabilirler; ancak bunu yapacak kadar disiplinli olsalar bile, neleri öğrenmeleri gerektiğini tam olarak bilemeyebilirler. Oysa programlanmış öğrenme, hem neyin öğrenilmesi gerektiği hem de ne kadar iyi öğrenildiği konusunda bilgi sağlar. shirin_e 18-05-2007, 10:46 PM Motor Öğrenme :
Basit edimsel öğrenme, belli bir amaca varmak için ne yapılması gerektiğinin öğrenilmesidir. Bazen psikomotor öğrenme de denen motor öğrenmede (motor learning) söz konusu olan ise, bir şeyin nasıl daha iyi yapılacağıdır, Gündelik hayat, motor öğrenme gerektiren faaliyetlerle doludur. Bunlar arasında çatal-kaşıkla yemek yemeyi, konuşmayı, yazı yazmayı, araba kullanmayı, topu hedefe atmayı, bir müzik aletini çalmayı sayabiliriz. Bütün bu becerilerde, bireyin davrananlarını hızlı ve doğru olarak yapabilmesi için alıştırma gereklidir.
Motor öğrenmede de uyarıcılar, ayırdetmenin öğrenilmesinde olduğu kadar önemlidir; fakat burada durum biraz farklıdır. Örneğin, iyi bir golf oyuncusunun, güzel bir vuruş yapabilmek için belirli bir uyarıcı durumuna gereksinimi vardır: bileğinde ve bacaklarında belli bir duygunun olması, bakışlarının topun üzerinde yoğunlaşması, sopasını kaldırırken omuzlarından ve kollarından dönüt (feedback) uyarıcılarının gelmesi gerekir. Piyanistler ve daktilo yazanlar da "herşeyin yolunda olduğu" duygusunu veren belli bir pozisyona girmedikçe işlerini yapamazlar.
Diğer bir deyişle, motor becerilerde, çevre, bedensel iç uyarıcılar ve yapılacak iş arasında bir eşgüdüm (coordmation) söz konusudur. Ancak, motor öğrenmelerde üzerinde daha çok durulan şey, devranımın yapılış tarzıdır. Motor öğrenme genellikle davranımın yapılmasındaki hız ve hatasızlıkla ölçülür, örneğin, daktilo sınavlarında hız değerlendirilirken hatalar da hesaba katılır. Daktilo öğrenen bir kimsenin bu şekilde elde edilen günlük test puanları bir grafikle gösterilecek olursa, elde edilen eğrinin tipik bir koşullanma eğrisine benzediği görülür. Yani eğri, önceleri, hızlı ilerleme olduğu sıralarda hayli diktir; kişi ustalığa yaklaştıkça yatıklaşır. shirin_e 18-05-2007, 10:48 PM Keşif Yoluyla Öğrenme :
Bilişsel-bütüncü yaklaşıma göre öğrenme, bireyin yaşantılarına ve oluşturduğu algılara dayalı olarak konuya ilişkin bir anlayış geliştirmesidir. Öğretim ise, çeşitli konu-materyal düzenlemeleriyle bireyin uygun zihinsel bir yapı oluşturmasını ve bu yapıya uygun bir anlayış geliştirmesini sağlamaktır. Bir zihinsel yapının oluşturulabilmesi için yapının öğelerinin anlamlı bir şekilde ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Böyle bir yapının davranışçı kuramlarla oluşturulması olanaksızdır.
Öğrenmenin oluşabilmesi için, zihinsel yapıların kurulması, soyut genellemelere ulaşılabilmesi, genel kavramların oluşturulması zorunludur. Bu tür yapılar daha kalıcı bir özellik göstermektedirler. Örneğin, bir öğrenci, çok ayrıntılı bilgiler edinebilir. Ancak, öğrendiği konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturamamışsa, öğrendiklerini hızlı bir şekilde unutur. Oysa, konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturmuşsa, ayrıntılarla ilgili bilgiler bile bu yapıya kolayca katılabilir, yapıyla bütünleştirilebilir.
Bruner'in kuramı, bir öğrenme kuramından çok öğretim kuramıdır. Bu kuram dört temel ilkeye dayanmaktadır:
a. Güdülenme
b. Yapı
c. Sıralama
d. Pekiştirme
a. Güdülenme İlkesi
Bruner'e göre, bütün çocuklarda öğrenme isteği vardır. Bu isteğin desteklenmesi güdülenmeyi oluşturur. Dışsal güdülenme belirli eylemlerin tekrarlanmasında etkili olurken, içsel güdülenme öğrenmede sürekliliği sağlar. Bu nedenle, öğrenmede içsel güdülenme daha önemlidir. Çocuklarda içsel güdülenmeye yol açan üç ana etken vardır. Birincisi meraktır. Çocuk bu güdü ile dünyaya gelir ve yaşaması, canlılığını sürdürebilmesi için gereklidir. Çocuklar, genellikle çok meraklı olurlar ve dolayısıyla sürekli konu ve etkinlik değiştirirler. Okullarda bu duygudan yararlanmak ve geliştirilmesi için uygun bir öğrenme ortamı oluşturmak gerekir.
İçsel güdülenme altında yatan ikinci etken başarma isteğidir. Bu istek gerçekleştirildikçe çocukta bir yeterlilik duygusu oluşur. Başarılı ve yeterli olunan alanlara karşı ise ilgi, yani güdülenme artar. Üçüncü etken başkalarıyla birlikte olma eğilimi ya da güdüsüdür. Bu eğilim, çocuğun başkalarıyla işbirliği yapmasına ve işbirliği duygusunun gelişmesine yol açar. Öğretmenler, işbirliğine dayalı eğitim-öğretim etkinliklerinde bu doğal eğilimden yararlanabilirler.
Öğrenme uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde, öğrenmeye ilişkin seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Bu amaçla, öğretmenin öğrenciye çeşitli seçenekler sunması, seçeneklerin incelenmesinde ve değerlendirilmesinde yardımcı olması, onu öğrenmeye hazır duruma getirmesi önemlidir. Seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesinde üç aşamadan geçilir.
1. Eyleme Girişme
Çocukları eyleme geçirmek için, onları öğrenme durumlarıyla ya da problemlerle karşılaştırmalıdır. Ancak, problemler çok zor ya da çok kolay olmamalıdır. Çocuklar çok zor problemleri almakta güçlük çekerler. Bu durum da, güdülenmenin azalmasına neden olur. Çok kolay problemleri ise hafife alırlar. Bu nedenle, öğrencilerin karşılaşacakları öğrenme durumları, onların merakını sürekli tutacak ve başarma duygusunu oluşturacak güçlük düzeyinde olmalıdır.
2. Eylemi Sürdürme
Eylemlerini sürdürebilmeleri için çocuklar giriştikleri araştırma ve etkinliklerin tehlikesiz olduğunu bilmek isterler. Bu yüzden, inceleme ve değerlendirme sonucunda kazanacakları avantajların karşılaşacakları risklerden daha fazla olduğuna inandırılmalıdırlar. Çocuklar öğretmenin rehberliğinde sürdürecekleri etkinlikleri, kendilerinin yapacakları etkinliklerden daha az sakıncalı görmelidirler.
3. Yönelme
Girişilen inceleme ve değerlendirmelerin bir yönü olmalıdır. Çocuklar varılmak istenen hedefin ne olduğunu, gerçekleşme düzeyini ve hedefe ne kadar yaklaştıklarını bilmelidirler. Kısaca öğrencileri öğrenme için yönlendirirken üç özelliği göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Birincisi öğrencinin merakını canlı tutmaktır. İkincisi uzun bir öğrenme süreci içinde olan öğrencinin desteklenmesidir. Çalışmalar öğrencinin gerilimini arttırmamalıdır. Üçüncüsü ise, bilginin elde edilmesi için yapılan çaba ve etkinliklerin yönlendirilmesidir. Öğrencinin değişik yollar bulmasına yardım edilmelidir.
b. Yapı İlkesi
Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenmenin oluşabilmesi için öğrenilecek konuya ilişkin bir zihinsel yapının kurulması gerekmektedir. Bu yapı öğrenmeye en uygun yapı olmalıdır. Başka bir değişle, herhangi bir düşünce, bir problem ya da bilgi bütünü öğrencinin anlayabileceği bir şekilde, basitleştirilerek sunulmalıdır. Bu yapı, öğrencinin yaşına, yeteneğine ve yaşantılarına göre değişir. Herkes için en uygun tek bir yapı yoktur. Ancak, farklı öğrenme ve gelişim düzeyindeki bireyler için farklı, en uygun yapılar vardır. Bruner bilgiyi basitleştirmek için yapıyı incelerken öğrenme bilişsel gelişim süreçlerini ve bilginin kazanılmasını birlikte ele almaktadır.
Herhangi bir konu ya da bütünsel bir bilgi en uygun bir yapı içinde sunulduğu zaman, öğrenciler tarafından kolayca öğrenilebilir. Öğretmenin başarılı olması da, konuların temel kavram ve ilkelere dayandırılmasına ve bir bütünlük gösterecek şekilde yapılandırılmasına bağlıdır. Böylece konunun temel öğelerinin ve bunlar arasındaki ilişkilerin kavranması yeni öğrenmelere, yeni buluşlara yol açabilir. Örneğin, cümlenin temel öğelerini ve dayandığı ilkeleri kavrayan bir öğrenci, bu bilgilere dayanarak daha karmaşık cümleler kurabilir.
c. Sıra İlkesi
Bruner'e göre zihinsel gelişme basitten karmaşığa doğru bir sıra izler. Dolayısıyla, ilköğretimden başlayarak, konuların da bu sıra içinde sunulması gerekmektedir. Konuların gittikçe genişleyen ve derinleşen bir diziliş içinde verilmesi hem konuların öğrenilmesini kolaylaştırır hem de düşüncenin daha iyi gelişmesini sağlar. Konularla bilişsel gelişme arasında paralellik kurulmazsa, konular çocuklara kolay ya da zor gelir. Bu da güdülenmenin düşmesine, dolayısıyla da öğrenmenin azalmasına yol açar.
d. Pekiştirme İlkesi
Bruner'in kuramında pekiştirme önemli bir yer tutar. Öğrenmede başarı pekiştirme işlemine bağlıdır. Pekiştirmenin zamanlaması konusunda öğretmenler dikkatli olmalıdırlar. Pekiştirme öğrenciye amacına ulaşmakta olduğunu hissettirmeli ve onu güdüleyebilmelidir. Pekiştireçler öğrencinin anlayabileceği şekilde olmalıdır. Bu nedenle, 6-7 yaşına kadar fiziksel ödüller sürdürülmelidir. Bu yaştaki çocuklara aferin demenin pek anlamı olmaz. Bruner'e göre, ideal anlamda öğrenciyi dıştan güdülemek yerine kendisini düzeltici, geliştirici bir işlev kazandırmak amaç olmalıdır. Sonuçların bilinmesi öğrenmeyi, bir işi sürdürmeyi etkilemektedir.
Bu yüzden, öğrenmeye ilişkin sonuçlar öğrenciye verilmelidir. Böylece öğrenci kendi başarısı hakkında bir yargıda bulunabilir. Geribildirim öğrenci için uyarıcı bir nitelik taşımalıdır. Bu amaçla da, kendi başarını durumunu değerlendirebileceği bir aşamada verilmelidir. Geri bildirimin çok erken ya da çok geç yapılması, aşırı olumlu ya da aşırı olumsuz olması yarardan çok zarar getirebilir. Ayrıca, geribildirimin öğrencinin kolayca anlayabileceği bir biçim ve yapıda olması da önemlidir. shirin_e 18-05-2007, 10:49 PM Kavramsal Düşünme :
İnsanların düşünmelerinin büyük bir kısmı belirli somut durum ya da olaylarla ilgilidir. Çocukluklarında yaşadıkları evi ya da hafta sonundaki maçı düşünürler. Diğer taraftan pek çok düşünme, özellikle üniversite çalışmalarında söz konusu olan düşünme, soyutlamalara ilişkindir: politika, ekonomi, felsefe, öğrenme, güdülenme ve benzerleri. Bu genel ya da soyut şeylere kavram (concept) adı verilir. Aracı süreçlerin kavramlar olduğu düşünmelere kavramsal düşünme (conceptual thinking) denir.
Kavram, cisimlerin bazı ortak ve genel özelliğini ya da niteliğini temsil eden simgesel bir yapımdır (construction); değişik birkaç durumda ortak olan bir özelliği soyutlar, insan, kırmızı, üçgen, titizlik, atom, öfke, öğrenme birer kavram örneğidir. Aslında, dilimizdeki isimlerin çoğu kavram adıdır. Bunun dışında kalanlar yalnızca özet isimlerdir.
Kavram oluşturma yeteneği insanların nesneleri sınıflamalarına olanak sağlar. Kırmızı kavramı ile cisimleri kırmızı ve kırmızı olmayan diye ayırabilir, meyve kavramı ile meyveler ve meyve olmayanlar sınıf la masını yapabiliriz. Seçilen özellik, sınıflamanın temeli olan kavramı oluşturur. Dünyadaki özellik ya da niteliklerin sayısı pratik olarak sınırsız olduğundan, oluşturulabilecek sınıflama ya da kavram sayısı da sonsuzdur. shirin_e 18-05-2007, 10:52 PM Algısal Değişmezlikler :
İnsan algısında, nesne algılamaya ilişkin kuvvetli eğilimin yanı sıra büyük bir istikrarlılık (stability) vardır. Bir adamın boyu size doğru yaklaştıkça değişiyor gibi görünmez, halbuki gözün ağtabakasına (retina) düşen imge gittikçe büyümektedir. Tabak bir açıdan bakıldığında çembere, diğer açıdan bakıldığında elipse benzemez; halbuki ağtabakaya düşen imgeler bunlardır.
Pencerenin önünde durduğunuzda, bunun ağtabakadaki imgesi dikdörtgen şeklindedir; yandan baktığınızda ise imge bir yamuk şeklini alır. Ancak siz pencereyi dikdörtgen olarak görmeye devam edersiniz. Bütün bu değişik durumlar, nesnenin daha önce öğrenilmiş olan nitelikleriyle görüldüğünü örneklemektedir. Fiziksel uyarımdaki farklılıklara rağmen, nesnelerin görüntüleri algı düzeyinde değişmez kalır. Bu tür istikrarlılığa algısal değişmezlik (perceptual constancy) denir.
Şekil Değişmezliği
Yukarıda verilen tabak ve pencere örnekleri, şekil değişmezliği (shape constancy) ilkesiyle ilgilidir. Ne olduğunu bildiğimiz bir nesnenin şekli, ne taraftan bakarsak bakalım hep aynı kalır. Diğer bir deyişle; değişik açılardan bakılan aşina (familiar) nesneler şekilleri bakımından değişmez olarak algılanır. Burada önemli olan aşinalıktır veya nesnenin neye benzemesi gerektiği konusundaki bilgimizdir. Herhangi bir nedenden ötürü nesneyi tanıyamamamız halinde şekil değişmezliği söz konusu olamaz.
Büyüklük Değişmezliği
Nesne uzaklaştıkça bunun ağtabakadaki imgesi gittikçe küçülür. Halbuki normal olarak insanlar nesneleri hep aynı büyüklükte görürler. Bu olaya (phenomenon) büyüklük değişmezliği (size constancy) denir. Bu değişmezlikte iki etkenin etkisi vardır. Bunlardan ilki, şekil değişmezliğinde de söz konusu olan, nesnenin aşinalığı veya kişinin nesnenin niteliği konusunda daha önce öğrendikleridir. Bir erkek erkek olarak algılanmışsa; bizden ne kadar uzakta olursa olsun, boyu değişmez bir biçimde algılanacaktır. Bir diğer etken uzaklıktır (distance).
Eğer bir nesne aşina değilse veya herhangi bir büyüklükte olabiliyorsa, örneğin bir sayfa veya kaya gibi, büyüklük değişmezliği ancak nesnenin ne kadar uzakta olduğu bilinerek korunabilir. Bu durumda uzaklık ipuçları önem kazanır. Eğer bir derinlik ipucu şekilde olduğu gibi yapay olarak değiştirilmişse, büyüklük değişmezliği kaybolur. Şekilde büyük zarf daha uzakta ve bu nedenle de, daha "büyük" gibi görünmektedir; gerçekte ise bu zarf "küçük" zarftan daha yakındadır. Bu hilenin nasıl sağlandığı, şeklin açıklamasında anlatılmaktadır.
http://www.ufak.com/sharedimages/degismez.jpg
Büyüklük değişmezliği, derinlik ipuçlarının tersine bir etki vereceği şekilde değiştirilmesiyle ortadan kalkmıştır. Bu zarflar aynı büyüklüktedir ve gerçekte "büyük" zarf "küçük" zarftan çok daha yakındadır. Daha uzakta olarak görülmesinin nedeni; bunun gri kartın, gri kartın da "küçük" zarfın arkasında gibi görünmesidir. Fakat gerçekte gri kart iki zarf arasında değil, bunların arkasındadır. "Büyük" zarfın köşesi kesilmiş olduğu için bu kart "büyük" zarfın önünde gibi görünmektedir. (Fundamental Photographs.)
Parlaklık Değişmezliği
Algısal değişmezlik parlaklığın algılanılışı için de geçerlidir; nesnelerin beyazlık, grilik veya siyahlık dereceleri algısal düzeyde değişmezlik gösterir. Parlaklık değişmezliği (brightness constancy) nesnenin üzerine düşen ışık miktarından bağımsızdır, insanlar örneğin kömürü, ay ışığında da, parlak güneş ışığı altında da siyah olarak görürler; aynı koşullarda kar ise daima beyaz olarak görülür. Bu olayın nedeni; algılanan parlaklığın, parlaklık açısından nesnenin zemine olan oranına bağlı olmasıdır. (Wallach, 1963). Normal hallerde bu oran, aydınlatma koşulu ile etkilenmeksizin hep aynı kalır. Işık miktarının azaltılması veya çoğaltılması, nesne ve zeminin her ikisini de daha parlak veya daha mat yapar; böylece insanlar nesnenin parlaklığını değişmez biçimde algılarlar. shirin_e 18-05-2007, 10:54 PM Nesne Agılama :
Tüm algılardaki çarpıcı gerçek, ilgili sürecin duyusal bilgiyi daima nesneler'e (object) dönüştürmesidir (to convert). Büyük ve kırmızı bir imge (image) ahır olarak görülür. Kolun üzerinden gelen bir dizi basınç duyumu sürünen bir böcek olarak algılanır. Uzaktan gelen sirene benzer ses, yaklaşan bir cankurtaran olarak işitilir. Görüldüğü gibi, insanlar sadece duyum ve uyarıcı toplulukları değil, bilakis, devamlı olarak nesne algılarlar.
Nesne algılanması (object perception) kısmen öğrenmeye dayanır. Kişinin nesneleri isimlendirebilmesi ve bunların işlevlerini belirtebilmesi, kuşkusuz ki öğrenilir. Ancak öğrenmenin yanı sıra, uyarıcıların nesnelere örgütlenmesi şeklindeki temel eğilim (tendency) insanların duyu organları ve sinir sistemlerinin doğuştan gelen (innate) bir özelliğidir. Nesne algılanmasını içeren bu doğal yeteneğe (ability) ilişkin etkenler (factor) örgütleyici eğilimler (organizing tendencies) olarak adlandırılmıştır.
Şekil-Zemin Algısı
insanların nesne algılamalarındaki başlıca örgütleyici eğilim, şekil (figüre) ve zeminin (ground) birbirlerinden ayrılmasına ilişkindir. Bu eğilim nesnelerin zemine göre göze çarpmalarına, zeminden doğru sivriliyormuş gibi görülmelerine neden olur. Resimler duvarın üzerinde asılıdır, kelimeler de sayfanın üzerinde yer alır. Bu örneklerde şekil, resim ve kelimeler; zemin ise duvar ve sayfadır. Şekil 1'iin solundaki resme baktığınızda; buradaki siyah alan daha önce gördüğünüz belirli bir cisme benzemese bile, siz onu otomatik olarak cisim gibi görürsünüz. Sağdaki resme baktığınızda ise, ya birbirine yakın iki yüz veya bir vazo görürsünüz, iki cisimden herhangi birinin algılanabileceği bu tür resimlerden farklı algılanabilir şekiller (reversible figures) olarak söz edilir. Buradaki önemli nokta; elinizde olmaksızın bir cisim, yani bir zemin üzerinde şekil görüyor olmanızdır.
http://www.ufak.com/sharedimages/nesne1.jpg
Şekil 1 Sol: Siyah alan otomatik olarak zemin üzerindeki şekil düzeninde algılanır. Sağ : Bazen şekillerden biri, bazen de diğeri zemin haline gelmektedir.
Şekil-zemin ilişkilerinin algılanması, görmenin dışındaki diğer duyumlar için de geçerlidir. Bir senfoni dinlenirken, melodi veya tema şekil olarak algılanır; akortlar ise zemini oluşturur. "Rock" müziğinde gitarist tekrarlanan akortları zemin olarak kullanır; bir ölçüde değişkenliğe sahip olan şarkı ise bu zemine göre şekildir. Kolun derisinden gelen gıdıklanma duyumu, kolun üzerinde sürünen bir böcek olarak algılanır. Bu örnekler, şekil-zemin ilişkisi algılama eğiliminin bütün algı türlerine yaygın bir özellik olduğunu göstermektedir.
Gruplama
Nesne algılamadaki bir diğer örgütleyici eğilim, uyarıcıların bir örüntüye (pattern) gruplanmasıdır (grouping). Gruplamada, ilgili ortamdaki çeşitli ipuçlarından (cue) yararlanılır. Örneğin, Şekil 2'nin a kısmını üç çift çizgi olarak görürsünüz. Buradaki ipucu bir çizginin diğerine olan yakınlığı'dır (proximity). Şeklin b kısmında ise, biri diğerinin üzerinde iki üçgen görüyor olabilirsiniz. Bu durumda birbirine benzeyen maddeleri (item) kendi içlerinde gruplamaktasınız (similarity). Aksi takdirde, c'deki gibi altı köşeli bir yıldız görürdünüz. Benzerliğe göre gruplama, şeklin d kısmında da görülmektedir. Çoğu insanlar x'leri ve noktaları kendi içlerinde birbirlerine yakın ve noktaları da x'lerden fazlaca bir aralıkla ayrılmış olarak algılarlar.
http://www.ufak.com/sharedimages/nesne2.jpg
Şekil 2 Görmede algısal gruplamaya örnekler,
Ancak gruplamada her zaman benzerlik esas alınmaz. Şekil 2'nin e kısmının .altı köşeli bir yıldız olarak görülmesi, biri noktalardan diğeri dairelerden meydana gelen iki ayrı şekil olarak görülmesinden daha kolaydır. Bu durumda benzerlik, bir diğer kuvvetli gruplama eğilimi olan, dengeli ve bakışık (symmetric) şekil oluşturma alışkanlığım (habit) içeren bakışım (symmetry) ile yarışma halindedir. Son olarak, gruplama kısmında gösterildiği gibi devamlılık (continuity) temeline göre de olabilir. Bu eğilim kavisli bir çizgiyi kavisli bir yolda, düz çizgiyi ise düz bir yolda devam ediyor olarak görmenizi sağlar. Buna göre f kısmında üç şekil görebilirsiniz: düz bir çizgi, bir yarım daire ve bir kırıklı çizgi. Düz çizgiyi, kesişme noktalarından birinde aniden kavisli bir hal alıyor olarak görmeniz ancak özel bir çabayla mümkün olacaktır.
Tamamlama
Psikologların nesne algılanması konusunda keşfettikleri birkaç örgütleyici süreç daha vardır. Bunlardan biri olan tamamlama (closure) eğilimi, insanların görsel dünyalarını uyarımdaki boşlukları doldurarak örgütlemelerine ve böylece de kopuk parçalar yerine bütün bir nesne algılamalarına yol açar. Şekil 2'nin b, c, ve e kısımlarının algılanmasında böyle bir eğilim söz konusudur. Aynı eğilim Şekil 3'te üstteki ve ortadaki şekillerin sırasıyla, daire ve kare olarak algılanmalarına yol açar. Alttaki şekli de, yine, kopuk çizgiler yerine bir nesne olarak görürüz. Çoğu insanlar bu şekli at üstünde bir adam olarak görürler.
http://www.ufak.com/sharedimages/nesne3.jpg
Şekil 3 Algısal tamamlama boşlukları doldurur: Nesne bütünüyle mevcut olmayabilir, ama biz yine de onu tamam olarak algılama eğilimi gösteririz. shirin_e 18-05-2007, 11:03 PM Birincil Güdüler :
Bunlar öğrenilmiş veya öğrenilmemiş olmalarına göre ikiye ayrılabilirler. Öğrenilmemiş güdüler, birincil hedefi olan ve böylece birincil güdüler (prımary motives) de denilenlerdir.
Birincil güdülerin bazıları açlık, susuzluk gibi, vücutta bilinen bazı fizyolojik değişikliklerden kaynaklanır ve genellikle fizyolojik dürtüler (physiological drives) olarak adlandırılırlar. Bu alt bölümde ilk olarak bunlar ele alınacaktır. Daha sonra da bildiğimiz bir fizyolojik temeli olmayan, duyusal uyarılma ve sevecenlik gibi öğrenilmemiş güdüler yer almaktadır.
Açlık ve Susuzluk
Açlık ve susuzluk fizyolojik dürtüleri birbiriyle yakından ilişkilidir. Çünkü su, vücudun yiyecekten yararlanması için sindirim ve diğer biyokimyasal işlemlerde kullanılmak üzere vücutta tutulur. Gerçekte, organizmanın su alımının yaklaşık % 90'ı bu fizyolojik amaç içindir. Bir diğer anlatımla, yiyecek yoksunluğu çeken insan ya da hayvanlar sadece, düzenli olarak yedikleri zamankinin yaklaşık % 10'u kadar su içerler.
Genel açlık
Açlık yaşantısının zamandan zamana veya kişiden kişiye değiştiği görülmektedir. Her zaman olmasa da, açlık, midenin kasılmaları şeklindeki açlık kramplarıyla birlikte olabilir. Ancak, bunlar açlığı hissetmek için kesinlikle zorunlu değildir (Morgan, 1965). Bazen bir baş dönmesi anlatılır, fakat yine, insanlar böyle bir hissi duymaksızın da son derece aç olabilirler. Böylece düzenli olarak açlığa eşlik eden, kuvvetli bir yeme isteğinden başka bir yaşantı yoktur.
Beynin çeşitli bölgeleri açlık ve yemek yeme faaliyetlerini düzenler. En önemlisi olan hipotalamus, beyin tabanında yer alır. Burada iki merkez vardır ve birine beslenme merkezi diğerine doyma merkezi denir (bkz. Şekil 8.4). Bunlar kan dolaşımındaki koşullardan etkilenirler (Teitelbaum ve Epstein, 1962). Beslenme merkezi faal olduğu zaman insan ya da hayvanın acıkmasına ve yemesine neden olur. Doyma merkezi ise yeterli yiyecek alındığında yeme isteğini durdurur.
Beslenme ve tercihler
Çocuklar ve hayvanlar, eğer tercihlerine bırakılırlarsa, yiyecekleri şeyi seçme eğilimindedirler. Böylece bir süre dengeli olarak beslenebilirler (Rozin, 1967). önceleri bunu, "özgül açlıklar"ını (specific hunger) ayırdedebildikleri ve bu açlıklarını doyuran belirli şeyleri yedikleri için yaptıkları düşünülürdü. Günümüzde ise bu inancın genellikle doğru olmadığı bilinmektedir. Öyle görünüyor ki, bu görüş, tuz ve belirli minerallere (daha önce söz edilen tuz gereksinimi olan çocuk vakasında olduğu gibi) uygulanabilir, ancak diyetteki bütün elementler için doğru değildir.
http://www.ufak.com/sharedimages/birincil1.jpg
Şekil 8.4 Beslenme ve doyma merkezleri hipotalamusta yer alır. Uyarılma (zigzag çizgiler) ve tahripler (çarpılar) yeme davranışını etkilerler. (Sanford ve Wrightsman, 1970).
Daha doğrusu eğer olanak olursa tercihlerle de dengeli bir diyeti sürdürürüz. Çünkü bir çeşit yiyecekten bıkar ve bir diğerine geçeriz. Başka bir deyişle, yiyecekte yenilikten hoşlanırız ve yemekte olduğumuzdan daha değişik şeyler yeme eğilimindeyizdir. Ayrıca, B vitamini gibi bir şeyi eksik bırakan bir diyet uygularsak, diyet doyurucu olmaz. Böyle bir diyeti tercih etmeyiz ve eğer yapabiliyorsak yeni bir yiyecek seçeriz. Bu yolla sağlığımız için gerekli olan elementleri içeren yiyecekleri alma şansımız vardır.
Susuzluk
Su sürekli olarak akciğerler, derinin ter bezleri ve böbrekler yoluyla kaybedilir. Fakat vücut belirli bir miktar suyu, kanda ve dokularda tutmaya gereksinim duyar, işte bu gereksinim susuzluk dürtüsü ile yansıtılır.
Günümüzde susuzluğun fizyolojik mekanizması iyi anlaşılmıştır (Corbit, 1969). Açlık gibi, susuzluk da beynin çeşitli kısımları, öncelikle de hipotalamus tarafından kontrol edilir. Bu merkezde hafif derecede su kaybına özellikle duyarlı sinir hücreleri yer alır. Bunlar kandaki suyun azalması üzerine faaliyete başlayarak organizmanın su aramasına ve içmesine neden olurlar.
Psikolojik etkenler
Açlık ve susuzluk birincil olarak iç fizyolojik etkenler tarafından kontrol edilir. Fakat dış psikolojik etkenlerin de bunlar üzerinde etkisi vardır. Bazen fizyolojik bir gereksinim duymadan da "tadı güzel olduğu için" su içeriz (örneğin, susamadığımız halde sadece tadı için meşrubat içtiğimiz gibi). Bu gibi psikolojik kökenli bir su içme davranışı, yiyecek elde etmek için iş yapmak zorunda bırakılan, ancak yiyeceği aralıklı elde eden ratlarda ortaya çıkarılabilir. Sonraki yiyeceği beklerken vücutlarının gereksinmesinden daha fazla su içerler.
Dış psikolojik ipuçları açlıkta da çok önemli olabilir. Bunlar özellikle insanlardaki aşırı şişmanlık (obesity) vakalarında kuvvetle etkili görünmektedir (Schachter, 1971a, 1971b). Obes olmayan insanlar besin almalarını hemen hemen tümüyle iç açlık durumlarıyla düzenlerler. Eğer "iç olarak" aç değillerse yiyeceğe pek dikkat etmezler. Fakat obes bir kişi pastahane vitrininin önünden geçerken önleyemediği bir tahrik duyar. Aynı şekilde, böyle bir kişi buzdolabındaki yiyecekleri atıştırmaktan kendini alıkoyamaz ve uzak durmayı da başaramaz. Bunun nedenlerini henüz kesin olarak bilmiyoruz, fakat bildiğimiz tek şey, obes insanların dış yiyecek ipuçlarına aşırı tepki göstererek şişmanladıklarıdır.
Cinsellik ve Analık Dürtüleri
insandan daha alı düzeydeki hayvanlarda cinsellik ve analık dürtülerini (maternal drive), kandaki hormonlara bağlı olduklarından, fizyolojik dürtüler olarak düşünüyoruz. Erkeğin testislerince salgılanan androjenler, cinsel yönden erkeğin faal olmasını sağlar. Dişinin erkeği kabule hazır hale gelmesini ("kızışma") sağlayan estrojenler de dişinin yumurtalıklarından salgılanır. Genel olarak dişinin bu kızışma dönemi, yumurta, yumurtalıktan rahme inerken ya da indiğinde ortaya çıkar. Bunun ardından, hayvanlarda cinsel faaliyeti hamilelik dönemi izler.
Hamileliğin sonuna doğru diğer hormonlar etkili olmaya başlar. Rahimde fetüsün varlığı hipofiz bezinin prolaktin üretimini arttırır. Prolaktin de yavruyu besleyecek sütü salgılayan meme bezlerini uyarır. Prolaktin aynı zamanda annelerde analık davranışlarına neden olur. Bakire bir sıçan, prolaktin enjekte edilip, süt çağındaki bebek sıçanların arasına konulduğunda tıpkı gerçek anne gibi davranmaktadır. Sıçan, kedi, köpek gibi hayvanlarda bu hormonun analık davranışını uyandırdığına ve diğer hormonların hipotalamustaki sinir hücrelerine doğrudan etki ederek cinsel davranışı oluşturduğuna inanmamız için yeterli nedenler vardır.
Cinsellik ve analık dürtülerinin hormonal açıklaması insanlara uygulanabilir mi? Yanıt, koşullu bir "hayır"dır. Alt düzeydeki hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da cinsel güdülenmeyi hormonların başlattığını biliyoruz. Hormonların salgılanması cinsel dürtünün (sex drive) ortaya çıkmasıyla ilişkilidir. Diğer taraftan, hormonlar cinsel dürtünün sürdürülmesi için gerekli değildir. Örneğin, birçok kadında yaş dönümünden (menopoz), yumurtalıkların östrojen salgılanması durduktan sonra da bu dürtü devam eder. Benzer olarak, erkekler de, bazı diğer erkek hayvanlarda olduğu gibi iğdiş edilip erkeklik hormonlarını yitirseler de cinsel faaliyetlerine devam ederler. Ayrıca, cinsel dürtü zayıf olduğu zaman, cinsel hormon vermekle bunun artırılabileceğine ilişkin hiç bir kanıt yoktur. Böylece hormonlar cinsel dürtünün ortaya çıkışında rol oynamakta, bundan sonra dürtü hormonlar olmaksızın da sürmektedir. Bu da, fizyolojik temelin sona ermesinden sonra psikolojik güdülenmenin sürdüğüne bir örnektir.
Analık davranışı söz konusu olunca hormonların ne insan ne de hayvanlarda zorunlu olmadığı bilinmektedir (Rosenblatt, 1967). Hayvanlarda bebekle birlikte olma yaşantısı hemen hemen hormonlar kadar önemlidir. Örneğin, bakire sıçanlar ve hamsterler prolaktin enjekte edilmeden, sadece bebeklerle birkaç hafta birlikte kaldıklarında oldukça tipik analık davranışları göstermişlerdir. Bebekle birlikte olmak hormonla hemen hemen aynı etkiyi yapmaktadır. Hormonun işlevi, analık güdüsünün, bebekle yaşanacak sonraki dönemde değil de, doğum anında işler durumda olmasını sağlamaktır.
Merak ve Duyusal Uyarılma
Hayvan ve insanların gündelik davranışlarına bakacak olursak, bazılarının şimdiye dek tartışılan fizyolojik güdülerden kaynaklandığını görürüz. Diğer yandan, birçoklarına da fizyolojik güdülerin neden olmadığı gerçektir, insanların sadece gazete, kitap, TV, spor olayları, doğa v.b. için harcadıkları zamanı, maçlar, kayak, dağcılık, avcılık ve gezilerdeki faaliyetlerini düşünelim. Güdülenme olmasaydı insanlar bunları yapamazdı. Fakat bu güdülerin fizyolojik türden olmadıkları
çok açıktır.
İnsanları duyusal uyarılmadan yoksun bırakmanın (sensory deprivation) etkileri üzerine bir deney yapılmıştır (Bexton, 1964). Üniversite öğrencilerine, fizyolojik gereksinimleri için ayrılan sürelerin dışında, 24 saat rahat bir yatağa yatmaları için, günde 20 dolar para ödenmiştir. Her biri havalandırma aygıtının sesinin dışında hiçbir gürültü bulunmayan küçük bölmelere yerleştirilmişlerdir. Görsel uyarılmayı en aza indirmek için yarı saydam gözlük, dokunsal uyarılmayı azaltmak için de eldiven ve kolluklar takmışlardır. Kendilerinden başka herhangi bir şey yapmaları istenmemiştir.
Bu kolay bir para kazanma yolu gibi görünse de, deneklerin çoğu kısa bir süre sonra bunu dayanılmaz bulmuşlardır, iki üç gün sonra ise tek istekleri bölmeden çıkmak olmuştur. Yatakta yatmaları sırasında varsanılar (hallucination) başlamış, zaman ve uzay yönelimleri (orientation) bozulmuş, açık seçik düşünme yeteneklerini yitirmişler, herhangi bir şeye uzun süreli olarak dikkatlerini yoğunlaştıramaz olmuşlardır. Kısaca, zihinsel bozukluğu olan insanlara benzemişler ve belirtilerin çoğu bölmeden çıktıktan sonra bir süre daha sürmüştür. Daha değişik şekilde düzenlenen bazı hayvan çalışmaları bu konuyla ilişkili başka bir noktayı ele almıştır (Butler, 1954).
Maymunlar iki kapılı kutulara yerleştirilir. Her kapının, arasıra öteki kapınınkiyle değiştirilebilen ayırdedici bir işareti vardır. Kapılardan belli bir işareti olanı itmeyle açılırken, diğeri açılmaz. Maymunlar kutuda etrafı kurcalayarak dolaştıkları için kısa sürede tesadüfen doğru kapıyı açarlar. Maymun, kapıyı açınca kutudan odaya bakabilir (bkz. Şekil 8.5). ilk rastlantısal başarıdan sonra, hayvan doğru işareti taşıyan kapıyı iterek açmasını çok çabuk öğrenir. Bu ayırdedici öğrenmede tek ödül dışarıya bakma olanağıdır. Kapıyı itme sıklığı, bu güdünün gücünün bir ölçüsü olarak kullanılır. Eğer dışarıda ilginç bir görünüm varsa (örneğin, bir başka maymun veya hareket eden oyuncak bir tren) hayvan doğru kapıyı, dışarısı boş olduğu zamankinden daha sık iter.
Bu ve diğer deneyler duyusal uyarılmayı (sensory stimulation) hedef alan bir güdünün varlığını açıkça gösterir. Daha doğrusu, güdü, duyusal uyarılmayı değiştirmek içindir. Bir süre sonra aynı duyusal durumdan bıkar, farklı bir uyarıcı kurulumu ararız. Bu şekilde ifade ettiğimiz güdü için merak (curiosity) terimi kullanılır. Eğer çevremize yeni bir şey "katılırsa genellikle dikkatimizi ona çeviririz. Bu da yeniliğe davranım (response to novelty) olarak bilinmektedir. "Merak" ve "yeniliğe davranım" terimlerinin ikisi de duyusal uyarılma ve uyarıcı değişikliği temel güdüsünü ifade ederler.
Faaliyet ve Kurcalama
Bedensel faaliyeti (activity) hedef alan benzer bir güdü vardır, insanlar ve hayvanlar gözlenen hiçbir neden olmaksızın hareket etmeye büyük zaman harcarlar. Nitekim, insanlar, evcil fare ve hamsterlerine döndürmeleri için birtakım oyuncak tekerlekler alırlar. Bu hayvanlar da tekerlekleri her gün yüzlerce hatta binlerce kez döndürürler.
http://www.ufak.com/sharedimages/birincil2.jpg
Şekil 8.5 Bir maymunun aygıttan dışarı bakması merak güdüsünü ölçmek için kullanıldı. Maymun doğru kapıyı ittiği zaman, dışarıya bakmasına birkaç saniyeliğine izin verilerek ödüllendirildi. Pekiştirilmeyen davranışın sıklığı azalırken, pekiştirilen davranışınki arttı. (H. F. Harlow, Primate Laboratory, Wisconsin Üniversitesi, 1953.)
Bu faaliyet, sadece bir faaliyet gereksinimi ile mi güdülenir, yoksa fizyolojik bir temeli mi vardır? Yanıt "her ikisi de" dir. Fizyolojik dürtüleri değiştirdiğimiz zaman eğer faaliyet de kaydediliyorsa ikisi arasında bir bağlantı görebiliriz. Bir hayvan aç ya da susuzsa faaliyeti artar. Faaliyet gerçekte, aç veya susuz hayvanın gereksinim duyduğu şeyi bulmasını sağlayan doğal bir yoldur. Aynı şekilde, dişi ratm cinsel dürtüsü yükseldiğinde faaliyet de büyük ölçüde artar. Bu da dürtünün doyurulma şansını arttıran doğal bir tepkidir. Böylece bazı faaliyetler fizyolojik dürtülerden kaynaklanır.
Ancak bütün faaliyetler bu yolla ortaya çıkmaz. Hayvanlar fizyolojik anlamda, oldukça doyum bulsalar da hâlâ etrafta dolanırlar. Hatta bu faaliyetlerin, bir güdünün hedefi olduğu da gösterilebilir. Bu noktayı gösteren iki deney vardır. Birinde (Hill, 1956) bir hayvan belirli bir süre için dar bir alanda tutulmuş ve sonra da bir tekerleği döndürmeye bırakılmıştır. Hayvanın kapalı tutulma süresi uzadıkça, tekerleği döndürme süresi de uzamıştır. Bu sonuç, bir tür yoksunluk etkisidir, bu etki de bir süre yiyeceksiz kalmanın etkisine benzemektedir. Her iki durumda da daha büyük yoksunluğun ardından daha güçlü güdülenme gelir. Bir diğer deneyde (Kağan ve Berkun, 1954) deneklerin tekerlekte dönme olanağını elde edebilmeleri için bir manivelaya basmaları gerekmekteydi. Bu ödülü kazanmak için manivelaya basmayı, aynı işi yiyecek elde etmek için öğrendikleri kadar çabuk öğrenmişlerdir. Faaliyetin kendi başına bir hedef olduğundan kuşku yoktur.
Burada söz edilen güdü kaba beden hareketleriyle sınırlandırılmış değildir. Tıpkı kedi yavrusunun iple oynaması gibi nesnelerin elle yoklanmasını da içerir. Maymun ve insan gibi daha gelişmiş hayvanlar her tür nesneyi kurcalarlar (manipulate). Maymun ve şempanzeler nesneleri ellemekten özellikle hoşlanırlar. Oyuncaklarla oynama olanağı dışında bir ödül verilmese bile maymunlara ayırdetme (örneğin kırmızı ile yeşili birbirinden ayırdetme) öğretilebilmiştir (Harlow ve McClearn, 1954).
Yeterli Olma Güdüsü
Yukarıda sözünü ettiğimiz merak ve faaliyet araştırmalarında bir ilke arayacak olursak, bütün bunların ardında bir genel güdünün olduğu sonucuna varabiliriz. Bu güdü de yeterli olma (competence) güdüsüdür. Bu alandaki öncü psikologlardan biri de aynı sonuca varmıştır (White, 1959). White'a göre, insan ya da hayvan organizması, görebildiklerini görmeye ve yapabildiklerini yapmaya güdülenmiştir. Başka bir deyişle, tüm gizilgüçlerini kullanma güdüleri vardır (Maslow, 1968) ve gizilgüçlerini kullanmaktan da doyum sağlarlar. Görmek ve yapmak kendi başlarına birer ödüldür (Dember ve Jenkins, 1970).
Ayakta durmaya hazır olacak kadar olgunlaşmış bir bebeği gözlersek, ayakta durmak için aşırı çaba sarfettiğini görürüz. Bunu yaptığı zaman çok zevklenir, güler, sevinç çığlıkları atar ve seyredildiğini bilse de bilmese de bunu yapar. Açıkça, bebeğin "güçlü bir ayakta durma isteği" vardır ve bundan da büyük doyum sağlar.
Özet
Birincil güdüler doğuştan var olan ya da olgunlaşmayla ortaya çıkan öğrenilmemiş güdülerdir. Bazılarının fizyolojik temeli vardır, diğerlerinin yoktur. Açlık ve susuzluk, fizyolojik kökenli birincil güdülerdir. Cinsel güdü ve analık güdüsü hayvanlarda hormonlarla düzenlenirken, insanlarda hormonların önemi daha azdır, insan ve hayvanlarda duyusal uyarılma, ayrıca faaliyette bulunma ve nesneleri kurcalama birincil güdüleri de vardır. Genelde organizma yeterli olma güdüsüne sahiptir, yani tüm yeteneklerini kullanmaya çalışır. shirin_e 18-05-2007, 11:15 PM İletişim :
İki çeşit sinyal vardır. Bunlardan birincisine işaret (sign) adı verilir, işaret, olaylar arasındaki doğal ilişkilerle anlam kazanır, örneğin bir köpeğin havlaması ısırabileceğinin, gökgürültüsü genellikle yağmur yağacağının ve bir yerden duman çıkması çoğunlukla orada ateş olduğunun işareti olarak öğrenilir. Bu olaylarda her işaretin belirli anlamı vardır çünkü daha önceden bu uyarıcıların birbirleri ile ilişkili olduğu öğrenilmiştir, ikinci çeşit sinyal insanlar tarafından türetilmiştir ve bunlara sembol (symbol) adı verilir, insanlar her sembole bir anlam vermişler ve onu kendi aralarında iletişim kurmak için kullanmışlardır. Bir sembol değişik biçimler alabilir. Şekil 7.1'deki gibi bir resim ya da söylenen bir kelime gibi bir ses olabilir. Bir dil, iletişimde sembollerin kullanılması ile tanımlanır.
Dil Çeşitleri
Yeryüzünün farklı yörelerinde farklı anlamlar taşıyan ıslık çalma ve bazı bölgelerde oldukça geliştirilmiş bir iletişim sistemi olan davul çalma diğer sembol çeşitlerini içerir. Hemen hemen tüm insanlar el ve yüz hareketlerini iletişim aracı olarak kullanırlar. Bununla beraber, sembollerle iletişimde en yaygın sistem, anlam iletmek için değişik birleşimlerle söylenen ve yazılan kelimelerden oluşan bir dildir. Amerika'daki kızılderililerde olduğu gibi, farklı diller konuşan ancak birbirleriyle yakın ilişkileri olan toplumların üyeleri, aralarındaki dil engelini aşmak için yüzlerce el ve yüz hareketi kullanabilirler. Bu çeşit bir işaret dili genellikle sağırlar tarafından kullanılır; bunun Amerika'da kullanılan bir çeşidine ise Amerikan işaret Dili (American Sign Language) adı verilir.
Dil hem yazılı, hem sözlü olabilir. Konuşma dili, yazının icadından binlerce yıl öncesinden beri gelişmiştir. Büyümekte olan çocuk tarafından ilk önce konuşma dili öğrenilir.
Yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır. Temel öğeleri farklıdır. Biri kelimelerden, diğeri seslerden oluşur. Yazı dilinin biçimi gelenekler ve gramerciler tarafından konuşma diline oranla çok daha dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir. Konuşurken ve yazarken kullanılan sözcük dağarcığı (vocabulary) tamamen aynı değildir. Yazı dilinin sözcük dağarcığı genellikle daha geniştir. Bundan başka, konuşma ve yazı dillerinin gramerleri farklıdır; bu iki yolla (media) farklı türde bilgi aktarma eğilimi vardır. Ayrıca konuşma dilinde, yazı diline oranla daha fazla tekrar ve fazladanlık (redundancy) vardır.
http://www.ufak.com/sharedimages/ilet1.jpg
Şekil 7.1 1968 Olimpiyat oyunlarındaki kendini açıklayıcı (selfexplanatory) işaretler. Böyle "resim işaretler" kullanılması, uluslararası olaylarda ve metropolitanların hava alanları gibi uluslararası ulaşım yerlerinde, farklı diller konuşan insanlar arasındaki iletişim sorunlarını çözümler.
Dilbilimi
Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir (dinguistics). Dilbilimi içinde birçok farklı yaklaşım vardır. Filologlar (philologists) ya da karşılaştırmalı dilbilimcileri dilin geçmişini ve dillerin birbirleriyle ilişkilerini incelerler. Fonetikciler (phoneticians) bir dilin seslerini çalışırlar. Gramerciler (grammarians) dilin yapısındaki kurallarla ilgilenirler. Semantikciler (semanticists) dildeki kelime ve cümlelerin anlamını çözümlerler. Psikolinguist'ler (psycholinguists) dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşüncesindeki işlevlerini çalışan psikologlardır. Bölüm 6'da tartışıldığı gibi, insanlar dili düşüncenin bir aracı gibi kullanırlar; onun vasıtası ile yalnız birbirleri ile değil, kendi kendileriyle de iletişimde bulunurlar.
Hayvanlarda iletişim
Hayvanlardaki iletişime gelince, hemen tüm omurgalı hayvanlar (belkemiği olanlar) kendi türlerinin üyeleriyle ve zaman zaman da başka türlerin üyeleriyle iletişimde bulunurlar. Buradaki "iletişim" kelimesi, diğer hayvanlar için anlam ifade eden sinyaller verme anlamındadır. Bu sinyaller bir köpeğin havlaması veya bir kuşun ötmesi gibi sesler ya da bir tavuskuşunun kabarması veya bir maymunun tehdit gösterisi gibi görsel gösteriler (visual displays) olabilir (Şekil 7.2'ye bakınız).
İnsan standartlarına göre, hayvanların her türünün kullandığı sinyallerin miktarı oldukça azdır. En üst düzeydeki sosyal omurgalıların repertuarlarında bile 30 35 farklı gösteriden fazlası nadiren bulunur. Birçok omurgalılar arasında gösterilerin sayısı türden türe 3 4 sayılık fark göstermektedir. Bu sayılar en azı balıklarda görülen 10 ile, en çoğu toplumsal düzenlerindeki karmaşıklık yönünden insanlara en yakın primatlardan olan rhesus maymunlanndaki 37 arasında bir değişim gösterir. (Wilson, 1972, s. 56).
Hayvanların bu gösterileri çoğunlukla saptanık davranış örüntüleridir. Bu nedenle de türe özgü davranışlar olarak nitelendirilirler. Bununla beraber, bazı örneklerde öğrenme de bir ölçüde rol oynar. Örneğin bazı kuş türleri ötebilmek için başka kuşun ötüşünü duymak zorundadırlar (Peterson, 1963). Böylece, hayvanlardaki iletişim, hem doğuştan gelen eğilimlere (innate tendencies) hem de öğrenmeye bağlıdır.
Hayvanlarda konuşma
Hayvanlar her ne kadar iletişim kurabilirlerse de doğal bir dilleri yoktur. Burada işaretlerle semboller arasındaki fark önemlidir. Tanımı gereği bir dilde, anlam karşılığında semboller kullanılır. Hayvanların havlamaları, ötmeleri, yüz buruşturmaları veya tehdit edici gösterilen anlamlı işaretlerdir; ancak bunlar sembol olmadıklarından dil değildir.
http://www.ufak.com/sharedimages/ilet2.jpg
Şekil 7.2 Bir rhesus maymununun saldırgan gösterileri. Sert bakışlar halindeki düşük şiddette gösteri, maymunun ayakları üzerine kalkması ile giderek artar, daha sonra (sağda) elleriyle yeri tokatlarken ağzı açık bir şekilde başını aşağı-yukarı sallar. Bu noktadan sonra hasmı geri çekilmezse maymun saldırabilir. (Scientific Amer/can, Wilson, 1972.)
Doğal bir dilleri olmasa da, hayvanlara insanların dili öğretilebilir mi? Papağan veya Mynah kuşu gibi bazı kuşlar insan konuşmasını oldukça iyi taklit edebilirler fakat bunları anlamlı semboller olarak kullanamazlar. Eğer kuşlara değişik anlamlar için değişik kelimeleri bir gramer düzeni içinde kullanmaları öğretilebilseydi, bu bir dil olurdu. Bunu öğretmek için bazı girişimlerde bulunulmuş, ancak yeterince başarıya ulaşılamamıştır (Ginsberg, 1963). Yeterli çaba gösterilmemiş ya da uygun teknik kullanılmamış olabilir. Öte yandan tüm kanıtlar, bazı kuşların konuşma seslerini çıkarmak için gerekli motor aygıtlara sahip olmalarına rağmen, beyinlerinin bu sesleri anlamlı olarak kullanabilecek kadar örgütlenmiş olmadığını göstermektedir.
Tüm hayvanlar içinde yapısı ve büyüklüğü bakımından insan beynine en çok benzeyen beyne sahip hayvanlar şempanzelerdir. Bu onların insan dilini öğrenebilecekleri anlamına gelir mi? Bunu onlara öğretmek için iki önemli çalışma yapılmıştır. 1930'lann ilk yıllarında yapılan ilk çalışmada bir karıkoca, Gua adındaki bebek şempanzeyi kendilerinin yeni doğmuş oğulları ile birlikte büyütmüşlerdir (Kellogg, Kellogg, 1933). Fakat Gua bir takım el hareketlerini ve kaşıkla yemek yemek gibi becerileri öğrenmişse de, dil öğrenmede hemen hiç bir gelişme göstermemiştir, ikinci deneyde Vicki adındaki şempanze, kendisine insan konuşmasını öğretmek için uzun zaman ayıran psikologların evinde tek başına yetiştirilmiştir (Hayes ve Hayes, 1951). Yoğun yetiştirme çalışmaları sonucunda Vicki'nin öğrenmiş gibi göründüğü ve anlamlı bir şekilde ku''andığı dil "anne", "baba" ve "fincan"ı andıran üç kelimeden ibarettir.
Gerçekte, şempanzelerin çıkardıkları seslerin fonetik analizi, ancak dört veya beş değişik sesi çıkarabildikleri izlenimini vermektedir (Liberman, 1973). Buna karşılık, bebekler konuşmaya başlamadan önce çok sayıda ses çıkarırlar. Şempanzelerin telaffuz ettiği tek sesli harf uh sesini andırmakta, sessiz harfler ise p, m ve k ile sınırlı görünmektedir. Göründüğü kadarıyla şempanzelerin beyni ya örgütlü değildir ya da konuşma dilini oluşturacak temel sesleri çıkarabilecek biçimde ses çıkarıcı kaslarla bağlantısı yoktur. Bugünkü bilimsel fikir birliğine göre konuşma dili Homosapiens türüne özgü bir yetenektir.
Sessiz dil
Mademki konuşma tartışma dışı görünmektedir, şempanzeler sessiz bir dil (nonvocal language) öğrenebilirler mi? Elleriyle birçok jestler yaparlar, ellerini mahir bir şekilde kullanırlar ve çevrelerindeki olaylara yakın bir dikkat gösterirler. Belki de görsel sembollerin bazı birleşimleri hareketlerle birlikte kullanılarak şempanzeler için bir dil geliştirilebilir. Bu yaklaşımla önemli başarılara ulaşan üç değişik program uygulanmıştır (Fleming, 1974 a, b). Bunlardan biri burada betimlenecektir (Premack ve Premack, 1972): Suratı adındaki şempanze ile deneyciler arasındaki iletişimin tümü, Sarah'ın kafesinin arkasındaki dil tahtası (language bosrd) ürerinde yer almıştır (Şekil 7.3'e bakınız). Bu tahta manyetikti ve arkaları çelik plastik parçalar üzerine tutturulabiliyordu. Plastik parçalar büyüklük, şekil ve renk bakımından birbirlerinden farklıydı. Bunların her bin bir kelimeyi simgeliyordu.
Çalışma Sarah'a bazı tek kelimelerin anlamlarının öğretilmesiyle başladı. Bir elma alabilmek için elmayı simgeleyen plastik parçayı tahtanın üstüne tutturması isteniyordu. Muz için de aynı işlem gerekiyordu. Bu yolla bir takım kelimeleri öğrendikten sonra Sarah'a "ver" kelimesi öğretildi. Bundan sonra, Sarah'ın bir elmaya sahip olabilmesi için tahtaya biri "elma" için, diğeri "ver" için iki parça tutturması gerekiyordu. (Şekil 7.3'de görüldüğü gibi Çinlilerin dikey yazma sistemi kullanılmıştır. Sarah bu sistemi tercih eder görünmüştür.)
Daha sonra şempanze, kendisi gibi boyunlarında adları için semboller takmakta olan değişik deneycilerin adlarını öğrendi. Artık elma alabilmek için "Mary elma ver" veya "John elma ver" yazmak zorundaydı. Daha sonra parçaları "Mary Sarah'a elma ver" şeklinde yerleştirmeyi öğrenmesi gerekti. Her durumda istediğini alabilmesi için parçaları gramer kurallarına uygun kullanması isteniyordu.
http://www.ufak.com/sharedimages/ilet3.jpg
Şekil 7.3 Sarah ve konuşma tahtası. Sarah, "Sarah elmayı kovaya, muzu tabağa koy" mesajını okumuş, elmayı kovaya, muzu tabağa koymak üzere. (Scientific American, Premaçk ve Premaçk, 1972.)
Bu yöntemle Sarah, içlerinde ("tabak", "kova") gibi nesne isimlerinin, ("...dır", "ver", "al", "içine koy", "yıka") gibi fiillerin, (aynı farklı, hayır değildir, adı, renk, ?, eğer öyleyse) gibi kavramların ve (kırmızı, sarı, kahverengi, yeşil] gibi renklerin de bulunduğu yaklaşık 130 kelime öğrendi. Kendisine bir cisim gösterilip rengi sorulduğunda, doğru parçayı tahtaya tutturuyordu. Daha ilginci, Şekil 7.4'de gösterildiği gibi koşullu bağlantıları da öğrendi. Bir elma almak için gereken davranış basitti. Ancak Sarah ne yapması gerektiğini ve ne yapmaması gerektiğini bilmek için dört cümleyi okumalı ve anlamalıydı. Sarah'ın kavramları öğrendiği de açıktı. Kendisine, örneğin bir elma gösterildiğinde, nitelik çiftleri arasında bir "nitelik çözümlemesi" (feature analysis) yaparak seçim yapması isteniyordu. Elma için kırmızıyı yeşilden, daireyi köşeliden ve saplıyı sapsızdan ayırdedip seçiyordu. Böylece Saran elmanın niteliklerini soyutladı.
http://www.ufak.com/sharedimages/ilet4.jpg
Şekil 7.4 Şempanze Sarah koşullu bağlantıları çok iyi öğrenmiştir. Kendisine ödül sağlayacak olanı seçebilmek için dört cümlenin anlamına çok dikkat etmek zorundadır. (Scientific American, Premaçk ve Premaçk, 1972.)
Bu betimleme Sarah'ın başarısının sadece ana niteliklerini göstermektedir. Genel olarak iletişim yeteneği iki yaşındaki bir çocuğunki kadardır. Kelimeleri uygun düzende gereği gibi kullanmaktadır. Bu ise gramer kurallarını öğrendiğini gösterir. Böylece bir şempanzenin sessiz bir dili öğrendiği ve bunu insanlarla iletişim sağlamak için kullandığı sonucuna varılır.
Dil kuramı açısından önemi dışında, şempanzelerle yapılan bu deneyler, insanlar için de bazı uygulama alanları bulabilir. Bu bölümde daha ilerde tartışıldığı gibi sağır çocuklar dil öğrenmede çoğunlukla geridirler. Fakat onlar da şempanzeler gibi çevredeki parçaları görüp hareket ettirebilirler. Belki buna benzer bir yöntemle öğretmenler sağır çocukları, yaşamlarının erken bir döneminde dilin varlığından haberdar edebilir ve yazı dilini daha kolay öğrenmelerine yardımcı olabilirler.
Özet
İletişimde iki çeşit sinyal kullanılır: Semboller dilde kullanılırken, işaretler olaylar arasındaki doğal ilişkilerin anlamını kazanmıştır. Konuşma dili ve yazı dili, temel öğeleri olan sesler ve harfler, gramer yapıları, kullanılan sözcük dağarcığı ve fazladanlık yönlerinden farklıdır.
Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir. Çeşitli uzmanlar dile farklı açılardan yaklaşırlar. Örneğin psikolinguistler dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşünmesinde ne gibi işlevleri olduğunu incelerler. Hayvanlara konuşmayı öğretme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, şempanzeler sembollerden oluşan sessiz bir dili gramer düzeni içinde öğrenebilmişlerdir. Rounin 18-05-2007, 11:16 PM Teşekkürler paylasım için shirin_e 18-05-2007, 11:20 PM Psikopatoloji :
Psikopatoloji, ruhsal tepkileri inceleyen bunların gövde ve hücre organı sistemlerinde ve kimyasındaki bozukluklara bağlanmağa çalışan bilim koludur. Bilimsel psikoloji ve psikiyatri gibi psikopatoloji de 19. yüzyılın ürünü olup, (başlangıçta) materyalist öğreti ve doğa-bilimleri temelleri üzerine oturtulmuştur. Psişik olayların ve davranışların norma! ve patolojik görünümleri Almanya'da Wilhelm Griesinger ve Emil Kröpelin, İngiltere'de Maudsley Fransa'da Philippe Pinel ve Jean Etienne Esguirol, Amerika'da Benjamin Ruşu ve Rusya'da Serpej Korsakoff gibi bilim adamlarınca incelenmiş ve bu incelemeler sonucunda elde edilen yeni yöntemler psikiyatriye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Akıl hastalıklarının çeşitli türleri biyolojik açıdan ele alınmış ve bireyselleştirilmiştir.
Evrim teorisine dayanılarak yapılan -klinik gözlemlerden, laboratuar incelemelerinden, biokimya ve patalojik anatomiden akıl hastalıkları tedavisinde yararlanılmıştır.
Günümüzde, düne kadar beyin hücrelerinde meydana gelen ve çok kısa bir süre sonra ra yıkıma uğradığından eldeki araçlarla saptanmasına imkân olmayan bir çok maddeleri tesbit edebilecek yöntemler geliştirilmektedir. Bu psikopatoloji çalışmaları sonucunda biriken bilginlerin çeşitli cinsel sorunlara yol açan ruhsal bozuklukların giderilmesinde de yararlı olacağı kanısı yaygındır. shirin_e 18-05-2007, 11:28 PM Psikosomatik :
İlk olarak Kuzey Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. A.B.D.'de özellikle F. G. Alexander Almanya'da ise V. V. Weizsaeker bu akımın öncülerindendirler.
Psikosomatik öğretiye göre bütün hastalıklar aslında ruhsal kaynaklıdırlar. Başka bir deyişle gövdede görülen herhangi organik bir bozukluk kaynağını bir ruhsal bozuklukta ya da yorgunlukta bulur. Buna bakarak deri hastalıklarının ruhsal sıkıntılardan ötürü meydana geldikleri ileri sürülmüştür.
Gerçi psikosomatik tıp kanıtlarını doğrudan doğruya istatistik yöntemine dayayamaz ama psikosomatik sayesinde kimi örnek olaylarda hayat hikâyesine, bir de ruhbilimsel yöntemlere dayanarak herhangi bir in sanın derinliklerine nüfuz edilebiliniyor. Psikosomatikle ilgili tartışmalarda ona karşı olanların sık sık öne sürdükleri görüş psikosomatiğin ortaya çıkan bütün hastalıkların tedavisinde hep etkileyici olamayacağıdır. Bununla birlikte ruhsal etkilemelerin ya da organik hastalıkların üst üste yığılarak tabakalaşmalarının doğruluğu kabul ediliyor. shirin_e 18-05-2007, 11:38 PM Frustrasyon :
Erotik problem ve davranışların aydınlatılmasına ilişkin bir psikanaliz kavramıdır. Latince'de Frustra boşuna, nafile; Frustration engelleme, feragat etmek, reddetmek; Frustieren bir ümidi yok etmek anlamına gelmektedirler. Sigmund Freud'un ortaya attığı psikanaliz kuramında bu kavramla kastedilen şey eğilimlerin, içgüdülerin, dürtülerin, ihtiyaçların, umut ve amaçların istenmeksizin itilmesi, engellenmesi zorunluluğu, yani Freud'un «haz ilkesi» adını verdiği şeyin «gerçeklik» ilkesi ile çatışarak, gerçeklik ilkesinin baskın çıkması halidir.
Cinsel isteklerinden, cinsel yakınlık duyduğu kişilerden, kişiliğine gösterilmesi gereken saygı ve anlayıştan, yaşamı süresince gerçekleştirmeye çabaladığı isteklerinden sürekli olarak vazgeçmek zorunda kalan kişi, gerek gövdesel gerekse ruhsal yönden yıpranacaktır.
Önemli olan bu «vazgeçme» durumunun, başkaca deyişle, fedakârlık yapma zorunluluğunun sık sık yenilenip yenilenmemesidir. Yoksa her frustrasyon hastalığa yol açacak olsa, dünya bir sanatoryum olurdu, insanlar toplu yaşayabilmek, yani toplum kurallarına uyabilmek için isteklerinin büyük bir bölümünü dizginlemek (yani, bilinçaltında egemen olan haz ilkesini değil de, toplum içinde egemen olan gerçeklik ilkesini izlemek) zorundadırlar. Doğa insana bu gerekliliğin bilincine varabilmek ve isteyerek fedakârlığa katlanabilmek için aklı vermiştir. Ama bundan daha da önemli olan kişinin gelişimi sırasında fedakârlığa fazla sarsıntı geçirmeden katlanabilmeyi öğrenmesidir. Bu yetenek daha çocukluk yıllarından edinilmektedir. Çocuk ilk frustrasyonu memeden kesilince yasar.
Genel olarak çocuk bu kesilmeye katlanırken de, aynı zamanda ana sevgisinden de yoksun kalırsa, frustrasyon'un zararlı etkisi belirir, ilerde, yetişkinlerin isteklerini dizginleyememeleri, aşırı saldırgan ya da tersine aşırı çekingen olmaları hep bu çocuklukta meydana gelmiş zararlı etkilerin sonucudur, ilerde yaşam koşullarına karşı gerekli tepkiyi gösterebilecek bir kişiliğin gelişmesi için sevgi, iyilik ve anlayışla bezenmiş bir çocukluğun yaşanmış olması gereklidir. Freud modern toplumun fedakârlık temeli üzerine kurulmuş olduğunu görmüş ve hattâ frustrasyon'un bir yerde yaratıcı gücün doğmasına neden olduğunu ileri sürmüştür. Cinsel isteğini dilediğince doyuramayan insan, birikmiş gücünü (libidosunu) başka yanlara yönelterek güzelin yaratılmasına, bilinmeyenin arattırılıp bulunmasına harcayabilir.
Günümüzde Frustrasyon kavramı yanlış bilindiğinden «anlaşılamayan» kadın için kullanılmaktadır. Cinsel birleşmede kadının orgazma ulaşamaması Frustrasyon'u açıklayan en iyi örnektir. Erkek çoktan doyuma ulaşmışken, kadın cinsel zevkin ancak yarısını tatmıştır. Bu halin gövdesel ve ruhsal yapıyı yıpratacağı kuşkusuzdur. shirin_e 18-05-2007, 11:39 PM Sosyal Algı :
Sosyal algı terimi, bireyin diğerlerini, tanıma, anlamlandırma süreçlerini ifade etmektedir. Sosyal psikolojide sosyal algı, geniş bir konu oluşturmakta ve bu konuda yapılan araştırmalar, bireyin diğerlerinin özelliklerini ve davranışlarını algılama tarzı, bu süreçte etkili faktörler ve sosyal algının sonuçlan gibi sorunlara odaklaşmaktadır. Söz konusu sorunlar, sosyal biliş, izlenim oluşumu, kategorizasyon, şemalar, stereotipler, günlük psikoloji, vb. başlıklar etrafında irdelenmektedir. shirin_e 18-05-2007, 11:40 PM Algıda Seçicilik :
Algıda seçicilik, insanın algı sürecinde aktif bir rol oynadığı görüşü çerçevesinde ortaya atılmış bir kavramdır. Kavram, insanın algı sürecinde pasif olmadığını, algı objesini fotoğraf gibi algılamadığını, görmek istediği gibi gördüğünü, yeni verileri mevcut kategorilerine uydurduğunu, önyargı ve stereo-tiplerinden etkilendiğini, önceki tutum ve görüşlerini destekleyici enformasyonlara duyarlı olduğunu ve benzeri hususları ifade etmektedir.
Seçici algı konusu, pek çok kez laboratuvar ortamında ve gerçek yaşamda incelenmiştir. Örneğin Bruner ve Postman (1949), oyun kanlarıyla düzenledikleri deneyde, bazı kartları hatalı bir renkle boyayarak, örneğin kırmızı sinek dörtlüsü, sunmuşlar ve deneklerin bu tür kartları sunuluşlarından farklı algıladıklarını (örneğin siyah sinek dörtlü veya kırmızı kupa dörtlü gibi) saptamışlardır.
H. Cantrill'in II. Dünya Savaşı öncesindeki kitle paniği incelemesi de klasik bir çalışma olarak anılabilir. Cantrill, savaş öncesi radyodan yayınlanan ve dünyanın Marslılar tarafından işgalini konu alan radyo piyesine insanların tepkilerini araştırmıştır. Piyesi, radyo haberleri olarak algılayan ve Marslıların saldırısını gerçek sanarak sokaklara dökülen pek çok Amerikalı kendileriyle yapılan görüşmelerde şu tür ifadelerde bulunmuşlardır:
1) Pencereden baktım, cadde arabalarla doluydu; insanların kaçmakta olduğunu düşündüm,
2) Pencereden baktım; sokakta hiç bir araba yoktu; bir yerlerde trafiğin tıkandığını düşündüm,
3) Pencereden baktım, herşey eskisi gibiydi; Marslıların henüz bizim sokağa gelmediğini düşündüm, gibi. shirin_e 18-05-2007, 11:41 PM Algısal Belirginlik :
Algısal belirginlik (saliency), uyaranların kendi bağlamı içinde dikkati çeken bir niteliğidir. Kognitif işlemlerde, bir durumun bazı yanları daha çok dikkate alındığında, benzer durumlarda tercihen tekrar ele alınması beklenir, bu yanlar algısal olarak belirgin (salient) veya rölyefli olarak nitelenir.
İnsanlar da kendi çevrelerinin bağlamı içinde rölyefli olabilir. Örneğin bir grupta farklı bir etnik gruptan olan kişi veya bireyin algı alanında Öne çıkan, kendini dayatan biri, algısal planda daha kabarmış, baskın ya da yüksek rölyefe sahip durumdadır. shirin_e 18-05-2007, 11:43 PM Algısal Kabartma :
Algısal kabartma veya görünür kılma kavramı (pregnance), Moles'ün terimleriyle belirsiz olguları anlamaya çalışan bir araştırmacının ilgilendiği olguyu çerçevelemesini ve böylece hatları az çok belirli bir biçim oluşturmasını ifade etmektedir.
Algısal kabartma, kavranmaya çalışılan gerçekliğin bir fon-fıgür durumuna, başka şeylerle kontrast haline konulmasıyla benzerlik göstermektedir ve bu anlamda kimlik algılarında önemli bir işleve sahiptir. Bu bağlamda algısal kabartma, kişilere kolektif kimliklerini, grup aidiyetlerini hatırlatmak ve bunun bir adım daha ötesinde karşıt gruplarını, ötekini düşünmelerini ve bununla ilgili bir şeyi tartışacaklarını söylemek gibi yollardan yapılmaktadır.
Yapılan bazı deneysel çalışmalarda kişilere doğrudan kendilerini tanımlamaları söylenerek alınan kimlik tanımları ile kolektif kimlikleri hatırlatılarak alınan kimlik tanımlarının farklılaştığı görülmektedir. shirin_e 18-05-2007, 11:45 PM Alt Mantıklar :
Günlük düşünce ve metin analizlerinde sıklıkla kullanılan alt-mantıklar (infra-logics) terimi, formel mantık sınırları dışında kalan düşünce tarzlarına işaret etmektedir. Klasik formel mantık düzeni, bir bütünün öğelerinin çelişmezlik, üçüncü halin olamazlığı, iç tutarlılık gibi ilkelere dayalı bir şekilde birleştirilmesini öngörmektedir.
Bu anlayış insanı, bir tür 'akıl yürütme makinesi'ne indirgemektedir. Oysa insanın düşünce yolları bu katı çerçeveye sığmamaktadır. Alt-mantıklar, insanın, formel mantık dışında kalan, tutarlılık ve çelişmezlik kaygısı taşımayan dolayım-sız, keyfi düşünce sistemleridir.
Alt-mantıklar yaratıcılık bakımından da önem taşımaktadır. Zira yaratıcı bireylerde bir tür ilham anları olarak nitelendirilen keşif anları, çoğu kez çeşitli öğeleri alışılmışın dışında birleştirme, bağlantılandırma, çağrışım zincirine sokma şeklindeki düşünsel etkinliklere dayanmaktadır. Keşif veya bulgular, önce tutarsız, ham, işleme tabi tutulacak bir yapı halinde ortaya çıkmaktadır. shirin_e 18-05-2007, 11:46 PM Alter Ego :
Aslında psikanalitik vokabülere ait olan alter ego terimi, sosyal psikolojide, psikodrama, benlik ve/veya kimlik analizleri alanında da kullanılmaktadır. Alter ego, kısaca, diğer-ben, yardımcı-ego, bana benzeyen bir başkası olarak tanımlanabilir.
Moscovici'ye (1984) göre, Alter ile Alter Ego, sosyal ilişkilerde Diğeri'ni tanımlamanın iki tarzını ifade ederler. Bu çerçevede, ya bize benzeyen bir Diğeri, yani Alter Ego, ya da farklı bir Diğeri, yani Alter söz konusudur. Bunlardan her biri farklı olgulara gönderir; bir bakıma çeşitli araştırma yaklaşımları ve teoriler, bu "alter"i kavramsallaştırma tarzlarına göre farklılaşırlar. Gruplara ilişkin araştırmaların çoğu, onu bir "alter ego" olarak ele alırlar.
Psikodramada veya rol oyununda, katılanlara diğerinin tutumunu yansıtması, kendilerini onun yerine koyması söylenir ve bundan sonra cereyan edenler, oyuncunun, diğerinin tutumunu içleştirme kapasitesine göre değerlendirilir. Aynı şekilde, konformiteye ilişkin araştırmalarda, her bireyden, kendini, kendine benzer biriyle veya benzemek istediği biriyle karşılaştırması istenir.
İlke olarak ne kendine Özgü pozisyonları, ne de görüşü olan sapkınların, iktidarı elinde tutanlara veya çoğunluk bireylerine bakarak kanaatlerini oluşturdukları, davranışlarını bunlara göre ayarladıkları kabul edilir; sapkınlar, bu imtiyazlı alter-egolara benzemek için uymaktadırlar. Bazı araştırmalar ise, kısaca "alter'i dikkate alırlar.
Azınlık veya bireyin kendine özgü görüşlerini ifade ettikleri yenilik olgusuna ilişkin araştırmalar böyledir. Bunlarda birey veya azınlık, normu ya da Ortodoksluğu temsil eden bir otorite veya çoğunlukla çatışırlar. Bu birey veya azınlığın aradığı şey, özel kimliğin ve açık bir farkın tanınmasıdır. Demek ki bu iki temel psiko-sosyal mekanizma (sosyal karşılaştırma ve sosyal tanınma), sosyal alanda diğerini algılamanın iki tarzıdır. shirin_e 18-05-2007, 11:47 PM Alterite :
Alter (diğeri) sözcüğünden türetilen bu terim, bir kişinin kendisinden bir başkasının salt varlığını ifade etmektedir. Bireyin diğeriyle ilişkisi, başlangıçtan itibaren çalışmalı bir nitelik taşımaktadır. Diğeriyle karşılaşma, bireysel kimliğin oluşumunda en kritik anlardan biridir.
Nitekim bazı yazarlar (Hesnard vb.) gelişim sürecinde Biz'in Ben'den önce olduğunu ve Biz'den Ben'e geçişte, daima bir alterite'yi varsaymaktadır. Zira alteritesiz insan ilişkisi, bir kaynaşmaya/erimeye dönüşecektir; diğeriyle karşılaşma olmazsa özerklik gerçekleştirilemez; imkânsız olur ve tekilleşme yönündeki bireysel kimlik, ütopya olarak kalır (kolektif kimlik peşinde koşan gruplar düzeyinde Öteki'nin icadı, bu gereği karşılayan bir strateji olarak nitelendirilebilir). shirin_e 18-05-2007, 11:47 PM Alttan Gelen Etki :
İzlenim oluşumunda, belirli bir hedef kişi hakkında genel olarak mevcut şema veya kategori kullanılmakta ve hedeften gelen enformasyonlar bu şema doğrultusunda (top down) işlenmektedir. Ancak bu şema veya kategori yeterli olmadığında alt kategoriler oluşturulmaktadır.
Örneğin, politikacılar hakkında olumsuz içerikli şemalara sahipken, bir politikacı hakkında 'dürüst' ve 'tutarlı' olduğu şeklinde enformasyonlar aldığımızda, "o, dürüst ve tutarlı bir politikacıdır" yargısını oluşturabiliriz. Alt kategorizasyon, hem şematik, hem de özel enformasyonların birlikte kullanımını mümkün kılmaktadır.
Ancak alt kategorizasyon yapılamadığında, bazı hallerde hedefin özellikleri ağır basmakta, yeni enformasyonların entegrasyonuna gidilmektedir. Bu olguya 'alttan gelen etki' (bonom up) denmektedir (Fiske ve Neuberg, 1990). shirin_e 18-05-2007, 11:48 PM Analojik Oluşum :
Palo Alto Ekolü'nün kişiler arası iletişimde (kullanılan enformasyonun, kodun ya da işaretlerin türüne göre) ayırtettiği iki iletişim tarzından biridir (diğeri dijital iletişim).
Ekolün kurucusu Bateson'a göre, tüm iletişimler iki tip enformasyon kapsar; bunlardan biri olaylar hakkındaki enformasyondur, diğeri ise iletişim sırasında bireyler arasında oluşan ilişkiler hakkındaki enformasyondur. Bu anlamda her mesaj, aynı zamanda bir içerik ve bir ilişkidir. Mesajın ilişkisel yanı ya da ilişkisel mesaj tipi, iletişim hakkında bir iletişimdir (metacommunicatiori) ve bu anlamda, ikinci bir mesaj gibi düşünülebilir.
Analojik iletişim, işaret/gösterge ile anlamı arasında fiziksel veya sembolik benzerlik esasında bir ilişkinin bulunduğu iletişimdir. Sözel olmayan davranışlar (jestler, ses tonu, vücut pozisyonları, konuşma sırasındaki duraklamalar veya aralar, vs.), analojik iletişim örnekleri sayılabilir. shirin_e 18-05-2007, 11:49 PM Angajman :
Angajman (commitment), bireyin kendi davranışlarına bağlılığı, bir başka deyişle birey ile edimleri arasındaki bağ şeklinde tanımlanabilir. Kiesler (1971) tarafından incelenen angajman olgusu, ya hep ya hiç tarzında değil, bireyin davranışlarını sahiplenme ya da onları benimseme düzeyi olarak kavramsallaştırılmıştır. Bireyin belirli bir edime angajmanı, bu edimi özümleme derecesinin ifadesidir. Genel olarak bir kişinin, fikir, inanç ve duyguları değil, davranış veya hareketleri tarafından bağlandığı (angaje edildiği) söylenebilir, yani angajman, sadece eylemler için söz konusudur.
Literatürde angajmanın, kişinin tutumlarıyla ilişkisinden hareketle, tutum yanlısı angajman ve tutum karşıtı angajmandan söz edilmektedir. Bunlardan birincisi, kişinin problematik olmayan bir tarzda, yani mevcut tutumları yönünde (pro) angajmanını, ikincisi ise mevcut tutumlarına karşıt yönde (contre) angajmanını ifade etmektedir.
Angajman düzeyi ya da yoğunluğu, davranışın yapıldığı ortam (başkalarının varlığı, edimin kamusal olup olmaması), davranışın birey için önemi, davranışın tekrarlanma veya değiştirilebilme imkanı gibi çeşitli değişkenlerden etkilenmektedir. Ama asıl önemli olan davranışı yapan bireyin (algıladığı) özgürlük düzeyidir, angajmanın olabilmesi için kişinin mecbur edilmemesi, özgür bırakılması veya özgürlük duygusu taşıması gereklidir.
Sosyal psikologlar, angajman konusunda özgürlüğü de dereceli olarak görme eğilimindedir. Özgürlüğün derecelendirilmesi, ödül veya ceza düzeyini yükseltme veya düşürme yoluyla ayarlanabilir. Angajman, büyük ödül veya büyük ceza durumlarında değil, özellikle az ödül veya az ceza durumlarında söz konusu olmaktadır. shirin_e 18-05-2007, 11:50 PM Anomi :
Anomi genel olarak sosyal bağın zayıflamasını ifade etmektedir. Ancak Parsons'ın modern çağdaş sosyal bilimin merkezi kavramlarından biri saydığı anomi kavramı, sosyal bilimlerin tarihi boyunca farklı çağrışımlar ve anlamlarda kullanılmıştır.
Etimolojik olarak anomos (yasasız, yasası olmayan) ve türevi anomia sözcüklerinden gelen anomi kavramı, sözcük anlamıyla normsuz, yasasız olma durumunu ifade etmektedir.
Ancak sosyologlar, anominin kavramlaştırılmasında farklı bakış açıları sergilemektedir: Hangi yasa ve normların söz konusu olduğu, yasa ve normların salt yokluğunun mu yoksa saygınlığının azalmasının ve karşı çıkılmasının mı söz konusu olduğu, tek bir anominin mi olduğu yoksa pek çok anomiden mi söz edilebileceği gibi hususlarda farklılıklar gözlenmektedir.
Yine anomi çerçevesinde ele alınan olgularda da büyük bir çeşitlilik görülmektedir. Örneğin, kolektif şiddet hareketlerinde, bireysel pasiflik ve ilgisizlikte, sınırsız istek ve tutkularda, geleceğe yönelik umutların kaybında, farklı normlar arası çatışmalarda, toplumda ve kurumlarında normatif sistemin yıkılmasında, eylem hedef ve amaçlarının belirsizliğinde anomiden söz edilmiştir (Besnard, 1987).
Anomi konusuna eğilen teorisyenlerden Durkheim'a göre anomi kavramı, genel bir deyişle bireylerin, belirli bir toplumda insan davranışlarını düzenleyen ve idealleri yansıtan sosyal değerlerle ilişkisinin zayıflaması veya kopmasını ifade etmektedir.
Merton gibi diğer bazı sosyologlara göre ise toplumda entegrasyon aygıtları işlemediğinde, anomi belirir. Anomi durumu, sosyal normlardan sapma durumudur. Toplumun bireye önerdiği amaçlar ile bireyin bu amaçlara ulaşma konusunda, genellikle sosyal statüsüne göre sahip olduğu meşru imkanlar birbiriyle uyuşmadığında, anomi eğilimi güçlenir.
Anomik Kişilik Ölçeği :
Anomi olgularının emprik düzeyde incelenmesi çerçevesinde Srole tarafından geliştirilen bu ölçek, kişilerin sosyal entegrasyon düzeylerini belirlemeyi amaçlamaktadır.
1956 yılında geliştirilen ve 1960'lı yıllarda yaygın olarak kullanılan, ancak daha sonraki yıllarda kavramsal arkaplanının zayıflığı nedeniyle eleştirilen Srol Ölçeği, bireyin diğerleriyle ve toplumla ilişkilerini nasıl gördüğü üstünde odaklasan beş maddeli kısa bir ölçektir.
Ölçeğin, anomiyi bir olgu olmaktan çıkarıp kişilerin bireysel ruh haline ilişkin bir değişkene dönüştürdüğü ve anemiden ziyade, diğerlerinden kuşkuyu içeren genel umutsuzluk duygusunu ya da karamsarlığı Ölçtüğü, üstelik soru yapısı itibariyle kişileri pozitif cevaplamaya ittiği ve bu nedenle de 'anomik' kişilerin oranını yapay olarak yükselttiği öne sürülmüştür (Mignot, 2002). shirin_e 18-05-2007, 11:52 PM Anti Psikiyatri :
Anti-psikiyatri terimi, genel olarak psikiyatri ve psikanalizin Ortodoks biçimine karşı 1955 ile 1975 yılları arasında gelişen eleştirel hareketi ifade etmektedir. David Cooper tarafından belirli bir bağlamda ortaya atılmış olan terim, daha sonra anlam genişlemesine uğrayarak, Batı dünyasında hakim psikiyatrik anlayış ve kurumlara radikal bir politik karşı çıkma hareketi şeklinde yayılmıştır: İngiltere'de David Cooper ve Ronald Laing, ABD'de Thomas Szasz ve Gregory Bateson (Palo Alto Ekolü), İtalya'da Franco Basaglio, vb. Michel Foucault ve Gilles Deleuze de Fransa'da anti-psikiyatrik karşı çıkışın farklı bir versiyonunu ortaya koymuşlardır.
Anti-psikiyatri, bir bakıma kurumsal psikoterapinin mantıksal devamı olmuştur (Roudinesco ve Plon, 1997): Zira kurumsal çerçevedeki psikolojik tedavi, kötü durumdaki akıl hastanelerinin reformu ve terapi personeli ile hasta ilişkilerinin iyileştirilmesine çaba harcarken, anti-psikiyatri, akıl hastanesinin ve ruh hastası kavramının ortadan kalkmasını savunmuştur.
Roudinesco ve Plon'un belirttiğine göre, anti-psikiyatri akımı Mary Barnes isimli bir hemşirenin serüvenini bayrak edinmiştir. Tedavisi imkansız bir şizofreni teşhisiyle 40 yaşlarındayken Kingsley Hail hastanesine kapatılan Mary Barnes, orada 5 yıl boyunca kaldıktan sonra (bir bakıma sembolik olarak öldükten sonra), 'yeniden doğmuş', ressam olmuş ve kendi 'cehenneme yolculuk' ya da serüveninin kitabını yazmıştır.
Cooper daha sonra (1967) anti-psikiyatriyi bir ütopya olarak da konumlamaya ve ezilmiş halkların kurtuluş hareketi çerçevesine oturtmaya çalışmıştır: Komün hareketi sırasında "Ezenlerin saatine son; ezilenlerin saati geldi" tarzı sloganlarla duvar saatlerine ateş eden göstericileri saygıyla anmıştır. Anti-psikiyatri hareketi kısa sürmesine karşılık son derece etkili olmuştur. shirin_e 18-05-2007, 11:58 PM Arketip :
Arketipler, Jung'un ifadesiyle, kolektif bilinçaltının içerikleridir. Bir tür ilkel atavi imajlar diyebileceğimiz arketipler, davranışlarımızı yönlendirir ve folklor malzemesi, sanat eseri, masal ve efsane gibi kişisel veya kolektif üretimleri etkiler.
Bu nedenle terapi veya formasyon gruplarının çalışmalarında, Grek ve Roma, Doğu, Musevi, Hıristiyan ve İslam mitolojilerinin, temel folklor figürlerine dayanılarak grup söylemlerinin analizi yapılmaktadır.
Örneğin Yunus Peygamber ve Yunus Balığı, Ödip ve Babanın Ölümü, Kronos'un Kendi Çocuklarını Yemesi, Kaybolan Cennet, Graal Efsanesi, Ebedi Dönüş, Ölümlü-Ölümsüz İkizi, Habil ve Kabil gibi figürler, söylemlerin deşifre edilmesinde kullanılmaktadır. shirin_e 18-05-2007, 11:59 PM Ashby Yasası :
Sibernetik teorisyenlerinden W. R. Ashby (1958) tarafından karmaşık organizmaların (insan, makine, ekipman seti, vb.) özelliklen konusunda ortaya atılan bu yasa, organizma ile çevrenin etkileşiminde, organizmanın çevresel mesajlara veya uyaranlara karşılık verme kapasitesini ifade etmektedir.
Ashby'e göre "bir organizma için bozucu etkenlerin türlülüğü ne kadar büyük ve kabul edilebilir durumların türlülüğü ne kadar küçükse, organizmanın tepki yeteneği o kadar büyük olmalıdır". Ashby yasası, sibernetik sistemlerde, entropiyle mücadele etmenin temel ilkesi olarak nitelendirilebilir. shirin_e 19-05-2007, 12:07 AM Ayna Benlik :
Ayna benlik (looking-glass self) kavramı, benliğin kişiler arası ilişkiler içersinde ve diğerlerinin tepkilerine göre oluştuğunu vurgulayan benlik anlayışının anahtar kavramlarından biridir. Ayna benlik kavramı, teorik temellerini Hegel'in Efendi-Köle Diyalektiğinde ve Cooley ile Mead'in benlik anlayışlarında bulmaktadır.
Ayna Etkisi :
Literatürde diyadik etki olarak adlandırılan bu olgu, bir çift ya da ikili oluşturan bireylerden birinin davranışının diğerinde, benzeri davranışı meydana getirme eğilimidir. Bu terim, genellikle, kendini açma olgusunun karşılıklılığını ifade etmek için kullanılmaktadır. shirin_e 19-05-2007, 12:07 AM Ayrımcılık :
Ayrımcılık (discrimination), Latince ayırma anlamına gelen discriminatio sözcüğünden gelmektedir. Terim felsefi (doğruyu yanlıştan ayırma), ekonomik (fiyatların ayrımı) kullanımları dışında toplum alanına aktarıldığında, avantajsız bazı sosyal kesimlerin deri rengi, isim farkı, cinsiyet, din gibi nedenlerle ayrımını ifade etmekte ve ideolojik bir konotasyon kazanmaktadır.
Ayrımcılık sosyal psikoloji vokabülerinde, bir bireyin sadece belirli bir gruba aidiyeti dolayısıyla olumsuz muamele ve davranışlara maruz kalması olgusunu ifade etmektedir Ayrımcılık, önyargıların davranışa dönüşmesi olarak tanımlanabilir.
Ayrımcılık, farklı konularda ve farklı gruplara karşı söz konusu olabilir: Örneğin etnik ayrımcılık, yabancı veya göçmen işçi düşmanlığı, mezhepçilik, cinsiyetçilik, vb. shirin_e 19-05-2007, 12:08 AM Azınlık Etkisi :
Küçük gruplarda azınlık etkisi (minority social influence), başta Moscovici (1969, 1976) olmak üzere çeşitli sosyal psikologlar (Lage, Naffrechoux, Nemeth, Wachtler, Paicheler, vb.) tarafından incelenmiş ve kavramsallaştırılmıştır.
Moscovici'ye göre toplumun, bireyleri genel bir modele uyma yönündeki tüm zorlamalarına rağmen, azınlıklar ve sapanlar, bazen yeni yaşama, düşünme, davranma tarzları yaratmayı ve çoğunluğun bunlara katılmasını sağlamayı başarmaktadır. Bu olgu, psikolojide hakim olan işlevselci anlayışın dışında ele alınmalıdır. Bu anlayışta, birey veya grup davranışı, onun sistem ya da çevre içinde yer almasına yöneliktir. Bireyin uyması gereken koşullar belirli; gerçeklik tek biçimli; uyulacak normlar herkes için geçerlidir. Normu izleyenlerin davranışı işlevsel ve uyumlu sayılır.
Oysa Moscovici'nin genetik model dediği ikinci bir yaklaşım mümkündür. Burada çevre ve formel/enformel sistemler, birer veri gibi düşünülmez, bunlar onlara katılanlar ve onlarla birlikte yaşayanlar tarafından tanımlanır ve üretilir. Genetik model, sosyal gerçekliği bir veri gibi değil, inşa edilmiş olarak görür; birey ve grup arasında karşılıklı bağımlılığın bulunduğunu, grupta etkileşim olduğunu varsayar; olaylara denge açısından değil, çatışma açısından bakar.
Moscovici'nin anlayışı birkaç temel ilkede özetlenebilir: Birincisi her üye, grup içindeki mertebesinden bağımsız olarak etkinin potansiyel bir hedefi ve kaynağıdır. Etki, çoğunluktan azınlığa ve azınlıktan çoğunluğa olmak üzere iki yönde de işler. İkincisi, sosyal kontrol kadar sosyal değişme de etkinin bir hedefidir.
Tüm toplumlar, tanımlan gereği, heterojendir. Gruplar arasında, amaç ve eylem yolları bakımından farklar vardır. Sosyal kontrol ve sosyal değişme, iki önemli güç olarak sosyal alanın çeşitli kesimlerinde birbirini bazen tamamlar. Üçüncüsü; etki süreci, çatışmaların üretimine ve çözümüne doğrudan bağlıdır.
Çatışma etkinin zorunlu koşuludur. Dördüncü olarak; bir birey veya alt-grubun, grubu etkilemesinde temel başarı faktörü davranış stilidir. Beşinci olarak; etki süreci, objektiflik, tercih ve orijinallik normları tarafından belirlenir. Nihayet etki biçimleri arasında, uymadan başka standardizasyonu ve yeniliği saymak gerekir.
Standardizasyon, bireylerarası etkileşimin, bu bireylerin görüşlerinin tesviyesi ve kompromi ile sonuçlanması durumunda; yenilik ise yukarıdan (liderin dayatması) veya aşağıdan (azınlık etkisi) gelen taleplerle yeni görüşlerin öne çıkması durumunda söz konusudur.
Bu perspektifte azınlık terimi, bir grupta çoğunluktan farklı birtakım ortak, yargı, değer, davranış ve görüşlere sahip olan küçük bir alt grubu (grubun yansından az sayıda kişiden oluşan bir fraksiyon) nitelendirmekle birlikte, burada alt-grubun mutlak bir marjinalliği söz konusu değildir; çünkü günlük yaşamda bireyler çeşitli ortamlarda bulunur ve pek çok referans grubuna mensupturlar. Bir alt grup, bir grupta azınlıkta iken diğerinde çoğunlukta olabilir. Bu alt grup için hangi referans grubu "hayati" nitelikte ya da önemli ise, buna göre azınlık veya çoğunlukta olmasından söz edilir (Doms ve Moscovici, 1984).
Azınlıklar, sosyal olarak görünür bir değişmeye yol açmasalar bile, bireylerin algı veya yargılarını değiştirebilir. Pek çok kişi grup halindeyken çoğunluk etkisine uyma gösterip tek başına kaldığında tekrar eski pozisyonuna dönebilir; burada sanki grup halindeyken kolektif kimliğe bağlanış ve daha sonra tekilliğine dönüş söz konusudur. "Azınlıkların kimliği sosyal olarak tanınmak ve görünür hale gelmek üzere giriştikleri etkinliklerde ve farklılıklarının talebi ve bilinci içersinde oluşmaktadır" (Aebischer ve Oberle, 1990). Azınlık bireyleri için farklılıklarında sosyal olarak tanınmak, etkinin dinamiğini oluşturur. shirin_e 19-05-2007, 12:18 AM Başarı Güdüsü :
Motivasyon çalışmalarında insanın temel güdüleri arasında sayılan başarı güdüsü (need for achievemeni), kabaca bir işi en iyi şekilde yapma eğilimi olarak tanımlanabilir. Psikolojik temelli modernleşme teorisyenlerinden McClelland (1961) başarı güdüsünün, belirli bir toplumdaki dağılım ve düzeyinin, modernleşme olgusunu ve ekonomik kalkınmayı açıklayan temel faktör olduğunu öne sürmüştür. shirin_e 19-05-2007, 12:20 AM Benlik Kavramı :
Benlik (şelf), sosyal psikolojide önemli araştırma konularından biridir. Tarihsel olarak da sosyal psikologların üzerinde durdukları ilk konular arasında yer alır. W. James, benliğin, hem insanın kendini bilme ve değerlendirme konusu gibi, hem de düşünce ve davranışlarımızın kökeninde bulunan bir yapı gibi incelenebileceğini öne sürmüştür.
Baldwin, benliği alter ve ego şeklinde iki karşıt kutba ayırmıştır. Alter, gerçek veya hayali olsun diğer insanlar hakkındaki temsillerimize, ego ise kendi kendimizi algılama tarzımıza göndermektedir.
Mead benliğin, birey ile çevresi arasındaki etkileşim içinde oluştuğunu vurgulamıştır. Ona göre birey, ait olduğu gruplar ve komünote tarafından paylaşılarak inşa olur. Sosyal süreç, herkes tarafından aynı şekilde algılanmadığından bireyler arasında önemli farklılıklar görülür. Mead bu farklılaşmaları, ben ve ego ayrımıyla niteler. Ben, benliğin psikolojik kısmıdır ve bireyin yaratıcı yanlarını belirtir; ego ise benliğin sosyolojik yanıdır ve sosyal rollerin içselleştirilmesini ifade eder.
Son yıllarda, sosyal psikologlar tarafından gerçekleştirilen benlik araştırmaları üç sorun etrafında odaklaşmaktadır: Benlik kavramı, yani kendimizi nasıl tanımladığımız (benliğin bilişsel yanı), benlik saygısı veya özsaygı, yani kendimizi nasıl değerlendirdiğimiz (benliğin duygu ve değerlendirmeler içeren yanı) ve benlik sunumu ya da kendini sunma, yani kendimizi nasıl sunduğumuz (benliğin davranışsal yanı). Buna göre genel olarak bakıldığında benlik, hem istikrarlı, hem de değişken bir nitelik göstermekte, hem içsel bir boyut (anılar, şemalar), hem de dışsal bir boyut (diğerleri önündeki rol ve davranışlar) içermektedir.
Daha yakın yıllarda kültürel ve kültürlerarası psikoloji alanında çalışan sosyal psikologlar, benliğin kavramlaştırılmasında literatürde hakim olan anlayışların, Batı toplumlarına özgü bazı yanları olduğuna işaret etmişlerdir. Bu çerçevede örneğin 'bireycilik ideolojisi taşıdığı", "diğerlerinden farklılığa ağırlık verildiği", "başkasına zıtlık" esasında tanımlandığı, aslında benliğin "kişinin kültürel açıdan paylaşılan modeli" olduğu, dünyanın Batı dışında kalan kültürlerinin pek çoğunda "ilişkisel bir benlik anlayışının bulunduğu ve "benliğin ilişkisel tarzda tanımlanması" gerektiği, vb. hususlar vurgulanmıştır.
Bu alanda öncü bir rol oynayan ve "ilişkisel benlik-ayrışmış benlik" tiplerini ayırteden Kağıtçıbaşı'ya (1998) göre, bu iki benlik anlayışı arasındaki "temel ayrım kendi-içerikli, bireyci, ayrışmış, bağımsız benliğin diğer kişilerden kesin sınırlarla ayrılmış olması, buna karşılık ilişkisel, (karşılıklı) bağımlı benliğin akışkan sınırları olması"dır ve bu ayrım "hem benlik algısı, hem de sosyal algı için geçerli"dir. shirin_e 19-05-2007, 12:21 AM Beyin Fırtınası :
Beyin fırtınası (brainstorming) belirli bir konuda çözüm arayışına yönelik grup tartışması sırasında yaratıcılığı artırmak için kullanılan yöntemlerden bindir (Osborn, 1961). Yöntem, çözüm arayışında çözüm önerisi veya önerilerinin tartılıp değerlendirilmesinden ziyade olabildiğince çok sayıda çözüm üretimine ve ortaya konmasına dayanmaktadır. Zira beyin fırtınası yöntemi, bunu vazeden şu temel sayıltıdan yola çıkar: Bir grupta, belirli bir problem hakkında ne kadar çok fikir, ne kadar çok çözüm önerisi ortaya atılırsa, söz konusu probleme en uygun çözümü bulma olasılığı o kadar artar.
Yöntemin uygulanışında birkaç hususa dikkat edilir. Birincisi, grup tartışmasına katılan üyelerin hiç çekinmeden ve değerlendirilme kaygısı olmadan, zihinlerinden geçen Önerileri ortaya koymaları ve önerileri maksimum kılmak esastır. İkincisi grup üyelerince ortaya atılan hiç bir öneri eleştirilemez, zira amaç değerlendirme değil, öneri sayısını artırmadır. Üçüncüsü, üyelerce önerilen tüm öneriler kişilere değil, gruba aittir ve grup tarafından geliştirilip kullanılabilir. Kişisel görüşlerin toplanmasından sonra, öneriler rasyonel bir yöntemle değerlendirilir.
Beyin fırtınasının yukarda özetlenen ve grup tartışmasına dayalı yaygın şeklinin dışında az bilinen ikinci bir versiyonu daha vardır. Gordon tarafından önerilen bu versiyon, 'işlemsel yaratıcılık yöntemi' ya da 'sinektik yöntem' olarak anılmaktadır. Burada, çözüm aranan problemi tam olarak bilen sadece 'animatör'dür. Animatör, hem kendiliğindenliği ve hem de tartışmaya katılan farklı formasyonlardan grup üyelerinin benzer düşünce tarzlarına ulaşıncaya kadar karşılıklı birbirini anlamasını kolaylaştıracak bir 'grup iklimi' oluşturmaya çalışır.
Herkesin birbiriyle benzerliklerini ve farklılıklarını görmesi önemlidir. Sinektik yöntemin özü, tuhaf olanı tanıdık kılmak, tanıdık olanı tuhaf kılmaktır. Bu önermenin ilk kısmı, sorunun anlaşılması ve analiziyle ilgilidir, ikinci kısmı ise problemin bir başka türlü görünmesini sağlamak ve böylece çözümün yaratıcı sezgisini başlatacak bir şey bulmak için her türden analojinin aranmasıyla ilgilidir.
Sinektik yöntem, tıpkı Delphi Yöntemi gibi, sürrealist yöntem olarak da adlandırılmıştır (Moles ve Mouchot, 1971), zira Salvador Dali'nin tablolarındaki gibi, ilke olarak birbiriyle en az birlikte giden veya birbiriyle çelişkili görünen öğeleri bir araya getirme çabasındadır. Uygulama, "a priori" olarak uyuşmayan fikir veya öğeler arasında kabul edilebilir bir harmoniyi bulmayı hedeflemektedir. shirin_e 19-05-2007, 12:21 AM Bilinç :
Etimolojik kökeninde bilinç (Latince conscire), paylaşılmış bilgi anlamına gelmekte ve insanın bir diğeriyle, özellikle de kendisiyle paylaştığı bilgiye göndermektedir.
Sosyal bilimler literatürüne genel olarak bakıldığında bilinç terimi, bir yandan insan zihninin kendi durumları ve edimleri hakkında sahip olduğu düşünce veya sezgiyi, öte yandan bireyin dünyayla ve kendisiyle ilişkisi ve kendi durumu hakkındaki bilgisini ifade etmektedir. Bilinç terimi, daha geniş bir anlamda, insan zihninin kendiliğinden yargıda bulunma yetisi olarak da kullanılmaktadır. shirin_e 19-05-2007, 12:22 AM Sosyal Biliş :
Sosyal biliş teriminin Bruner ve Tagiuri (1954) tarafından ortaya atıldığı yönünde yaygın bir inanç varsa da, terimin ilk olarak 1944'te Heider ve daha sonra 1952'de Asch tarafından kullanıldığı kaydedilmektedir. Ancak sosyal biliş, bir araştırma alanı ve yaklaşımı olarak 1980'lerden itibaren sosyal psikolojide hakim bir konuma gelmiştir.
Sosyal biliş kavramı, genel olarak enformasyonların alınması ve hatırlanması gibi bilgi işlem süreçlerini etkileyen faktörler bütününü ifade etmektedir. Söz konusu enformasyonlar, kişilerin ve gözlemcinin yargıları ile bu süreçlerin ilişkilerine İlişkin' enformasyonlardır (Hamilton, 1979).
Bir başka tanıma göre sosyal biliş, 'sıradan insanın diğerleri hakkındaki düşünce tarzlarının ve insanlar hakkında düşündüğünü nasıl düşündüğünün incelenmesini' (Fiske ve Taylor, 1984) kapsamaktadır. İlk tanımın perspektifi daha ziyade enformasyonların alınması ve temsiliyle ilgilenmekte ve kişilerin belleğine önem vermektedir. İkinci tanım ise naif sosyal psikoloji ve izlenimlerin oluşumunu öne çıkarmaktadır.
Bilişsel Aktiflik Etkisi :
İzlenim oluşumu konusunda, hedef hakkında kategori veya şemaya dayalı süreçler ile hedefin özelliklerine dayalı süreçlerden hangisinin kullanıldığı sorusuna getirilen açıklamalardan biridir (Gilbert, Pelham ve Krull, 1988).
Buna göre, algılayan kişi bilişsel planda ne kadar aktif ya da meşgul ise, dikkati o kadar çok dağınık demektir ve dolayısıyla, hedef hakkındaki izlenimi, daha ziyade mevcut enformasyonlara (şemalar, kategoriler) dayanacaktır. Buna karşılık, bilişsel planda daha az meşgul veya daha az aktif olan bir kişi, dikkatini daha ziyade, içinde bulunduğu etkileşim üstünde odaklaştıracak, hedefin ve durumun özelliklerine daha çok bakacaktır.
Bilişsel Bağışıklık :
Daha ziyade ideolojik nitelikli bilişsel bir mekanizmayı ifade eden bilişsel bağışıklık terimi, insanın kendi doğasına ilişkin görüşleriyle çatışan enformasyonlara karşı geliştirdiği bir savunma stratejisine işaret etmektedir.
Örneğin insan davranışlarının hayvanlarla ortak doğal belirlemelerin sonucu olduğu yönündeki enformasyonlara maruz kalan kişiler, insan türünün özgüllüğünü, yani hayvanlardan farklılığını destekleyen açıklamalar aramaktadırlar ve bunun için doğaüstü açıklamalara, gizli bilimlere başvurmaktadırlar. Kendini bir başka gruptan farklılaştırma yönündeki bu tür çabalar, bir bakıma, kişinin etik anlayışıyla da ilişkili görünmektedir.
Bilişsel Karmaşıklık :
Kategorizasyon süreç ve olguları çerçevesinde ortaya atılan bilişsel karmaşıklık (cognitive complexity), bireylerin dünyaya ilişkin algı ve değerlendirmelerini etkileyen bir değişken olarak kullanılmaktadır. Bilişsel karmaşıklık, bireyin algı ve kategorizasyonlarındaki duyarlılığı ifade etmektedir.
Literatürde bilişsel karmaşıklık kavramı içinde üç yan ayırdedilmektedir (Pinson, 1988): Birincisi algı ve değerlendirmelerde kullanılan/dikkate alman boyut sayısı anlamında farklılaştırma (differenciation), ikincisi kullanılan bir kategorinin darlığı veya genişliği anlamında ayırdetme (discrimination) ve üçüncüsü ise farklı öğeleri bir bütün haline getirme anlamında bütünleştirme (integration) olarak ifade edilebilir.
Farklılaştırma, gerçekliği algılamada kullanılan boyutların ya da kategorilerin sayısıyla ilgilidir ve kategori sayısının artması, ayrıntıları daha iyi farketmeyi, benzerlik düzeyi düşük uyaranları farklı kategorilere koymayı sağlamaktadır. Araştırmalarda, bilişsel karmaşıklık değişkeni genellikle bu anlamda kullanılmaktadır.
Ayırdetme, bireyin uyaranlar arasında ayrımlar yapması için kullandığı alt bölümlerin ya da sınıfların sayısıdır, bu boyut Pettigrew anlamında, bir kategorinin prototipinden sapmaları kabul edebilme düzeyinin, dolayısıyla tolerans düzeyinin de bir ifadesidir. Üçüncü yan, farklı bilişsel öğeleri ilişkilendirebilme düzeyini ya da kapasitesini ifade etmektedir. shirin_e 19-05-2007, 12:28 AM Bireyselcilik :
Bireyselcilik, genel bir deyişle, modern eşitlikçi toplumlar bağlamında ortaya çıkan ve bireyi merkeze alan bir anlayışın, bir değerler sisteminin ifadesidir. İlke olarak, bütünün (toplum) parçalarına (bireyler) aşkın bir gerçekliğe sahip olduğunu varsayan ve hiyerarşik esasta kurulmuş geleneksel toplumları karakterize eden holist anlayıştan bir kopma hareketidir. Bu anlamda tarihsel bir olgu niteliği taşır.
Gerçekten de modern birey anlayışının bir tarihi vardır. Bu anlayış, genel olarak XV. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Rönesansla birlikte, insanın dünyada yaşama ve kendini tasarlama tarzında bir değişiklik ortaya çıkmaktadır. Birey, kaderi üzerinde belirleyici bir rol oynayan geleneksel güçlerden sıyrılmaya, 'Ben' demeye başlamaktadır.
Daha önceki toplumlarda (ilkel, antik, ortaçağ, vb.), doğumundan itibaren bir ilişkiler dokusu tarafından sarmalanan ve tüm var oluşu sosyal grubu (aile, aşiret, klan, kast, etnik grup, vb.) tarafından belirlenen insan, kendisini aşan ereklere tabi olarak yaşamaktadır. İnsanın bu konumunu değiştirerek birey haline dönüşümü aşamalı bir şekilde gerçekleşmiştir (R. Dumont).
İlk olarak, dünyaya (mevcut düzene) kıyasla bir kopma hareketi (Hıristiyanlık) şeklinde başlamış ve uzun süren bir 'kuluçka' döneminden sonra İnsan Hakları düşüncesi (Hobbes, Locke, vb.) ve Aydınlanma felsefesi içersinde gelişmiştir.
Bireyselciliğin tarihinde, insanları cemaatlerin hakimiyetinden kurtaran sekülerleşmenin de önemli bir yeri olduğu genellikle kabul edilmektedir. Öte yandan bireyleşme, birey haline gelme, "modern içselliğin oluşumuyla, yani içsel bir derinlikle donatılmış varlıklar olduğumuz duygusunu kazanma ve buna bağlı olarak 'ben' olduğumuz görüşüne varma" olgusuyla ilişkilendirilmektedir (Taylor).
Dubois ve Beauvois (2002), geniş ve dar anlamda bireyselcilik ayrımı yapmaktadırlar. Onlara göre geniş anlamda bireyselcilik, ideolojik düzlemde, insani varlığı, kişiyi bir birey gibi gören bir özne modelidir; bu modelde birey, diğerlerinden, sosyalden farklılaşmış bir bütün (ünite) olarak ortaya çıkar, bizzat kendi varlığında özerklik (veya kendi kendine yeterlik), kişisel gelişim, vb değerleri taşır, tüm değerlerin temelidir.
Dar anlamda bireyselcilik, geniş anlamda bireyselciliğin, toplumun temelleri düzeyindeki bir sonucudur (eğer tersi değilse). XVII. yüzyılda J. Locke gibi İngiliz filozofları tarafından ortaya konmuş bu bireyselcilik, tercihen, kolektif amaçlardan daha değerli gördüğü bireysel ama |